Ahlak, Öğrenme Ve Günümüz Adına Biraz Felsefe

Çizim: Merve ULUTAŞ

 

 

Bu satırlara, toplu taşıma aracında kulağıma ilişen bir teyzenin sözleri sonrası geldim. Teyzem, “… sorma, sorma. Bu evlatların ahlaksızlığı öldürecek beni. Neymiş efendim kız arkadaşından ayrılmış. Yemek yemiyor doğru düzgün bir öğün. Bizim sarıkız gibi oldu. ‘Niye?’ dedik mi ‘Anne canım sıkkın’ deyip kaçıyor. İnsan neden yemeden içmeden kesilir?” dedi.  Şimdi teyzenin benmerkezci düşünme problemi ilişti aklıma. Sarıkız? Kendi gördüğü şeylerin tümünü biz de görüyoruz zannediyor. İkincil olarak sanırım birkaç gün önce mutluluk popiüasyonu bir kişi kaybetmiş iken, yalnızlık bir kişi daha kazanmıştı. Mutsuz bir zafer biz için. Üçüncül basamağımız ise aşık arkadaş için diyebileceğim şey Maslow ile alakalıdır. Kendini gerçekleştirmiş birey olma yolunda; fizyolojik, güvenlik, sevme ve ait olma basamağı… işte burada duralım. Ait olma basamağında ki sorun ile geri dönüyor döngü ve işte orada üst basamakta olan problem dahilinde yeme içmeden kesiliyor. Teyzenin sarıkız gibi…

 

İnsanların eylemleri sonucunda ortaya çıkan değerleri konuşalım biraz. Nitelik ve nicelik saptamaya yönelik cümleleri içinde barındıran değer, yapılan şey için vazgeçilen şeyler ile ilgili de anılabilir. Bulunduğumuz tarafın görecesinde bulunan iyi ve kötü anlamında bir etik oluştururuz. Homofobik olmaktan tut mizantropist olmaya kadar uzanan bu yolda bu yargılardan yardım alırız. Ayı çerçevede özgürlük ve sorumluluk etki-tepki durumuna bilinçli olmak gerekir. Vicdan(İç Ses) ve Süper ego(El alem ne der?) kavramlarından yeterince yardım alarak, ego(düzenleyici benlik) ile yola çıkmalıyız tüm id(istek) durumlarına.

 

Vygotsky, Freud, Ericson ve Kohlberg’in ahlak ve psikolojik gelişimini incelerken neden çocuklar üzerinden inceleme yaptığını kendi içinde düşünmeni isterim.

 

Adamın karısı kanserden dolayı ölmek üzeredir. Doktorlar yeni bir ilacın kadını kurtarabileceğini söylerler. Ancak bu ilaç yerel bir kimyager eczacı tarafından bulunmuş ve aynı kişi üretim ücretinin on katı ücret istemektedir. Adamın karşılayabileceğinden çok fazladır. Adam, aile ve arkadaşlarından anca yarısını toplayabilir. Adam, eczacıya daha düşük miktar ücret ile satın almak ya da kalanını sonra tamamlamak istediğini iletir. Ancak eczacı kabul etmez. Çaresiz adam gece ıssızında ofisten ilacı çalar. İşte bu hikaye Kohlberg’in Heinz ikilemi olarak bilinir. İlacı çalmalı mıydı? Ya da Heinz karısını sevmese durum farklı olur mı olurdu? Hatta ya ölen insan yabancı olsa durum değişir miydi? Kadın ölürse polis eczacıyı cinayetten tutuklamalı mıdır? Çocukların cevapları sonucunda Kohlberg ahlaki değerlendirmede üç ayrı aşama inceledi.

 

Yukarı çıkılan bir ahlak merdiveni gibi düşünecek olursak, Kohlberg “ Ahlak öncesi, geleneksel düzey ve gelenek ötesi düzey” olarak sıralar. Bu düzeylerin sırası atlanamaz ve her düzey bir önceki düzeyin yerini alır. Kendi içinde ikiye ayrılan düzeylerin bölümlerine ve bazı düzeylere ulaşamayan kişi sayısı mutsuzluk vericidir.

Bunlardan daha çok düşünme yetisiyle yaptığı şeylerin yani fiziksel değil manevi oluşumun getirdiği sonuçlar hakkında olan düzeylerden bahsetmek istiyorum.

Mesela Gelenek ötesi düzeyinin ilk alt basamağı olan “ Toplumsal sözleşme ” ile hukuk ve düzenin ötesine geçmektedir birey. Yani birey, kanunların toplum yararı için olduğunun farkına varsa da bazı durumlarda bu kanunların  bazı insanların yararına olabileceğinin farkına varır. Heinz ikileminde hayat kurtarma kanunlara karşı gelmekten daha mı önemli? Bu evrede olabilmek tüm kişiler ve devlet adına hayat kurtarmak kanuna uymaktan önemlidir. Ne yazık ki beş parasız bir dükkandan bebek bez çalar iseniz ya da aç karnınız için bir dilim baklava, bu seviyeye gelmemiş devletler tarafından hapis yatabilirsiniz. Bu yüksek ahlaki değerleri sürdürmek için bazı kanunlara uyulmaya bileceğini düşünme yetisini geliştirmek kolay değildir…

 

Aynı düzeyin “ Evrensel ahlak ilkeleri ” basamağında ise adalet ve eşitlik kavramına hakim olur. Haksızlığa karşı anarşist bir tutum sergiliyor olsa dahi tüm kalbi ile bu prensibe inanan kişiler düşüncesini savunmaya hazır olmalıdır. Gandhi, Mandela, Luther King gibi. Topluma inandığın doğrular adına karşı gelmekte bu isimleri örnek alabilir, ahlaki düzeye ulaşmış bu bireylerden yararlanabilirsin.

 

Günümüzde Ericson’un psikososyal gelişim teorisinde bulabiliriz kendimizi. Yaş, sorun, kazanılan erdem ve olumsuzlukları bu sekiz evrede göreceğiz. Ve Kohlberg’in gelişiminde olması gereken ahlaki düzeyleri (Ericson’a göre) bulunduğumuz yerde kazanıp kazanmadığımızı sorgulayarak, ahlaki düşünce yetimizi geliştirebiliriz.

Ericson’un Psikososyal Gelişim Teorisihttps://www.youtube.com/watch?v=4Jb6On1H0X8

 

İyilik, mutlu olmak için yapılır. İşte bu yüzden ahlak(moral) gelişiminde en önemli nokta doğruya ulaşma arzusunda yorulmaktır. Kişinin ahlakının iyi ve kötülüğünü yargılayacak bilgi, düzey ve öz benliği kazanmadan yorumlamak bizi günümüz programlarına çevirir. “ Esra Hanım bence bir çay içsinler.” Demiş gibi olursun. Yani başkasının mutluluğu adına karar vermiş.

 

“ İnsan doğuştan kötü doğar. ” Agustine ne güzel demiş değil mi?  Yani Agustine, insana yüklenen değerlerin kötü doğması ile beraber son derece önemlidir demiştir.

“ İnsan doğuştan iyidir. ” J.J. Rousseau da güzel demiş bence. Değil mi? İşte bu yüzden ona sunulan eğitim de son derece önemlidir…

“ İnsan doğuştan nötrdür. ” Hayda. J.Locke da iyi demiş. Dolayısı ile Locke a göre de Rousseau ya göre olduğu gibi Locke için de sunulan eğitim çok önemlidir. Locke ayrıca Emprizm felsefesinin kurucusudur. İnsan doğuştan boş bir levhadır…

Freud’un insan davranışlarının temelinde bilinç dışı süreçler yatar. Yani aslında senin çocuk dönemde olan gelişiminden bu yana getirdiğin ahlak felsefen, Kohlberg’in hangi ahlak evresinde kaldığın süper ego(El alem ne der?) ile açıklanabilir. Freud, “ Kişi gündelik hayatta çözemediği bir çatışma ile karşılaşırsa bu çatışmayı bilinç dışına bastırır. Ancak davranışlarını bu bastırmış olduğu çatışma etkilemeye devam eder. Dolayısı ile bireyin ahlaki davranışları da bilinç dışı ve süper egodan kaynaklanır.”

Çevrenin önemine değinmek istiyorum. Buna en çok davranışçı yaklaşım ile yapabilirim. Yani kişinin boş bir levha olduğu düşüncesini kabul ettiğimizde kişinin yaptığı işlerin sürecinin temelinde öğrenme yatar. Ki öğrenme, kişinin yaşantı yolu ile istendik davranış değişikliklerinin olduğu süreçtir. Ve yaşam boyu devam eder. Çevreden alınan pekiştireçler bu durumda öğrenmede büyük ol oynar. Sosyal öğrenmeden farkı ise; davranışçı yaklaşımda klasik, edimsel koşullanma ve deneme yanılma var iken sosyal öğrenmede yani Bandura’ya göre model alma yatar. Ki biz biliyoruz ki kanunun “… öğretmenlik uzmanlık gerektiren bir meslektir.”  maddesinde geçen cümle ile öğretmen alan, mesleki ve genel kültür bilgisine sahip olmalıdır. Fakat öğretmenin en büyük özelliği model olmaktır.

Örneğin; kopya çekmek isteyen çocuğun arkadaşından ret cevabı alması davranışçı yaklaşıma göre cevabı veren kişinin bugüne kadar çalışarak kazandığı başarılar ile pekiştirilmiştir. Ve çalışmayı öğrenmiştir. Fakat Sosyal öğrenme bize diyecektir ki çevresinde çalışmanın önemini vurgulayan modeller görmüştür. Gözlem sonucu bu modeli alıp, doğru gözleme ulaşmıştır.

Bandura’ya göre sigara içme davranışı model alınarak öğrenilir. Davranışçı yaklaşıma göre duyuşsal yollar ile edimsel ya da klasik koşullanma ile öğrenilir. Yani öğrenme türleri farklı olsa dahi ahlakın temelinde öğrenme yatar. Öğrenmeyi ret ve üşengeçlik ahlaksız kalmaktır, ne yazık.

Ben bilişsel yaklaşma taraftarıyım. İnsanın akıl yürütmesine. Yani ben Piaget ve Kohlberg’e inanırım. Ayrıca vicdan gelişmemiş bir çocuğun sana vurduğunda canının yandığı bilmemesinde ki durum içinde “Bu çocuk ne vicdansız yahu kime çekti?” cümleni ögelerine ayırmak isterim. Az oku güzel kardeşim. Çiftleşmeden önce azıcık da olsa oku. Çocuklarımız dışa bağlı ahlak döneminde iken (Piaget’e göre) ve çevresinde itaat sonrası alacağı kararlarla yola devam ettiğinde ki bu çevre şimdilik akraba ile sınırlı. Kendi ahlak gelişimizden emin olmanızı öneririm. Gerçi karısı varken sadık yok iken naneci dükkanına dönen adam da dışa bağımlı ahlak evresindedir. Dileğim kendinize verilen kuralın alternatiflerini üretecek kadar özerk ahlak döneminde olabilmenizdir.

Biraz da ölümü ile yarıda kalan teorisi ile Vygotsky anlatmak istiyorum. Ona göre rehberden alınan bilgiler dikkat, duyu, algı ve hafıza ile sosyal etkileşimi içerdiğini söyler. Yani yardımcı olan daha bilgili birey ile etkileşim öğrenmeyi sağlar. İç ses bu öğrenmede büyük rol oynar. Unutmamalıyız çocuklar, yetişkinlere oranlar daha çok kendi kendine konuşur. Bu konuda dil öğrenme için çok önemlidir. Ve dil sosyal etkileşimlerle gelişir. Daha sonra dil yeteneği düşünce gibi özümsenir. Yaşlandıkça daha da özümsenir ve iç ses haline gelir.

Yine Vygotsky’e göre bilişsel öğrenme sosyal ilişkilere dayanır.  Yani birey öğrenirken önce rehberlik sayesinde bir iskeleye oturacak. Kendi akranıyla diyalog kuracak ve en son iç sesiyle yapacağı konuşmadan çıkaracağı öğrenmeyi gerekli yerlerde kullanacaktır.

 

Üretime herkesin katılma hakkı olacak kadar Marksist ve akıl yürüterek sorunları çözebilecek kadar Realist olmak isterim, istedim. Fakat bu konuda konuşabildiğim hatta bir şeyler anlatabildiğim halde çıkan bir soruyu kaçırmam vasfımın lisansını alamayışıma neden olabilir. Yarı açık bir sistemde iletişim sağlıyor olmak çok zor benim için. Olumlu yada olumsuz bir dönüt olmaması. O yüzden yeterli bilgiyi sağlayıp yeterli çıktının olmadığı bir kapalı sistemde iletişim kuruyorum.

Doğru karar, yargı ve içselleşmiş düşünceleri özümsemek. Ah ne zordur ülkem için ölen bir kadına güç yüklemek. Kardeş kardeşi ilk öldürdüğünde de kadın ağlamıştı oysa. Ben size ne anlatırsam anlatayım olacak bir örnekle veda ediyorum. Karısını öldürecek kadar cani bir karaktersiz düşünün. Çok zor değil bir örnek göz önüne getirmek bu günlerde. İşte bu karaktersiz hakim karşısına geldiğinde üstünde takım elbise varsa indirimli bir ceza çekecektir. Kana bulan ellerini yıkayıp bir takım elbise giymek size katil olmanın cezasında %10 iskonto yapabilir. Yapmasın. Umarım Azrail tırpanını unutur bu karaktersiz kişilerin yanına giderken. Zor bir ölüm yaşarlar. Benim kötü birine karşı böyle ölmesini istemek hangi ahlak felsefesinin düzeyinde yargılanır?

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla