1984, GEORGE ORWELL

George Orwell’ın  Emperyalist güçlerin   siyasi emelleri doğrultusunda  kaleme aldığı, sipariş üzerine  yazdığı düşünülen distopik bir romanı 1984.  Aslında egemen güçlerin ortak hareket ederek toplum mühendisliğiyle dünyayı yönetmesini, bilinen gerçeklerin  farklı olduğunu sezdirirken  hayatın temel gerçekleri ve toplumun zaruri ihtiyaçları yerine vatan, parti ve  hükümet  değerlerinin  baskın olduğu bir dünyayı anlatıyor Orwell. Geleceği anlattığı kadar geçmiş dönemin baskıcı rejimlerini ve  geleceğin bireyi mutlu esirler(!) haline dönüştürüldüğünü aktaran bir roman. Roman kahramanının hayatında ilk kırılma noktası düşünmeye başlaması ve izlenmesine rağmen risk alarak  yaşadığı anın tanığı olmasını sağlayacak defteri karalamasıyla başlıyor. Hükümet geçmişi değiştiremeyebilir  ama geçmişin kayıtlarını ve tarihi yeniden yazabilir mi? Tarihi hatırlayan bir bellek ne kadar tehlike yaratabilir, bir birey toplumun algısını, partinin  ideallerini ve  hükmetme gücünü değiştirebilir mi? Herkes yeterince inanmazsa parti yücelebilir mi?

Okuduğunuzda düşünmeye başladığınız, sorgularken acaba benimle de toplumumuzla da böyle oynanıyor mu dedirten bir roman. Kahramanımız   Winston düşük halk tabakasından, dış parti üyelerinden, biri olarak karşımıza çıkıyor ki bu romancı açısından bizi yaşanan dünyayı hissettirmek tüm yönleriyle verebilmek adına iyi ve kolay bir seçim. İş dünyası, arkadaşları beğendiği kızın tasvirleri ve  her an her yerde gözetleyen Büyük Birader’in sizi kuşattığı dünyada ruhunuzun daraldığını, yoksunluğunuzu hissediyorsunuz. Kaçmanın olanaksız olduğu çevrede Winston’a sorgulamaya başlamasıyla birlikte çevreyi daha farklı görmeye başlıyor. Hoşlandığı kız Julia ona sadece gönül kapısı aralamakla kalmıyor, yasakların yer aldığı özgür dünyaya da  bir kapı açıyor.   Seks Karşıtı Gençlik Birliği’nde yer almasına karşın cinselliği özgürce yaşayabildikleri mekanlara gidiyorlar. Güvendikleri  bir dükkanda yasaklanmış eşyalara bakmanın yanı sıra buluşarak aşkın maddi halini de yaşıyor. Julia’nın tavırları cesareti partiye direnişi Winston’da isyancı ruhun gelişmesini ve tarihi gerçeklere ulaşma isteği uyandırır. Özgürleştiği kendini güçlü hissettiği anda tepesine polis biner. Güvendiği ihtiyar dükkan sahibi aslında kimdir?

Sonrasında partinin istediği gibi görmesi için işkenceler başlar. Basit bir matematik işlemiyle devam eder 2×2=5 eder. Winston bildiği değerlerden vazgeçecek midir, Julia işkencelere dayanacak mıdır?

1984 yayınlandığı yıldan itibaren kendisini aşmış, yazarın anlatmak istediklerinin ötesinde anlamlara  ulaşmıştır. Sadece sosyalist düzeni ele alan bir güç yönetimi dünyayı devletleri yönetenlerin halklarını nasıl kandırdıklarını, insanlar üzerinde nasıl bir algı örgütlenmesi gerçekleştirildiğini gözler önüne seriyor. 1984 sadece bir romancı değil bir dilci titizliğiyle hazırlanmış, düşüncelerin bilgi birikiminin kaynağının kelimeler olduğunu tehlikeli bulunan kelimelerin yok edildiğinde düşüncenin de yok edileceğini, yok edilemeyen kelimeleri çift anlamlı kavram karmaşasına sokarak yönetenlerin isteğine göre her şeyi yorumlayabileceği bir dünya kuruluyor. Sürekli yayınlanan değiştirilen sözlükler ve yeniden yazılan tarih de Büyük Birader’in hizmetindeki Winston’ın da gayretleriyle güncellenip halka duyuruluyor.

1984’ün beğenilmesi  beyaz perdeye iki kere aktarılmasını sağlamış. 1984’ün ilk çekimi 1956 yılında siyah beyaz  gerçekleşiyor. Kurgu George Orwell’in romanına  sadık olarak  çekiliyor ama sansür kurulu  1956’da iş başında olacak ki çıplaklık, cinsellik  filmde yer almıyor.  Michael Anderson’ın yönettiği ve başrolde Edmond O’Brien’in oynadığı, hikayenin ilk sinema yorumunda Donald Pleasence, Jan Sterling ve Michael Redgrave oynuyor. Malcom Arnold müzikleri gerilim ve yumuşak ezgiler taşısa da suskunluğun ağır bastığını söyleyebiliriz.Oyuncuların tipleri de romandakine benzer olarak seçilmiş, Julia sarışın güzel bir kızken başrol oyuncusu film için biraz babayiğit kalmış diyebiliriz.  Film patlayan bombaların bulutları ardından yeni dünya düzeninin küre üzerinde anlatımı ile başlıyor.  Siren sesleri içinde sığınaklara kaçışan insanların  ekrandan yansıyan Büyük Birader’in buyrukları arasında motorlu polis gücünün gövde gösterisiyle başlıyor.  Sığınağa giremeyen kahramanımızın can telaşı yaşadığı bombalama sahnesiyle başlayan film savaşın korkunç yüzünü titreyen vitrin camlarında gösteriyor. Kahramanın yaşam mücadelesi ilk dakikadan itibaren seyirciye ispatlanıyor. Eve geldiğinde temiz olduğunu tepeden tırnağa ispatlayan Winston günlüğünü gizlice masasına  evrakların arasına yerleştiriyor, günlüğüne 1984 yazan kahramanla birlikte anlatıcı başından geçenleri anlatmaya ve olaylar akmaya başlıyor. Çocukken  annesinin farelerce yendiğini  gören Winston’ın  korkusu sayesinde  farelerle yapılan işkence etkisini katlıyor. Winston iradesini kaybedip teslim  oluyor.  Filmin sonunda kendisini halkın arasında Büyük Birader’e çılgınca tezahürat ederken buluyoruz.

  1. film 1984 yılında 1984’ün yıl dönümüne özel gösterime çekilmiş. Film kitaba uygun olarak kurgulansa da daha erotik olarak çekilmiş. Filmde Julia ve Orwell’ın aşkı ön plana çıkarılmış.

III. Dünya Savaşı sonrası dünyanın düzeni değişmiştir. 1984 yılında Londra artık Okyanusya isimli polis devletinin başkentidir. Faşist hükümetin Gerçek Bakanlığı için çalışan bürokratlardan biri olan Winston Smith’in görevi, farkında olmasa da tarihi gerçekleri saptırmaktır. Sıkı bir partili olan Smith, her şeyin yalan üzerine kurulu olduğunu öğrendiğinde kendisini sorgulamaya başlar. Bakanlıkta çalışan Julia ile tanışıp aşık olduğunda Aşk Bakanlığı’nın bile normal olduğu bu dünya Smith için daha da karışık hale gelecektir.

Film  nefret görevi toplantısıyla başlıyor, halkın algısının değiştirilmesi izleyiciye gösterilirken geçmişi de aktarmış oluyor. İnsanların mekanikleştiğini ruhlarının metal soğuğu gibi ortamın gri rengine uyduğunu görüyoruz. Diğer filmlerde belirgin özelliklerin başkahramanda gösterildiğini izleyiciye özdeşlecek gelecek şekilde tanıtıldığını görürken Winston alelade soğuk bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. İşlediği ilk suçu deftere yazı yazmasının ardından direnişin varlığını araştırmaya ve   yaşamı olup bitenleri düşünmeye başlarken kendini Julia’nın aşkına kaptıran Winston bir an da olsa özgürlüğü yalnızlığı yaşıyor. Direnişin varlığından şüpheye düştüğünde Obrein’ın sözlüğün içine gizlediği kitap gerçekleri tüm çıplaklığıyla Winston’a gösteriyor. Her şeyin yoksunluğunda şarabın bile unutulduğu dünyada tatlı yasakların tedirginliğini duymaya başlıyor. Julia’ya  yaşadığı pişmanlıkla benim gibi insanlardan uzak kalarak yaşayabilirsin, diyerek ayrılması gerektiğini söylüyor. Julia ise dik başlı tavrıyla yaşamayı becerebileceğini onu sevdiğini, kalbine kimsenin hükmedemeyeceğini  söylüyor. Filmin sonunda aşk yaşadıkları gizli mabetlerinin  düşünce polisinin yuvası olduğunu; aslında hiç  yalnız olmadıklarını, her an izlendiklerini  gösteriyor büyük güç 1984 yapımı filmde tablo arkasında görülen ekran 1956 yapımında ayna; 1984 yapımında kara helikopter pencerede görünürken 1956 yapımında camdan giren polisler var. 1956 yapımında el ele tutuşan çift ayrılırken 1984 yapımında Winston Julia’nın elini tutmuyor, karnına yumruk yiyip yere yıkıldığında da kılını kıpırdatmadan donakalıyor. Filmde duygularını yaşayan yüzünden okunan tek insan Julia gerilim anında da yapayalnız kalıyor. İşkenceler  ardı ardına gelirken iki yüzlü Düşünce Polisinin işkencecisi Obrein : Sadece disiplinli bir akıl gerçeği görebilir Winston, bunun için kendini yıkmalı ve irade göstermelisin. Günlüğüne yazdıklarını hatırlıyor musun? Özgürlük özgür olduğunu söylemektir  ve 2×2= 4 eder, diyor.  Fare  kafesi sonunda iradesi tükenmiş olan Winston’ı farklı kılan  Julia’ya duyduğu aşkı ve bağlılığı da korkuya yenilir; her şeyi Parti’nin istediği gibi kabullenir. Filmin sonunda romanda önemli bir mekan olan izbe kafede Julia ile satranç oynarken bulduğumuz Winston’ın itiraf görüntüleri ve yalnızlığı gözler önüne serilir.  Film boyunca oyuncuların ruhsuz, mimik ve jestten  uzak heyecansız halleri film sonunda umutların tükenişi,  yenilmişlik ve gerçeğin reddedilişiyle anlam kazanacaktır.

Müziklerini Eurythmics hazırlamış.  Filmde 9 müzik kullanılmış. Başlangıçta Büyük Birader’e bağlılıklarını bildiren topluluğun tezahüratları milIî marş özelliği taşıyan inanç aşılayan müzikle bütünleşiyor. Filmin genelinde duyacağımız ezgi oluyor. Genelde sessizliğin hakim olduğu filmde farelerin anılarında uyandırdığı dehşet anında müzik boşluğu dolduruyor. Aynı mıydı? Sex suçu,  Winston’ın günlüğü, Ölenlerden selamlar,Julia,Çift artı iyi,Aşk bakanlığı, Büyük Birader’in  Sevgisi İçin,Oda 101 filmde yer alan  müzikler.  Filmi izleyenler  ezgilerin isimlerinden az çok nerede kullanıldığını tahmin edecektir.  Seks suçu müziği yine Julia ile suçu işledikleri anda arzuların ve anıların hakim olduğu anda filmi duygu yoğunluğu güçlendiriyor. Oda 101’e giderken gerilimi arttıran müzik sahneye izleyiciyi hazırıyor işkence çekerken zirveye ulaşıyor.  Filmin sonunda sevdiğini ağlayarak söylerken duygusal ve çatışmasız bir ezgi duyuluyor.

Sonuç olarak kitap okumayı sevmeyen biriyseniz ya da okuduysanız filmi de izlemenizi tavsiye ederim büyük ihtimalle beğenebilirsiniz. Akıcı, kurgusu, sağlam filmler. Felsefi derinliği de barındıran görsel olarak da romanı olabildiğince yansıtan  1956 ve 1984 çekimleri için gayet başarılı denebilecek filmler. Özellikle 1984 çekiminde işkence arasında Winston’ın hayal penceresi çok iyi yansıtılmış. Film sonunda işkence sahnelerinde  oyuncunun fiziksel durumu, rol yeteneği de üst düzey.Belki de bu yüzden 3. çekime ihtiyaç duyulmamış olabilir.

1984 yapımı filmde Winston Smith: John Hurt, O’brien: Richard Burton, Julia : Suzanna Hamilton  olarak karşımıza çıkıyor.

1949 yılında yazılan romana o dönem okuyucusu olarak bakmakla 2018 yılında bakılması arasında büyük farklar olduğu aşikardır.  25 yıl ara ile iki büyük dünya savaşı yaşamış insanoğlunun üçüncü dünya savaşını yaşaması için 1984 yılı çok uzun bir süre bile sayılabilir. İkinci Dünya Savaşı sonunda Sovyet ve ABD güçlerinin rejimleri arasında seçim yapmak zorunda bırakılan  esir ya da sömürge olan ülkeleri de düşünürsek iki kutuplu bir dünyanın içinde yaşayan insanlar 1984’e çok da yabancı sayılmayacaktır. Teknoloji ve bilimin çok da gelişmediğini aksine şarap, çikolata yiyecek maddelerine dahi yabancılaşılan bir dünyanın karamsarlığını da görüyoruz. Yine parti ve toplum yönetiminin idealler uğruna mekanikleşen insanın yıkımına ve toplumsal şiddet eğilimine açtığı etkileri Hitler, Mussolini, Stalin ve Lenin en canlı örneklerini sunmuştu. Toplum mühendisliği ve propagandanın bilgi çağında   geldiği noktayı Wiki Leaks’i de hatırlarsak yeniden düşünmeliyiz. Acaba yeraltı örgütü  muhalif  Kardeşlik ve bu örgütün lideri Goldstein ve  kutsal liderimiz Büyük Birader bizim yaşamımızda kim?

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir