Edebiyattan Bir Fısıltı

 

Tozlu sayfalardan bana el sallayan, ”edebiyat” okşadı ruhumu; her bir var oluşumu. Vardım, ben hep buradaydım “edebiyat” sobeledi beni. Ciğerlerim edebiyatın yaldızlı tozlarıyla doldu, kasırga koptukça beynimde. Ciğerlerime çektikçe tozlu rüyaları, parmak uçlarımdan nehirler taştı; dalga dalga, usul usul.

Kulaklarımda bir rüzgar… Çığlık çığlığaydı heceleri. Uzaklardan bir yerlerden insan olduğumu hatırlatan umutsuz bir ses çağırıyordu beni, saklanmamı söylüyordu sarının en hüzünlü tonuyla bezenmiş, mayhoş duyguların tercümesini yapan sayfaların arasına. Güzelliği ve gerçeği sayıklıyordu aslında tüm imgeler.

Derken Vera’nın saçlarından, o uzak kışlardan bir tüy savruldu omzuma coşkuyla. Ah Vera! Ölüm hep böyle ansızın mı geliverirdi kapına? Oysa Nazım’ın yüzündeki her bir çizgi senin kahkahalarınla anlam kazanmıştı. Nazım… Sabahları Vera’yı akşamları Pira’yeyi sayıklardı, her geçen yeni güne. Ayrılığın kızıllığı, boğulurdu günlerde ve tüm gecelerde. Nazım, o uzak kışlardan savrulan çetin ayazların delikanlısıydı. Puslu havaların mucizesinden ibaretti hayatı. Böyle can alıcı bir hava da çılgın gülüşlerin ardından el sallamadı mı  bize Süreya? Elinde bir demet papatya, soldurmadı mı onları nisan sabahı köşelerinde? Oysa vakit “Umutlardan çiçek yeşertme vaktiydi.” Martılar, selamını usulca verirken vapurlara, oysa kimse bilmez; Süreya’nın papatyaları Tomris için en güzeliydi. Tomris’ine koşardı Süreya her sabah, adeta martılarla yarışırcasına. Gökyüzünün en nahif renklerinden bir melodi duyulurdu sonra. Papatyalar, onulmaz dertlerin; sanki Süreya’nın damarlarında delirirdi.

Orhan Veli mi? Fayton gezilerine çıkardı Ahmed Arif’le. Bir şehre aşıklık böylesine mi insanı ciğerinden  parçalardı? Güze talipti her bir mısra. Kelimelerini onun, sindirmek her  kula nasip olmazdı. Kışa hazırlanıyordu virgüller, baharda en nadide noktaları koymak için.

Olvido! Dıranas’ın en büyük hazinesi! Mükafatın unutulmamak. Olvido’nun hakikati, bize en büyük yalandı; kış yalanla gülümsemekteydi Olvido’nun gözlerine.

Duy Ali’m duy sen de, titreyen mum seslerini. Sabahattin’in oğlu, Ali’ydi varoluşun. Sen ki öğretirdin, öğretmendin. Riyakarlığı öğretemesen de başka hayatları üflerdin zihinlere. Güz sancısıydı sabahların Ali’m. Ölümün bile talihin canına okurdu oracıkta.

“Leylim Leyy!” kan tutar bu sesler canıma her değdiğinde. Yerin, kalbimde bir nağmeydi. Ömrün yorgun, ömrün meçhul; yolun apaydınlıktı Ali’m. Yerin, meçhule giden bir yoldu.

Kimine kabustur bu topraklar; rüyadan kalma, ağlamaklı bir sestir. Kimine savaştır her bir ağaç gölgesi, kimine hakikattir güzlerin esefi. Gel gör ki hepsi de içimi mühürledi. Kimine, gece kokusunu yayar, aydınlanmamak üzere olan sabahlar; kiminin sabahlarına  koca bir gökyüzü sarıverir.

 

Gülşen Çelik

BU İÇERİK BİR KONUK YAZAR TARAFINDAN ÜRETİLMİŞTİR. Yayınlanmasını istediğiniz eserlerinizi yenipapirus@gmail.com ‘a göndermeniz gerekmektedir. Editör onayından geçen eserler Yeni Papirüs okurlarına sunulacaktır.

1 Comment

  1. Fatih

    3 Aralık 2017 at 14:04

    Çok Harika Bir Yazı Olmuş.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla