Doris’in Düşleri

Uyandı. Tahta pencereyi açtı, zemheri ayazının yüzünde dolaşmasını bekledi. Bir müddet sonra üşüdü, pencereyi kapadı. Banyoya yöneldi. Alelacele yüzünü yıkadı, avlunun kirli olduğunu görüp ıslak yüzüyle odasına geri döndü. Akşamdan hazır edip ütülediği pantolon ve ceketini giydi. Şapkasını takmadan önce siyah saçlarını tarayarak topuz yaptı. Aynaya bakarken ‘Saçlarım bir santim uzamış, boya yaptırmam gerek’ diye geçirdi aklından. Yaprakları sararmış not defterinden Kuaför Necla’nın numarasını buldu. Arayıp randevu aldı. Artık limana inebilirdi.
Doris, şairlerin uyumadığı saatlerde limandan ayrılmış, onu bir daha da gören olmamıştı. Azgın dalgalar arasında yalpalayarak uzaklaşmış, bilmediği sulara ulaşmıştı. Yıllardır komşu kasabaya aynı balıkçıları taşıyordu. Merak eder dururdu. Farklı suretlerde farklı yaşamlar mümkün müydü?
Kaptan Macide sekiz gündür yaptığı gibi, gemisi geri gelir umuduyla limana geldi. Doris yine yoktu. Müjgan’ın meyhanesine uğramaya karar verdi. Her daim neşeli, her daim kızıl saçlı, gözleri günde en az iki kere yeşil bu kadını, pek severdi Macide. Dünyadaki en lezzetli mezeleri o yapar, en güzel Yunanca şarkıları o söylerdi. Kasabadan ayrıldığını gören olmamıştı. Çok sevdiği kocası Suat, on bir yıl önce balık avlamak için açılmış, bir daha da kapı zilini çalmamıştı. Müjgan onun öldüğüne inanmadı hiç. Elinde lüferlerle gelecekti bir gün.
Ay geceyi aydınlatsa da, önünü göremiyordu Doris. İki gündür ona göz kırpan deniz feneri de bozulmuş olmalıydı. Aksi! Şimdiden özleyecek miydi Kaptan Macide’yi? Tamam, tuhaf bir düzen takıntısı vardı ama iyi kadın, iyi kaptandı. Ona hep iyi davranmış, kirlenmesin diye üzerine adını bile yazmamıştı. Macide’nin en büyük kusuru meraksız oluşuydu. Oysa hep söylerdi. Denizkızı olamadığı için kaptan olmuştu. Ama balıkçıların anlattığı denizkızları karayı merak eder, yürüyebilmek için türlü acılar çeker, bu uğurda büyücülere saçlarını feda ederlerdi. Prenslerle evlenenler de vardı üstelik. Sahi Macide aşık olmuş muydu hiç? Sanmıyordu. Her gün karşı kıyıya taşıdığı balıkçılarla bile sohbet etmez, selamlaşmakla yetinirdi. Aşk Macide’ye göre fazla heyecanlı, fazla dağınıktı. Maceranın lüzumu var mıydı yani? Benimki de laf! Doris bunları düşünürken, yağmur başladı. Olduğu yerde beklemeye karar verdi.

-Beklemek ne kadar uzun be Müjgan!
-Dur kız, dur. Koyverme hemen. Rakımı tazeleyeyim. Sana da su getireyim.
-Ben kaptanlıktan başka, bu kasabadan başka ne bilirim? Ne yaparım? Hem nasıl yeni bir gemi alırım? Alsam bile, ona nasıl alışırım? Yahu nasıl gider, hiç mi minneti yok bana?
-Çalınmadığını nereden biliyorsun ayol?
-Yabancı mı var kasabada? Kim gelip de çalsın? Bilmez misin; komiser dayım Amansız Fahri’den nasıl korkar herkes? Neyse ne işte. Hadi ben kalkayım, geç oldu.
-Saat daha dokuz yahu. Evde bekleyenin mi var sanki?
-Bilirsin beni Müjgan. Hava kararınca sokaklarda dolanmam. Erken yatarım.
-Doğru ya. Prensiplerine bağlı kadınsın kaptan.
Doris güneşin doğuşuyla birlikte yola koyuldu. Bunca zamandır gidiyordu ama fazla uzaklaşamamıştı. Kasabanın renkli kerpiç evlerini seçebiliyordu hala. Macide olmadan çok hızlı gidemezdi ki. Pes etmeyecekti. Balıkçıların anlattığı ‘Bilinmezlik Adası’nı’ bulurdu belki. Kim bilir? Ama adayı görse bile tanıyabilir miydi? Anlatılanlara göre, çok büyük bir adaymış burası. Güneş hiç batmaz, insanlar karanlığı tanımazmış. Sadece insanlar mı, her türlü hayvan bir arada, yaşlı söğüt ağaçlarının gölgesinde yaşarmış. Çiçekler dilediği renklerde açar, güzel kokular saçarlarmış. Toprak da çok verimliymiş. Herkes toprağı ekip biçer, yiyebileceği kadarını evine götürürmüş. İhtiyacı olanından fazlasına tamah etmezmiş kimse. Çocuklar yüzerken, denizkızları onlara eşlik edermiş. Herkes göğe bakarmış. Adalıların tek sıkıntısı yıldızları görememeleriymiş. Güneş hep orada olduğu için, yıldızlara yer kalmazmış. Zaman içinde, diğer adalarda yıldızları görebileceğini öğrenen adalılar, gemilerle gidip yılın birkaç günü buralarda kalırlarmış.
Doris su üzerinde yavaş yavaş salınırken, bu taşıyıcı gemilerden biri olabileceğini düşündü. Farklı yüzler, farklı yerler görecekti. Kasaba artık görünmez olmuştu. Yanından geçen diğer gemiler de pek dostça davranmamışlardı ona. Daha ne kadar sürecekti? Epey yolu olduğunu düşündü. Ama kâşifler her sorunun cevabını bilmezlerdi ki…

1988 yılında Çorlu'da doğdu. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Klasik Arkeoloji mezunu. Okur,düşler,yazar,izler. Sabahattin Ali'nin şu cümlesini tekrarlar:''Ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım.''

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla