Ben: Jülyet

 

Adım Jülyet. Otuz iki yaşındayım. Editörüm. İçeride uyuyan bir kızım, iş seyahatinde olan bir kocam var. Hayatımın ümitvar bir yanı yok. Son dakikalarımı güzelleştiren tek şeyse, Frank Sinatra’nın odayı dolduran sesi.

Fly me to the moon

Let me play among the stars

Let me see what spring is like

On Jupiter and Mars

Şarkı kaç kez başa dönecek, kim bilir.

Güneş tam tepede. Perde, O’nu son kez görebileceğim şekilde hafif aralık. Bu saatlerde hep mutfakta olur. Vişne likörü ile  birlikte içtiği sade kahvesini hazırlar. Düşünmeye vaktim var hala. Olmaz, vazgeçemem. Yeniden yok olacağım. Bu kez sadece gözlerim kalacak tavanda. Kocamla sevişirken, O’nu düşündüğüm anlar yığını asılı duracak beyazın mahreminde. Kimse dokunamaz onlara.

Fill my life with song

And let me sing forevermore

Ben Jülyet. Altımdaki buz kütlesi eridiğinde, burada olmayacağım.  Ruhum, kadınlığım, şehvetim; kürtajı bekleyen bir cenin gibi büzüşüp kalmayacak artık bedenimin içinde. Neden böyle bir intihar biçimi seçtim, bilmiyorum. Belki de, adıma yaraşır görkemli bir son istedim. Oysa bana bu adı veren babamla da yüzleşemedim hiçbir zaman.  Tuğrul Bey. Müzmin romantik. Hep kafasının içinde yaşar. Kendi kurduğu hayatın ötesinde, dışarıdan gelecek hiçbir müdahaleye hazır değildir. Onun akıllı, güzel, başarılı, biricik kızı Jülyet… Zamanı gelince ailemize uygun, zengin, yakışıklı bir adamla evlendi. İtiraz bile etmeden. Annem… Sahi annemin rolü neydi ki  hayatımızda, babamın tüm yaşam konforunu sağlamaktan başka? Öyle ya, paşa babasından öyle görmüştü. Erkeğine adamıştı kendini.

 

‘’Bey, kravatlarını ve gömleklerini renklerine göre dizdim, hepsi dolapta, ütülü. ‘’

‘’Bey, kahvaltı hazır, çayını soğutma.’’

‘’Ben bilmem kızım, babana sor.’’

Son kez konuşabilmek isterdim onunla.

Ben bir kadınım ve başka bir kadını seviyorum. Karşı komşum Güliz’i. Ama o bunu bilmez. Ona yakınlığımı benim sevecenliğime, kibarlığıma verir. Saçlarına dokunabilmek için balıksırtı örgüyü öğrendiğimi bilmez. Sıcak nefesini birkaç saniyeliğine de olsa yüzümde hissedebilmek için kaş almayı öğrendiğimi de.  Ona kalsa bu yaptıklarım, benim maharetli oluşumdandır. Oğlunu emzirirken,  fütursuzca sergilediği  o bembeyaz memelerini izlediğimi bir bilse… Küçük karanlık sırrım da, utancım da bu benim. Duysanız hiç yakıştıramazsının değil mi  bunları bana?  Nasıl olur, diyeceksiniz. O kırılma anını, bilemeyeceksiniz. Ben, bir mektup bırakmadım ardımda. Şakanın sırası değil ama siz sadece buz dağının görünen yüzü ile karşılaşacaksınız odaya girince.

In other words please be true

In other words I love you

 

‘’ ’Yüz hatların harika, kısa saç sana çok yakışıyor Jülyet. ‘’

‘’Makyaj yapmana hiç gerek yok. Doğal halin de çok güzel.’’

‘’Maskülen tarzı senden iyi taşıyan yok şekerim.’’

Sizin bazı kelimelere sığdırdığınız şeyler, benim örtülü gerçekliğim. Ama suç bende. Cesaretli olamadım. Kaldıramadım o tül perdeyi aramızdan. Ayaklarım üşüyor. Tüm vücuduma yayılan bu ürperti. Ben zaten hep üşümedim mi?  Ama kendi isteğimle boynuma geçirdiğim bu urgan, beni cennetime götürecek. Ay ışığı olacağım gecede, Güliz’in parmakları arasında süzüleceğim usul usul. Gelincik tarlasında dolanırken eteğini havalandıran rüzgâr olacağım.

Kızım uyanmasa bari.

Kızım… Onu seviyor muyum, anne olmak ne demek, bilmiyorum. Çocuğunu sevme, koruyup kollama zorunluluğu? Biz hayvan değiliz ki içgüdülerimiz olsun.  Hem o tavandaki gözlerim, sancılı, mecburi sevişmeler… Benim acizliğimin eseri o. Bu da başka bir utancım.

Fly me to the moon…

Adım Jülyet. Otuz iki yaşındayım.

 

 

 

 

 

 

1988 yılında Çorlu'da doğdu. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Klasik Arkeoloji mezunu. Okur,düşler,yazar,izler. Sabahattin Ali'nin şu cümlesini tekrarlar:''Ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım.''

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla