Beklemekde Sevdaya Dahil

istanbul-galata-koprusu-balikcilar

Eminönünden Karaköye gelene kadar onca insanla iç içe bazen omuz omuza bir kalabalığın içinden geçip, galata köprüsünde ki amcalara “rast gele” nutuğunu atana kadar bir hayli çaba sarf edilir. Bir yanda metroya koşturan onca insanın yarattığı ufak çaplı köprü sarsıntısı, sadece “bir anlık deprem mi oldu?” hissi , ardından Karaköyden Taksime çıkan yokuşun gerçekliği…

Hepsini beynindeki dehlizlere gizlemişti genç adam. Aklında sadece onu göreceği anın kalp çarpıntısı, ellerinin terinden okunan heyecan hissi, bakışlarına çarpmadan onu doyasıya izleme arzusu ve her şeyden öte Suzan vardı. Karaköyden hızla attığı adımlarla yokuşu tırmanırken, gözü zenci adamın elinde tuttuğu saate takıldı. Saatlerce pazarlıktan dili damağı kurumuş genç kadın; ısrarcılığını diline pelesenk etmiş, bir o kadar 10 TL’ ye almaya kararlı saati, öylesine sıkı tutuyordu ki sanki zenci bey müşteri o ise müşterisine ürünleri tanıtıyordu. Bir an genç kadının saati tutan eline dalarken saatin tik tak sesi vurmaya başladı. Beynin de Suzan’ı bekletmemek için çanlar çalıyordu. Hızlı adımlar atmalıydı. Oysa ki hayatta en sevmediği şey “beklemek”di.

Çocukken cumbalı demirler ardında babasının işten gelişini saatlerce beklemiş, ilkokulda ilk aşkı olan Aslı öğretmeni okul çıkışı köşe başında her gün beklemiş, genç yaşta annesini kaybettiği için bir gün gelir diye her gün kapı eşiğinde beklemişliği vardı. Hayatı beklemek üzerine inşa edilmiş genç adamın tek arzusu Suzan’ı doğru durakta ve zamanın da bulmaktı. Çünkü bir kere de olsa kavuşma arzusunu tatmak istiyordu. Adımlar hızlandıkça yokuşun sonunda istiklal caddesi görünüyordu. İçinden aldığını sandığı derin bir nefes etrafında ki gözleri üzerine çekmeye yetiyordu. Nihayet saatinden önce varacaktı. Gözü hep saatte aklı hep Suzan’ın gelişinde.

Suzan

Genç adamın liseden sıra arkadaşı, yıllar sonra aynı fakülte kantininde yüzünü onca insanın içinden ayırt etmekte çekinmediği karşılıksız aşkı. Çimen gözleri, güneşin yalnızca onun saçlarına vurduğunu sandığı parlak saçları, gülünce dudaklarının kenarlarında oluşan küçük çizgiler, her şey aynıydı fakat yalnızca kendine hayran bırakma sayısını yıllara meydan okuyarak arttırmayı başarmıştı Suzan. Tıpkı galata gibi…

Üniversiteden sonra ilk kez buluşacakları yer olan Beyoğlu iyi bir seçimdi. Oldu olası iyi seçimler yapardı Suzan. Okulda tavladığı çocuklardan da belli oluyordu. Ya çok zekisini bulurdu ya da çok yakışıklısını. Hem yakışıklı hem zeki bulmuşluğu da vardı oysa ki. Ama olsun Beyoğlunu seviyordu genç adam. Düğümlenmiş üzerine doğru gelen bu kalabalık onu korkutmuyordu. Çünkü beyninde var olan tıklım tıklım insan kalabalığı Suzan’ı anımsayarak toz bulutuna dönüşüyordu.

Uzun yollara eşlik eden şarkı gibi anılarda yolun sonunu getiriyordu. Genç adam ser de erken varmanın gururuyla, yüzüne mutluluğunu simgeleyen bir gülümseme iliştirerek buluşma noktasında bekliyordu. Elleri yine terlemeye başlamıştı. Suzan geldiğinde elini uzatacak , tokalaşacaklardı. Fakat ıslaklık hissi elinde kalınca yüzü buruşacaktı. Genç adam hemen avuç içlerini üzerindeki keten pantalona silmeye başlamış, bir katilin ellerinde kalan kan izi gibi heyecana dair hiç bir delil bırakmak istemiyordu. Sürekli etrafa bakıyordu. Ne taraftan geleceğini hesap edemiyor, onu uzaktan da olsa fark etmek, gelişinin verdiği mutluluğu bütün damarlarında hissetmek istiyordu. Sonunda Suzana kavuşacaktı. Saat tam buluşma anına vuruyordu. Akrep ile yelkovan 5’in üzerinde kavuşmuş, genç adam Suzana kavuşamamıştı. Trafik engel olmuştu bu kavuşmaya. Yoksa Suzan da çok istiyordu buluşmayı. Hep bir işi çıkıyordu onu bekletenlerin. Mesela babası işi çıktığı için onu camda bekletmişti saatlerce, yoksa annesinin yerine tercih ettiği kadınla hiç alakası yoktu. Aslı öğretmenin de ona yakalanmamak için her gün okulun alt sokağından gitmesiyle onun ne alakası olabilir ki? O da seviyordu onu yoksa neden “ödevini iyi yaptı” diye okşasın ki saçını?

Suzan da farkındaydı beklettiğini o yüzden bu kadar zamanın acısını çıkarmak için buluşmak istemişti. O da genç adamı bekletmeyi hiç istemezdi. Okulda da derse en erken o gelir, erken geldiği günlerde kantinin kimsenin onu görmediği köşesine oturur, elinde iki şekerli çayı, önünde Aziz Nesin’in yasaklı olmasına rağmen, kapağı Halide Edib’in bir eseriyle takas edilmiş bir kitap dururdu. Ve yalnızca derse kalan son dakikaları öğrenmek için kaldırırdı başını. Bekletmemek huydur Suzan da. Ama saat Suzan’a inat geçiyordu. Gökyüzü de bu inadı devam ettirip erkenden kararıyordu. Yanından geçip giden her bir insanın yüzü Suzan’ın silüetine benziyordu. Genç adamın beklemekten dermanı kalmayan ayakları daha fazla dayanamıyor, sendelemeye başlıyordu. İki adım attıktan sonra uyuşan ayakları bu bekleyişe dayanamayarak asfaltla olan buluşmayı daha fazla geciktirmeden gerçekleştiriyordu.

Gün geceye kavuşmuştu…

galata-kulesi-4

Genç adam gözlerini uzakta, binaların arasında görünen galatanın kubbesine dikmişti. Suzan oradaydı. Bakmaya doyamadığı her gün ona karşıdan baktığı galatanın kubbesiydi, kafasını kaldırdığında aynı gökyüzüne baktığına inandığı yıldızdı.
Suzan gözünün görebildiği her şeydeydi.
Gönlündeydi,
Aklındaydı…
Beklemenin anlamıydı Suzan….
Çünkü korkuyordu genç adam bir gün bekleyecek bir şeyi olmamasından…

Merhaba, 2013 yılında başladığım Selçuk Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat bölümünde eğitimime devam etmekteyim. Sanat, yüzyıllar öncesinden keşfedilmiş bugün ne kadri ne de kıymeti bilinmese de, ona değer verenlerin nesli tükenmekte olsa da bizim gibi sanata gönül verenler ruhumuza hala iyi geldiğine inanıyoruz. Ve biz ümidini kesmeyenler olarak geçmişimizi de geleceğimize katarak Yeni Papirüs ile karşınızdayız…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir