Cümle Cümle Hayat Bulan Dizi: Yeditepe İstanbul

Yusuf: “Bir şehrin musluklarından içme suyu akmıyorsa, yüreğindeki pusulaya bakmanın ve başını alıp gitmenin tam zamanıdır işte…”

 

Son dönemlerde gittikçe yaygınlaşan dizi kültürü ülkemizde de büyük bir rağbet görmektedir. İnternet platformlarında yayınlanan diziler oldukça ilgi görmekte, izleyici sayısı ise her yaş grubundan insanın tercih ettiği bir “sosyal aktivite” haline geldi. Ancak, özellikle son yıllarda yayınlanan diziler (dijital ortam, televizyon vs.) hemen hepsi aynı konuyu işlemektedir.

İnsanların duygusal yanını kullanarak ya psikolojik baskı yaratmakta veyahut vurdulu-kırdılı, mafyatik diziler çekerek insanları fiziksel şiddete özendirmekte. Özellikle bu tür dizileri izleyen yaş kitlelerinin 18-24 yaş arası olduğu düşünülecek olursa ülkemizde suç teşkil eden (taciz, tecavüz, insan yaralama vs.) huzursuzlukların yaygınlaşmasına şaşırmamak gerekir.

Tabi bu tür diziler karşısında sayısı çok az da olsa, insanı derin anlamlara boğan ve kendinden bir parça hissettiren yaşamlara tanık olma duygusu yaratanlar var. 2001 yılında TRT ekranlarında yayımlanan “Yeditepe İstanbul” dizisi bunlardan bir tanesidir. Senaristliğini Ali Ulvi Hünkar, yönetmenliğini de “İkinci Bahar” ve “Kara Melek” gibi dizilerin de yönetmenliğini yapmış Türkan Derya üstlenmiştir.
Olcay (Zuhal Olcay) zengin kocası ekonomik krizden dolayı iflas edip intihar edince, kızı Duru ile birlikte (Özgü Namal) orta halli sıradan bir İstanbul mahallesine taşınırlar. Kiracısı oldukları evin sahibesi Havva Ana(Meral Okay) ile ilk günden bir iletişim kurmaya başlarlar. İlk başlarda Olcay kocasının intihar ettiğini herkesten saklamaktadır. Bu sır ile mahallede yaşamaya başlar.

 

Tanık olduğu hayatlar, gördüğü yaşamlar, dinlediği öyküler karşısında oldukça şaşkın olan Olcay, zamanla mahallenin bir parçası haline gelir. “Mahallenin romanını” yazmaya çalışan Yusuf(Emre Kınay) ve Havva Ana’nın 80 darbesinde yaşadığı fiziksel ve psikolojik baskılar sebebi ile birtakım sorunlar yaşayan Ali(Uğur Polat) arasında kalan bir aşk çıkmazına düşer.

 

Dizi, Cahit Sıtkı Tarancı’ya bir hiciv mahiyetinde ile o muazzam şiiri ile başlar.

“35 yaşındayım. Daha hiçbir şey yaşamadım ki ortasında olayım hayatın… Ama kenarındayım, o kesin. Hem de en kenarında, bizim mahalle gibi.”

 

Dizinin en önemli özelliklerinden birisi de aslında hiçbir karakterin başrol olmamasıdır. Her karakterin farklı bir hüznü ve hüznünü yansıtan şiir mahiyetinde cümleleri vardır. Olcay’ıyla, Yusuf ve Ali’siyle, Havva Ana, Duru, Ömer, Önem, Doğan, Nilgün, Ferhan ve Sabri Usta ile birlikte… Oyuncuların tiyatro sanatçısı olmasının verdiği ayrı bir yetenek ile büründükleri karakterleri karşıdaki insana en etkili biçimde hissettiriyorlar. Fakat bu şiir gibi dizi maalesef o dönem popüler olan ses yarışmaları yüzünde ekrana ancak kırk yedi bölüm dayanabilmiş, 2002 yılının Haziran ayında ekranlara veda etmiştir. Ayrıca bu dizi En İyi Tv Dizisi (9.Magazin Gazetecileri Derneği Ödülleri-2001) ödülünü almıştır.

Ferhan: “Ne var bu gülümseyişin altında?
Nilgün: Sen varsın.
Ferhan: Anlamadım?
Nilgün: Sen varsın dedim ya. Ya ben az önce evde oturuyordum, kendi kendime dedim ki çok şükür Ferhan var dedim. Çok şükür dedim.
Ferhan: Yani sırf bunu söylemek için mi geldin?
Nilgün: Değmez mi?
Ferhan: Ne münasebet! Yanında başka bir mazeretin daha olsaydı mesela manava da gidiyor olsaydın bu kadar değerli olmazdı.”

 

Bu güzel diziyi ayrıntılı bir biçimde incelemek için tek tek karakter analizi yapılmalıdır. Fakat ben bunun yerine sıradan insanların öyküsünü muazzam bir şiirsellikle anlatan o cümleleri, kitap aralarına sıkıştırılan çiçek yaprakları gibi repliklerini ve görsellerini paylaşarak yapmak istiyorum. Çünkü bu diziyi izlemek, okumak ayrı bir anlam barındırıyor kendi içinde.

Duru: “Dünyanın en şık halteri.
Ömer: Hüznümün üzerine ağırlık koymam lazım. Değil mi ama? Yani vakitsiz bir gözyaşı olmasın diye, muhtelif duygularımıza kas yapıyoruz.
Duru: Sen çok acayipsin ya.
Ömer: Ben şahin görünümlü serçe gibiyim, peugeot motorlu vosvos gibi.İçim dışıma uymuyor ama her yere beraber gidiyoruz.Hatta seni bile aynı anda seviyoruz.Kapanması gereken defterler kapanır Duru.Seni şuraya işlemiş olmanın(kalbine işaret ederek) tafrası yeter bana…”

 

Tutunamayanların hikayesi değil de, aksine bir şekilde hayata tutunma çabası sarf eden bu insanların öyküsü 2003 yılında “Sultan Makamı” adlı dizi ile yeniden devam etti. Fakat o da reytinglere sadece yirmi altı bölüm dayanabildi… Yeditepe İstanbul’dan tanıdığımız Uğur Polat(Ali) bu dizide başrol olarak yer aldı.

Önem: Ali. Ne olacak bizim bu halimiz. Hani böyle yatağından düşerek uyananlar vardır ya. Böyle hop diye. Aynı onlar gibiyiz valla. Öfff bu sefer o kadar üzülmedim senin haline. Valla ne yalan söyleleyim. Çünkü ne olursa olsun eskisinden daha iyisin Ali… Ali duydun mu? Benim için bir tahtası eksik diyorlarmış. Aman derlerse desinler canım ne yapayım. Da niye diyorlar. Ayıp. Şurada insan mıyız, şeymiyiz. Ama mesela kimse senin için böyle birşey demez. Kimse hiç kimse Ali. O kitapları babam okumadı herhalde. Sen okudun demi. Okudun mu hepsini? Belki benim kardeşimin biraz canı sıkkın. Belki kafası karışık. Olamaz mı yani?

 

 

 

Son bölümde Olcay hayal ettiği işe kavuşur ama Yusuf aşk yüzünden sevdiği mahallesini terk etmek zorunda kalır. Son sahnede minibüsün birinde Yusuf şöyle der; “Tamam bitti. Bu, tuhaf insanların öyküsü, bundan sonra sizin içinizde sürecek. Yalnız kimseye iltimas geçmek yok. Çünkü herkes payına düşeni yaşar. Hayat, nitelikli insanı ödüllendirir. Şimdi veda mahiyetinde, eyvallah!” tuhaf insanların öyküsü dizinin ardından yıllar geçmesine rağmen sevenleri tarafından sürüyor.

 

 

Yusuf: Eğer sen buralara gelmeseydin, hayatta tekrar bir amacım olmaz, bir başlangıç yapmak istemezdim.
Şimdi işin ucundan tuttum. Sana yetişmeye çalışıyorum. Çok hızlı gitme olur mu? Bir yerlerde beni bekle, bekle ki sana yetişebileyim…
Olcay: “Zaman, her şeyi yarına bırakırken… Gücünü saklarken, kendinin affedip affedip unuturken
… Ve aynaya her baktığında gördüğünü kendin zannederken…. Geldim sana. Bu yaşımın en güzel haliyle hem de…”

 

Yusuf: “Şöyle bakabilirsin hadiseye… Paramın yettiği en iyi şarabı aldım sana, yanında da müthiş İstanbul manzarası… Fayton kiralamak isterdim sana, atların asfaltta nallarından çıkan sesleri dinlerdik… Hüzünlü hikayeler anlatırdım.
Olcay: Hep hüzün, hep hüzün…
Yusuf : “-Eeeee o tadı almışız bir kere… “

 

Ali: Ne yapıyorsun anne?
Havva Ana: Temizlik… Niye saklar insan bunları bilmem ki… Senin mahkeme dilekçelerin,babanın hastane makbuzları… Hepsini yakacağım bunların! Hepsini!
Ali: Benim kitaplarımı yaktığın gibi mi?
Havva Ana: Ya bir de öyle şeyler olduydu değil mi?
Ali: Oldu ya…. Unuttun mu?
Havva Ana: Hatırlıyorum… Bir tane ufak sobamız vardı… Sabaha kadar yak, yak, yak bitmemişti… Yine de alıp götürdüler seni… Seni almaya gelen polis eve girince,’niye bu kadar sıcak burası ya! Bu sobayı bu kadar yakarsanız isilik olursunuz’ demişti… İsilik olmadık ama canımız yandı…

Önem: “Anaaa noldu sana böyle? Lale :Sence ne olmuşa benziyor?
Önem: Valla bence pek kapı çarpmasına benzemiyor…Daha çok ayı çarpmasına benziyor… Allahım… Demek sizde de dayak var. Ben böyle kibar kadınların kocaları dövmez sanırdım…”

 

Olcay: (çeyizleri gösterip)Şu güzelliğe bak…
Yusuf: (Olcay’a dönüp…) Bakıyorum…”
Olcay: Önem’in çeyizlerinden söz ediyorum… Görsen nasıl sabırla nasıl özenle hazırlamış her şeyi…
Yusuf: Olcay,ben seni küçük bir pastahaneye götürmek istiyorum…Orada sana kendi yazdıklarımı okumak istiyorum.. .Sonra arada da fırsat olursa,sana dokunmak istiyorum…
Olcay: “Sonra…”
Yusuf: “Acı şarap…”
Olcay: “Ay istemem! Zehir gibi tadı, hala damağımda…İstemem!”
Yusuf: “Bak gördün mü birlikte ne yapsak iz bırakıyor…”

 

 

 

Ali: “Neredeydiniz hocam, arkadaşlar nerede? Bütün o koşuşturmalar, o eylem planları… Paylaştığımız her şey nerede? Bir şeyler söyleyin hocam bu kalabalıklara ne oldu? O meydanlara sığmayan kalabalıklara… Üç beş kişiden bahsetmiyorum, mümkün mü yüz binlerin aynı anda ortadan yok olması?

Hoca: Kimi adını değiştirdi, kimi yüzünü. Hatta kalbini bile değiştirenler oldu Ali.. Kimi kayboldu, senin gibi derinlere düşmeseler de.”

Eğer elimde olsaydı herhalde bütün karakterler ile tek tek konuşurdum. Ki kendi içimde hep bir konuşma çabası içerisindeyim zaten.

Ali ile karşılıklı dünyayı nasıl değiştirebileceğimizi konuşmak, yaşadığı acı dolu günleri bir nebze olsun almak isterdim içinden.

Ömer ile öğretmenlik yapacağı okuldan, kalplerine dokunabileceği o güzel çocuklardan konuşmak isterdim.

Yusuf ile mahallenin romanından,

Havva Ana ile nasıl böyle hayata daima umutla bakıp, dimdik ayakta durabildiğinden,

Önem’le yaşadığı acıyı, dudaklarına taşırarak sürdüğü kırmızı ruja gizlediği acıyı, “gel şekerim azıcık şuraya da sürelim” diyebilmeyi,

Ferhan’ın yüreğinde ki iğnelerin bir acı lokma olarak boğazımız da takılı kaldığını,

Nilgün ile bir insanı yıllarca nasıl bıkmadan, usanmadan bekleyebildiğini,

Ve son olarak,

Olcay ve Duru’ya pes etmeden hayata tutundukları için teşekkür etmek isterdim.

 

 

BONUS: Odaya sıkıştırılmış iki yaşam: Leyla İle Mecnun vs.  Yeditepe İstanbul

"Galaksinin Batı Sarmal Kolu'nun bir ucunda, haritası bile çıkarılmamış ücra bir köşede, gözlerden uzak, küçük ve sarı bir güneş vardır. Bu güneşin yörüngesinde, kabaca yüz kırk sekiz milyon kilometre uzağında, tamamıyla önemsiz ve mavi-yeşil renkli, küçük bir gezegen döner. Bu gezegende yaşayan Eftalikus isimli yazar,okur,çizer ve kendimce düşünürüm."

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla