Allah`ın Çocuklarının Mal Varlığı

-Yaz kış giydiğimiz tek örnek bir pijama üstü ve bir kot pantolon. “Bu iyiliğimi unutmayın “ diyen bir müteahhit tarafından hediye edildi. Çocuklarının eskileriymiş. Başka eskiler de veriliyor, saklıyoruz onları üzerimizdekiler giyilmez hale gelene kadar.

-Kemerimiz yok ama ipimiz var. İpleri kaldırım kenarında bulduk. Kemer de bulabilirdik gerçi; ah, birkaç kez kemerle dövülmüşlüğümüz olmasa. Bizi dövenler midyeci, simitçi ve kokoreççi. “Uğursuzsunuz” dediler bize, “ sizin geldiğinizi görünce müşteriler uzaklaşıyor.” Bilmezler ki, gözümüzde biriken yaşlar, ruhumuza akıyor…

– Bir çift kırk üç numara, bir çift de kırk bir numara yırtık ayakkabı. Onları giyeceğimiz güne kadar birer çift terlik. Terlikler yeni değil elbette. Oğlan çocuk doğurmak isteyen bir ablanın sadakası. ”Dua etmeyi unutmayın ha” diye sıkı sıkı tembihlendik.Bir dilek tuttuk içimizden,dedik , “oğlan değil, kız değil, bir can katılsın aramıza.” Sonra yolumuza yürüyüp gittik…

-Birkaç kilo soğan ve patates. “Bayatlamaya yüz tuttu, aman yiyin hemen” diye nasihat edilerek verildi manav tarafından.Canımız kiraz çekmişti bizim. “Haydi çocuklar” dedi manav, “ kiraz tartmamı istiyor bir beyefendi, çekilin tezgahın başından!”

–Her gün topladığımız altmış yetmiş tane pet şişe, yirmi otuz tane de cam şişe. Bize konulan kota bu kadar. Daha fazla da toplayabiliriz, ama dövülme riskimiz var. Büyüdüğümüzde kota koymayacağız hiçbir çocuğa. .Keşke hiç çalışmak zorunda kalmasa çocuklar. Ah çocuklar! Sömürülmedikleri , işkence görmedikleri ve taciz edilmedikleri gün , işte o gün mutlu olacaklar…

-Fırından aldığımız taze ekmeğin kokusu. Paramız varsa fırına gidip sıcacık bir ekmek alıyoruz. Ekmeğimizi kendi aramızda değil sadece, yanı başımıza sokulan sokak köpeğine de pay ediyoruz…

-Eskici arkadaşlarımızın arada bir bize verdiği anarşik romanlar. Onların “anarşik” dediği romanlarda, biz barışı, özgürlüğü, ve eşitliği öğrendik…

-Kalitesinden memnun kalınmamış ruj, oje, rimel. Bir gün sevgilimiz olursa, bir gün, belki, ola ki sevdiceğimiz memnun kalabilir. Sevdiceğimiz de biz gibidir; biz nasıl onun elinden avucumuza konulacak ucu kırık bir tarakla tararken saçımızı mutlu olacaksak, onun da bizim elimizin değdiği bir makyaj malzemesiyle, gözleri ışıl ışıl parlayıverir…

-Bizi her gün kovalayan zabıtanın, “ulan bugün sizi kovalayasım yok, hatta size küfredesim bile yok” deyip sırıtıvermesi…Biz hiçbir zabıtanın annesine küfretmeyiz. Ama onlar hiç görmediğimiz ve çok özlediğimiz annemize küfrediyorlar. Mal varlığımıza bunu da ekleyelim, bir günlüğüne de olsa, annemize küfredilmemesi…

– Yeni doğum yapan sokak kedilerinin, yavrularına daha güvenli bir yer aramaya gitmeden önce, o güzellikleri bize emanet etmelerinin huzuru…

-Evet, anamız babamız yok yanmızda.” Ne mutlu size ki, siz Allah`ın çocuklarısınız” diyen dindarlar bir yanda, “sen istemezsen kimse seni ezemez koçum” diyen ağır abiler bir yanda, “herkes yaşam çizgisini kendi belirler” diyen kişisel gelişimciler bir yanda, “senin kurtuluşun devrimde” diyen devrimciler bir yanda… Bir serçenin derdi bizim derdimizdir oysa. Biz ki bir serçeyi düşüneniz bu garipliğimizle, acep biz ne yanda…

-“Şu önde giden iki dilenci çocuk var ya, Fazıl Say`ı dinleyemeyecekler ömürleri boyunca” diyerek ardımızdan gelen kibirli sesler metropol merkezlerinde, umurumuzda değil Biz dilenci değiliz ki, atık toplayıcıyız. Bir plakçının önünde dinledik Fazıl Say`ın bestelerini. Bizi dilenci olarak görenler geçip gittiler o tınıları umursamadan. Fazıl Say`ın adını anmak onlara düştü, eserleriyle gururlanmak bize…

-Bir DVD dükkanında, yarım saatliğine seyredebildiğimiz bir İran filmi. Film sürerken, “yaylanın artık, soluklandınız yeterince” diye kovmuştu bizi dükkan sahibi. Cennetin Çocukları`ydı seyrettiğimiz film. Tam cennete girmiştik ki düşlerimizde, cennetten kovuluverdik…

-Geceleri , bir barakada, üzerinde uyuduğumuz kartonlar. Haftada bir değiştirmemiz gerekiyor kartonları uyku düzenimiz bozulmasın diye! Sizin baza dediğinizin bizdeki karşılığı karton. Ortopedik karton olması için birkaç yılda bir değil, haftada bir değişmesi gerekiyor. Siz marketlere indirimli ürünler için akın ederken, biz kartonun ortopedik olanını seçmek için gidiyoruz…

-Çöpe atılmış oyuncaklar. Favorimiz peluş ayılardır. Onlara sarılıp öyle uyuyoruz…

-Güneşi ilk bizim selamlayışımız, üstelik reverans yaparak; nefesimiz kokarken, bitliyken ve hâlâ umutluyken…

-Becerilmeden geçen her günün sonunda , açlığımızın aklımıza bile gelmeyişi…

-Hangimiz hastaysa, diğerimizin, elini alnımıza koyarak sık sık ateşimizi kontrol etmesi… Biliyoruz hastamızı iyileştiremeyeceğimizi, ama o elin alnımıza konması mesela, şımarma sebebimiz. Şımarıyoruz birkaç dakikalığına ve mecburuz zaten, iyileşeceğiz eninde sonunda…

-Kışın -10 derecenin, yazın +40 derecenin hayvanlarla beraber en çok etkilediği canlar biziz. Hayata bağlılığı, dostluğu, dayanışmayı hayvan dostlarımızdan öğrenmemiz ve o güzel dostlarımızdan kendimize bir aile kurmamız…

-Hor görülüyoruz, evet. Siz bizim güzelliğimizi görmüyorsunuz ,ama çiziklerle dolu bir cep aynasında gülümseyerek seyrettiğimiz yorgun argın güzelliğimiz…

-Zenginlikten anladığımız çok farklı sizinle. Sizin mal varlığınızda, ne para ediyorsa o var; bizim mal varlığımızdaysa, içtenliğimiz, özlemlerimiz ve geçmek bilmeyen tedirginliğimiz…

Yazan: Ergür Altan

BU İÇERİK BİR KONUK YAZAR TARAFINDAN ÜRETİLMİŞTİR. Yayınlanmasını istediğiniz eserlerinizi yenipapirus@gmail.com ‘a göndermeniz gerekmektedir. Editör onayından geçen eserler Yeni Papirüs okurlarına sunulacaktır.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla