Belki Erken Belki Geç

 ”Yarım kalıyor cümlelerim. Yarımlarsa “insanın canı nasıl acıtılır” biliyor. Yarım kalmış konuşmalar, yarım kalmış hayaller, yarım kalmış umutlar ve tüm bunların nihayetinde yarım kalmış bir ben. “Hiç yaşanmasaydı” dediğim senaryolar hiç ama hiç silinmiyor zihnimden. Kendi sesimden yoruluyorum bazen, o ise yorulmuyor, içten içten fısıldamaya devam ediyor.”

 

Cesaretimin arşı titretmeye değilse de gürültü çıkarmaya kararlı olduğu vakitlerden birinde yine sana seslenmeye karar verdim. Bu uygulamaya geç konulmuş kararın emsali öyle çok ki mazimde, bir bilsen şaşar kalırsın. Lakin bir yerlerde denk gelmeni dileyerek kurmaya niyetlendiğim cümlelerimin yüklemi her daim eksik kalıyor. Yazılmış tüm kitapları bir o yana bir bu yana çeviriyorum, doğru kelime Anka kuşunun kanatlarında bilmediğim Kaf dağlarına saklanmış. Yarım kalıyor cümlelerim. Yarımlarsa “insanın canı nasıl acıtılır” biliyor. Yarım kalmış konuşmalar, yarım kalmış hayaller, yarım kalmış umutlar ve tüm bunların nihayetinde yarım kalmış bir ben. “Hiç yaşanmasaydı” dediğim senaryolar hiç ama hiç silinmiyor zihnimden. Kendi sesimden yoruluyorum bazen, o ise yorulmuyor, içten içten fısıldamaya devam ediyor. Cami avlusuna terk etmiştim hayallerimi; anlaşılan kimseler sahiplenmemiş ki gözden, kulaktan ya da en olmadı kalpten gelip hatırlatıyorlar kendilerini.

İnsan’a yazmaktan ürktüm ben. Hasrete, mutluluğa, umuda seslendim. Fakat insan… Ondan hep üç beş adım uzak durdum. Birisine dair kelimeler üşüşürse kalemime, huysuz bir teyze edasıyla kışkışladım onları. “Ya giderse insan?” dedim, korktum. “Ya geçerse öfkem?” dedim, korktum. En iyi ihtimalle “Ya kendi nazarım değerse mutluluğuma?” dedim, korktum. En haklı olduğun husus “Her his zamanla şiddetini kaybeder.” Klişeler hayat kurtarır. Ve insana asla ama asla yazmadım. Bu satırlar ise bir iç dökme. İlk kez seninle tesadüf dilemiyorum. Hiçbir edebi, sosyal, toplumsal kaygı gütmeyen bir dertleşme. Eğer bu yazıyı yazmazsam, korkarım ki kendimi asla bulamayacağım.

İmtihanlara müptela insan. Sınanmaya aşina. En çok inandığın, en çok sevdiğin imtihan kisvesine bürünür ve çıkar karşına. Peki, sen kimsin? En çok inanmayı istediğim, en çok sevmeyi dilediğim. İkisi de olamadan bitti hikâye, ne acı. Sen benim bu hayattaki ilk yenilgimsin aslında.Ve inan bana bilmediğim yerden, kaybetmekten, imtihan olmak çok zor.

Uzun zamandır direniyorum aklıma düşmelerine. Seni bildiğim ilk andan beri. İnkârlardan inkârlara koştum. Hikâyenin sonunu yaklaşık değerlerle tahmin etmiştim. Ve emin ol, bahis şirketleri bu yeteneğimi keşfetseydi, şu an bambaşka bir kariyerim olabilirdi. Her neyse, dürüst olalım, ben benken ve sen senken başka sonlar hayal etmek biraz da şovdu. Masallara inandım ben bayım. Masalların gerçek olabileceğine ise sende ihtimal verdim. Çünkü çocukluğumdan beri düşlerimde olana öylesine benziyordun ki. Ve ben nereden bilebilirdim, çocukluğumdan beri masalları özlediğimi. Sende büyüdüm ben. Düşlerimin hep 9 yaşımda kalacağını sende öğrendim.

İnsanlardan köşe bucak sakladığım bir ben vardı, hala da var. Gözbebeklerime hapsettim. Kimi zaman parıltı kimi zaman gözyaşı, ama hep oradalar. Bir gün birisi fark edecekti, yani babam öyle demişti. Meslek alışkanlığı, şahsın eşkâlini de vermişti. Tıpkı seni andırıyordu, hayır hayır; tıpkı sendin. İnkâr etmeyeceğim ilk kez böylesine heyecan bastı o kimseleri almadığım kalbimi. Ne zordu benim için bir bilsen, birisine ilk kez böylesine kıymet vermeyi istemek… Birilerine kıymet verecek kadar bol vaktim de olmadı aslına bakarsan. Ya bir yerlere taşınıyorduk, ya bir yerlerde yaşamaya alışıyorduk, ya da bir yerleri terk ediyorduk. Yaşam öyküm bir önceki cümlede gizli. Bir yerlerde hep misafir olunca insan, birilerinde daimi kalma fikrinden de ürküyor. Yerleşik hayata geçmeye dahi ikna etmiştim kendimi, oysa yeminli kaderim: daimi göçebelik.

Sende’yken çok değiştim ben. Güzel oldum. Hep öyle de kalabilirim sandım. Sanmak’larla dolu hikâyemsin sen benim. Onu sandım, bunu sandım. Her güzelliğin başına bir sen, sonuna da bir sanmak koydum ve ötesini boş verdim. Farklıydım, fark ettin sandım. Anlattım, anladın sandım. Dürüsttüm, inandın sandım. Konuştun, samimisin sandım. Gülümsedin, O sandım.

Hikâyemin tamamlanmayacağını anladığım gün bir film seyrettim. Film de yarım kaldı. En alakasız sahnesinde içimdeki tüm sanmak’lar gözlerimi kanatırcasına süzüldüler. Hayır, süzülmediler, isyan ettiler. Tam anlamıyla bir isyandı bu. Ne kadar direndiysem “Acıtmadı!” demek için, bendeki seni o kadar yüzüme vurdular. Tüm mesele de buydu aslında: seni sen diye bilememek. Bende yeni baştan bir sen yarattım. Yaratmak Allah’a mahsustu, unuttum. Şimdi yok edemiyordum seni. Sadece ağladım. Film ise hala yarım. Sonralarda yüzleşmek adına bir kaç defa tamamını izlemeye çalıştım, ama hala aynı sahnede yarım.

Zamanla sakinleştim. Ya da ben öyle sandım. Değiştim demiştim ya hani, değişmemişim kaybolmuşum ben. Seni aradığım doğrularda ben’i kaybetmişim. Ağlamıyordum, anlatmıyordum, sadece sebepsiz vazgeçmelere çekiliyordum. Kendimden vazgeçiyordum ben. Ve bir gün bir başkası hatırlattı: “Kendine neden bu haksızlığı yapıyorsun?” Bazen bildiğin cümleleri, seni bilen ama yaranı bilmeyen birisi söyleyince şok etkisi yapıyor sanırım. O gün yeniden kendi doğrularıma döndüm. Eski beni ne özlemişim bir bilsen. Aslına bakarsan fazlasıyla benziyorduk birbirimize, lakin başka yollardan inanıyorduk. Ben o doğruları taparcasına seviyordum, sen ise mantıklı buluyordun. Ve en önemlisi ben o doğrulara inandığımı dillendirmiyordum. Ve sanırım inanmalarımız hiç bir araya gelmeyecek.

Bilinçli olarak düşünmemeye başladım. İradeli bir vazgeçiş olmalıydı bu. Yan etkileri olmadı mı? Oldu tabi ki. Eskisinden daha sıkı kapattım kapıları. Hiçbir şey çok üzülmeye, çok sevinmeye, çok sevmeye değmez bu hayatta. Çünkü elbet geçer. İnsanlara hep bunu hatırlattım. İnsanları oldum olası ciddiye almazdım da duyguları kıymetliydi. Artık onları da ciddiye almıyorum. Kocaman bir umursamazlıkla izliyorum, dinliyorum. Eserinle gurur duymanı çok isterdim. İnsanlığımdan acıtmak istemedim onları, profesyonelce davranabilirim sandım ama çok sonra fark ettim, ciddiyetsizlik tavırlara yansıyor. Ama napayım? Tabiatım değişti.

Bir anlığına duraksadım ve düşündüm de bir enkaz yaratmışsın gibi anlatmışım, ancak durum öyle değil endişelenme. Sadece zamanla kendimi aramayı öğrendim. Hala da üzerinde çalışmaktayım. Aradığım ben sende değilmiş anladım; ama olmasını çok istedim. Oldurmaya da çalıştım. Sende bulayım diye kendimden taşındım. Ama “Olmayınca olmuyor” bu hayattaki en temel teselli.

Senden sonra okuduğum kitapları, dinlediğim müzikleri, sevdiğim sanatçıları değiştirdim. İtiraf etmeliyim zorlu bir süreçti. Tanıklık etmemene çok memnun oldum, olsaydın geçmezdi. İki defa saçlarımı değiştirdim. Onca değişim arasında en çok canımı yakan hamleydi. Saçlarımı ne çok sevdiğimi bilmezsin. Hep ilk halleri gibi kalsınlar isterdim, sanki onları değiştirirsem başka birisi olurdum. İki defa başkası oldum. Unuttum mu? İnsan yaşadıklarını unutuyor, hissettiklerini ise sadece tanımlamayı unutuyor. Yoksa hala bir melodi, bir kaç satır, belki bir isim, belki de mekânlar o hisleri çağrıştırıyor. Ötelemeyi öğreniyorsun. Senden sonra daha çok konuşmaya başladım. Zihnimin sesini duymayayım diye ben konuştum. Sustuğum zamanlarsa dinledim. Seni aklıma getirmeyecek bir sürü tırı vırı şeyler dinledim. Tahmin edemeyeceğin kadar çok oje aldım. Parmaklarım da başka artık, sana yazmaya yeltenen parmaklar değil. Çok değiştim ben bilemezsin, ama saçlarımı çok özlüyorum.

Her neyse, geçen onca zamanın üzerine gidip bir kahve içeceğim. Zaman yanlıştı gibi düşüneceğim. Belki erken, belki geç. En nihayetinde yanlıştı. Bunda sonra hep doğrularda olman dileğiyle…

Beyza DEMİRCAN

BU İÇERİK BİR KONUK YAZAR TARAFINDAN ÜRETİLMİŞTİR. Yayınlanmasını istediğiniz eserlerinizi yenipapirus@gmail.com ‘a göndermeniz gerekmektedir. Editör onayından geçen eserler Yeni Papirüs okurlarına sunulacaktır.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla