Bir Oda İstanbul

 Ne toprak, ne defterim kabul ediyor aldığım soluğu,vermek  istediğim uyumsuz, dirençli organları. Kazınmışlar tırnağıma. Ye onları , çiğne, tükür, kopmazlar. Yaz ve yaz, özgürlüğe beni mahkum bıraktılar. Çığlıklara gebe kalan sesler ne bir insan tınısını andırıyor ne de başka bir mısra ölçüsünü. Seninleyken çıkıyor bedenime ait olmayan kendi oluşlarım.

Seninle bir evde miyiz sanırsın? Etlerimizi, tabudan tabutlarına kesip yerleştirecek insanlardan saklanırız oysa, kapanırız. Açılmak uğruna.

Ben her adımda İstanbul’u turlarım bu dört et duvar arasınca. Bir adımda boğazı, bir adımda Asya’yı gezerdim halılarında. Ağzınla koyları dolaşırdım,  göğüslerinle dili yasaklanmış dağların ovalarını, parmaklarınla intihar eden ve yaşamı yaratan şairleri. O vakit yitirmişti öpücüklerin organlarını. Yaratıcı gücünün belirsiz bölgelerinde, çıkarsız ve beklentisiz bir akış bedenimden bedenine.

 

Zevkten ayyuka çıkamazdı sesimiz, ses yutan etlerden korktuğumuz içindi ağzı kapalı ateşten bedenlerimiz. Cezasını bizi ayırmakla, bizi imkansız kılmakla ödetirlerdi. Yatağa ve kadınlığına zincirli bir et kutu bu oda… Beni sorgulamaya korkutan, seni taşa tutmaya tehdit ama geceyi avuçlamak için katlandığımız,  biz olabildiğimiz için bizleri özgür kılan bir zincirdir bu. Üstelik paslanmasın diye gül suyu ve zevk suyuyla yıkadığımız. Tamiri için, bozulan kirli çamaşırlarımızın makinesini, yamyamlar içine çıkardım ben. Bir hortum beni evime bağlayan ve bir kaç alet, organlarımı evimin kolanlarına bağışlamak için…

Dönüş yollarından korkardım, İstanbulum’uzun karşısında yığınla bir takkeli,  99 kere bir adı telaffuz ediyorlardı. Adını anmayanları tesbihe geçirmek için beklerlerdi. Ben gizlice bir evlat ve kardeş gibi girerdim kapından. Maskesiz dolaşmak için korkardım kafatasçı tarihten ve bir kahraman olmaktan, yalnız geri dönebilme umudu; senin ellerine varmak, ellerin kokmak için. Ekmek için de aynı ve sana başı sonu olmayan çiçeklerin hikayelerini getirmek içinde aynı yol.

Suya dualar okurduk seninle, zinalar bizi yemesin diye. Sırtımız dönük birbirimize, aklımızda yarım kalan yarım oluşlar. İçim, içime kusmaktan bulandı. Kutsallar ve yığınlar dayarlardı, kravatlarıyla yaptıkları dar ağaçına! Yiyin yeryüzünün piçleri, yiyin. Etlerimi ve kırbaçtan fikirlerimi… Duymaktan korktuğunuz aklımın homurtularını, kesmekten korktuğunuz bulamadığınız organlarımı ekleyin kalın ve itaatkar bedenlerinize. Bir dili kanatın, bin halkı çiğneyin, indirin midenize, takkeler ve üniformarlarla bir aşkı kurşuna dizin bir davayı korkuyla sonsuzluğa savurun hakimi siz olduğunuz, başı siz olduğunuz sonu siz olan bir cezayla akıtın özgürlükleri. Ve siz! Diğer-et-leriniz, yani başı ve sonu yığından kulelere uzandığınız, itaat edenleriniz! Bağışlayın usunuzu ve artık sizin olmayan arzularınızı katın organlarınıza çelikten sinirlerinize ve katil dilinize.

Durmalıydık, yazmak için doğurmak için , o devam etmek için, doğmak için. Susmalı ve sınırı  aşmamalı! Gizli bir addı bu fısıltısız söylemek için beklediğim. Kabul edilemez bir birleşmenin adı da olamazdı ve onların çalıntı şarkılarında, kırmızı kurdelelerinde… Zamanla unutturacaklar bana onu ve evimin manzaralarını. Bizzat o unutturacaktı bana, yasaların gözaltında . Bizim adımızdan daha üstün sayılan kitapsız ve kitaplı kanunlar adına.

Zaman ansızın nasıl da kanatır dört tepe İstanbulum’uzun duvarlarını, çatır çutur çatlatır kolonlarını. Sırtımı duvarlarına yasladığım, beni kendine kabul görmeye can atan bir et duvar oysa. Bizi bizden, bizi kendimizden çıkarmaya zorunlu bir mide var kuşanmaya zorlu maskelerimizle. Çürük gıdalarla kaplı binalar ve küflü insanları öğütmeye aç bir mide. Koparırsın kanatırsın, aç bırakırsın kendini ama o kendiyle başlayan bizi sırtlayan öğüten bir midedir. Kendi hükmü geçsin diye makine ağızlarında, gerçek yaşam dedikleri. Biz evlatlarını yer çiğ çiğ kafadan başlayarak. Bizi yığınlara savurmaya can atan bir parça, bütününe kavuşmak isteyen. Onlar kavuşmak istediğinde; aramızda gerçekten yıllar var sanırsın, dilinde bir çağ var birikmiş, akmaya ve ayrılmaya mahkum sanki. Bunu kapatmaya yetmeyen bir güçtür benim çırpınışlarım ve yaşım. Açmak istiyorum ıssızlarımı sana kapanarak, İstanbulumuzu avuçlayarak.

Konuşurken yetişemiyorum diline, kulaklarına. Kocaman bir çağ bu aramızda, yılları atlamak için cesurca, büyük davrandığım. Dudaklarım kapatırken göğsünü, sen başlarsın ilahili ve emir kipli kelimelerinle ve  ben sıçrayamam duymak için dalgalarını. Dokunduğum tenim, benim olmayan etlere yığılmış gibidir artık. Bir çağ var aramızda ama ben 12 sene evvel düşürdüm kendimi ana rahmine yazılarımla, usumla. Ben aç kalarak, kanayarak yetiştim damarlarına. Ben gençliğimi büyüttüm bir anda, her yeri İstanbul fethetsin diye. Nedir benim adım? Neyim ben şimdi? Bir tanım, bir tanım istiyorum. Özgürlüğüm için bir tanım! Kısıtlasın ve sınırlasın beni ama bir ad verin bana.

Senden öncem vardı, hatırlamadığım kadar vardı. Her bir uzvum yamyamlarla kucaklaşırdı, yamyamlık yapardık ve kesilen taraflara ve yediğimiz taraflarca yeniler eklenirdi ve ben böylece katletmiştim beni. Senleyken ise, kalemim kurtuluş çizgilerini verdi bana, akan ne kadar et varsa, akıl bana beni verdi çizgilerce, çizme diye giymek için. Odalarımız da hür adımla dolaşmak için. Beni doğuran bir çizgi verdin rahmi dudaklarında başlayan  odasında bitmeyen İstanbulum’uzun.

Senden sonrası da var lakin tarif edemiyorum, kılçıklarım çıktı avurtlarım arasında. Batmaktayım onlara. Omurgamı üflemeli bir çalgı yapmaktalar, her bir deliğe bir insanı bıraktılar. Bu çokluğu istemiyorum ,hepsi onlara varıyor. Delikler, uçurumu vadediyor. Bu dört et duvar İstanbul, yuvamdı benim! Yuvam! sürgüne mahkumken hem de,  evim benim. Akan bir kana, binlerce endişe, hüzün ve yara! Sanırım buydu bizi korkutan. Ben sınırlarımı çizdim kendime, bana kendimle yürüyecek bir yolu göstersin diye. Beni kendi nedenim ve bedenim yapsın diye. Senden sonrasını bitirdim sen halen köklerimin ortasında bir bağdan bir bağa kovalarken beni, bitirdim seni nereden başladığını bile bilmezken. Geldiğim yeri unutmadan hiçe gideceğim ben.

Ama inan bana yargılıyorum hükmünü minarelerin ve Orta Doğu’nun tanrılarını, aptallığı doğurmuş yargılarını. Benim günahım akmayacak diğer kanlara,  karışmayacak. Benim kanım ateşten bir yağmur, benim ‘ben’im kandan bir ateş, benim ateşim bu yürüdüğüm yol. Ve bulutsa yazan kalemim. Paramparça boğumlarım var,  güzele ve kana aç bir mideyle terbiye edilmiş. Benim tek kişilik seyircisiz bir sahnem var, ortasında kıyımlar yaptığım. Açmalı kapılarını İstanbul’un, kan içindeyken görmekteler yaralarımı. Parçalarımı organlarıyla kapatmaya çalışanlar var. Kravatları saf-kan  altından,  yansımasında kendimi göremediğim, işlemelerinde kutsal kitapları ve mucizevi yalvaçları var tarihin çöplüğünden çıkma. Arkasında binler, on-binler, birer iyi insan kurgusuyla. Bağlamak, ve çözmek isterler sonumu..

Beni içeri al kapat eve, içerine aç, senden sonrası bedensiz olan bir şarkıya devam eden bu adın yanına bırak onlar tarafından bahşedilmiş arzuları da, ki ben tatmin edeyim sana varoluşu. Sargı bezlerimi toprağa ekenler var, beni gübreler arasına atanlar.  Beni kendime sarıyorlar sevgilim, paradoks bir nedene dayatmak istiyorlar. Beni kendilerine ve kuru bir dar ağacına dar ediyorlar. Bana zincirlerimi geri ver paslı ağırlığıyla özgürlüğüme tarifsiz bir hafiflik veren… Bana İstanbul’u geri ver sensiz onu gösterebilirsen eğer.

 

Yalnız akış var beni devindiren, beni yolcu yapan bu dikenli yol üstünde. Bir tanım yok adımın altında, bu adın altında yatan gerçeğin peşindeyim lakin bulunacak ve tamamlanacak bir şey değil bu; beni ben yapan doğrular ve gerçek diyemeyeceğim gerçekler...

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir