Erkek Yoktur, Hiç Var Olmamıştır

Lacan ‘’Kadın yoktur’’ der. Peki Lacan bu tartışmalı sözü ile bizlere neyi göstermeye çalışmaktadır? Lacan kadının varlığını yok etmeye çalışan Fransız bir Azrail midir? Yoksa kendisi bizlere post-yapısalcı feminizmin yolunu açan bir post-feminist midir? Bu söylemi üzerinden Lacan’ı ve erkekliği yorumlamaya, anlamaya ve anlamlandırmaya çalışacağız. Erkek yoktur’u yorumlayacağız.

 

Lacan ‘femaledan’ söz etmez. Lacan dişiliğin varlığını yadsımıyor bu söylemi ile birlikte. Lacan kadının özü yoktur der aslında. “la femme n’existe pas”. Bu cümledeki la femme kısmına dikkat etmeliyiz. La femme the woman demektir. The woman kadının özüne işaret eder, ve lacan ’n’existe pas’ diyerek kadının bir özü olmadığını, kadın denen kavramın yaratıldığını bizlere gösterir. Kadın kavramının yaratılma biçiminin ikilikler sonucu olduğunun farkındayız. Kadın eril toplumun içinde ‘erkek olmayandır’ yani güç ilişkilerinin ötekileştirdiği bir öznedir. Kadının ‘özü’ olarak belirtilmiş rollere bakarsak bunu daha net bir şekilde görebiliriz. Kadın, eril toplumun yapısında, evin içine hapsedilmiş, evin işleriyle ilgilenen ve diğer bütün sosyal ve politik ilişkilerin uzağında durandır. Yani ev denen hapisane tarafından kuşatılmıştır. O sembolik evin dışında yaşamaya çalışan, evin ötesinde gezinen ve kendi içkinliğinin bilincine varmış bir kadın, kadın değildir, eril anlatıya göre. Kadın, domestik alanın içinde ‘yaşamak’ zorunda kalmıştır. Domestik alanın yarattığı cehennemsi havanın içinde ‘nefes almak’ zorundadır. Eğer almazsa, şayet, kendisi hem dolaylı hem de doğrudan şiddetin kurbanı olacaktır. Bu şiddet son derece derin ve cisgender bir erkeğin anlayamayacağı türdendir.  Cisgender bir erkek kadının (trans ve natrans kadınların ve yerine göre kendini kadın olarak tanımlayan intersexlerin) mağruz kaldığı şiddeti hiçbir zaman çözümleyemez, anlayamaz. Bu anlayışsızlığın eril toplum tarafından nasıl ele alındığını düşündüğümüzde, özellikle de. Cisgender erkek her zaman haklıdır. Onun haklı olmadığını iddaa eden bütün anlatılar asimile edilir. Filmlerde özellikle buna şahit oluruz. Heteroseksist bir filmi hayal edelim, mesela. Ana hatlarıyla senaryo:

 

 

-Kadın ve erkek figürü (heteroseksüel)

-Heteroseksüel kadın ve erkeğin buluşması (platonik, yarı platonik te olabilir)

-heteroseksüel ilişkinin krizi.

-heteroseksüel ilişkinin yarattığı krizin olaylar oluşturması

-Heteroseksüel ilişkinin çözümlenmesi. Bu çözümlenme ya ölüm ile sonlanır iki yaratılmış cinsiyetin ya da iki taraftan birinin ölümü. Ölüm ana faktördür burada. 

 

 

Buradaki ilişkide ana etmen şiddettir ve bu şiddet öz ile sabitlenir.Özün sabitlenişi bütün bu rollerin toplumsal substratuma yapıştırır. Bu yapışma da şiddeti sonsuzlaştırır. Bu sonsuzlaşma ise iki tarafın da kendi gerçeklerini sınırlar. Yani duvarları örülmüş bir alanın içinde kımıldamaya çalışan gölgeler gibilerdir onlar. Bunun ötesine geçemezler. Çizilmiş ve arzulanan senaryo buna izin vermez. Dışarıya çıkmaya çalışan karakterler ya anlatının içinde ‘sonsuzluğa’ mahkum edilir. Heteroseksüel karakterlerin ölümünden beterdir yani onların sembolik ölümleri. Sanallığın içerisinde bir organiklik yaratılmıştır yani. 

 

 

Kadına biçilmiş bütün kimlikler sanaldır, sahte bir özün sonucudur. Kadının, yukarıda da belirttiğim gibi, özü yoktur. Çoklukları varıdr. Yani Deleuzeyen bir tabir kullanmamız gerekirse kadın ‘oluştur’. Kadının kimliği (trans ve natrans)  akışkandır, doğadaki diğer bütün kimlikler gibi. Belli bir imaja, imgeye sığdırılamazlar. Fakat eril toplumun kendini manifeste ediş şekliyle bu durum unutulur, indirgenemezlik yani. Eril toplum yani buradaki gerçekliği yok eder, hafızayı katleder. Kadının bu katliamı her gün hisseder, ama kimi zaman, dile getiremez çünkü kadının kullandığı dil, kadınsal bir dil değil, erildir. Eril dilin yarattığı, duvarların ötesini Cixous’un Medusanın Kahkahasında da belirttiği gibi, ancak ecriture feminine aşabilir. Ecriture feminine, kadınsal yazı olarak çevirebiliriz bu kelimeyi, yaratılmış kadın imajını aşar ve Freudyen dağları içten içe parçalar. Bu parçalanışın yoğunlukları ise bambaşka ihtimali doğurur, ihtimallere gebedir. Yaratıcıdır ve hapsetmez kadını. Sınırların ötesinde gezinen o göçebe figürü sonsuza kadar imler. 

 

 

Yani Lacan, aslında burada, öze karşı çıkarak-belki de farketmeden- son derece feminist bir söylem oluşturuyor. Öze bağlı kalmayan, kendisini sürekli yenileyebilen bir kadının varoluşunu bizlere hissettiriyor Lacan, bizlere. Şiddetin dağlarını aşan, şiddetin sofrasını parçalayan kadının gerçekliği beliriyor gerekse bir görüntü olarak gerekse enerji kümesi olarak. Lacan’ın ‘Kadın yoktur’ söylemi anti-feminist yahut reaksiyoner değildir. Aksine bütün kadınların yaratıcı gücünü gözler önüne serer. Bu manzarayı söylemi yaratan eril erkek, şaşkın ve yaşlanmış gözleriyle, uzun uzun izler. Ve kendi yokluğunun farkına varır. 

 

 

Yazının başlığında da ‘erkek yoktur’ diye belirttik. Erkek te yoktur aslında. Her erkek ‘erkekliğin’  belirlenmiş performansı ile hareket etmek zorunda değildir, etmeyedebilir. Erkeğe çizilmiş hastalıklı eril iktidar duygusu, sanaldır. Erkek diye bir şey yoktur. Biyolojik olarak ‘male’dan elbette ki söz etmiyoruz burada. Erkek genelleştirici bir kategori olarak, fallusun dort tarafı okyanuslarla çevrilmiştir, erkeği de hastalıklı bir durumun alanına sürükler. Erkek aslında yoktur, erkeğin üretilmiş bir ‘zorunlu iktidarı’ (sözde) söz konusudur burada. Her ‘male’ olarak cinsiyetlendirilmiş insan, erkekliğin heykelini tekrar tekrar inşaa etmek zorunda değildir. Ki iktidar kurma durumu, sürekli kendisini ‘güçlü’ gösterme durumu, erkeği de yorar. Yorgunluğu azaltmak için, eril toplum, kategoriler sunar. Bu kategorilere harfi harifne uyan erkek hiçbir zaman var olmamıştır olmayacaktır. İndirgemeciliğin yarattığı kara sislerin içinde, male kendisini bulamaz. Şiddeti göstermek zorunda kalır. Yani kısacası ‘erkek’ biyolojik bir durum değil, sanal bir gerçekliktir. 

 

 

Yokuk nedir peki? Bir de bu kavram üzerine düşünelim. Yokluk bir oluştur. Oluştur. Sürekliliği vardır ve varlığı parçalar, varlığın ismini değiştirir ve sürekli manipüle eder. Yokluk bir bulunmama durumu değildir. Varlığın içinde gezinir. Yokluk ‘yokluk’ değildir yani, oluştur. Yokluk yok etmez aslında. Yokluk enerjidir, varlığın sınırlarını zorlayan. Yokluk dili işleten bir mekanizma gibidir yani. Varlık ile yokluk birbirlerine karşı değildir. Varlık tez değildir yahut yokluk anti-tez. Savaş halinde değillerdir. Aksine birbirleriyle oyun oynayan iki çocuğa benzetilebilirler. Paylaşırlar bir ‘objeyi’ bulunan yahut bulunmayan, onlar. 

 

 

Yokluk, yaratıcıdır. Yaratandır. Var olan ise bir potansiyeldir. Edebiyatın da Lacan’ın da ele aldığı yokluk, budur. Laca’ın yokluğu üretir ve ihtimalleri çoğaltır. Bu çoğalan ihtimallerin içindeki kadın (trans yahut natrans)  erkeğin sıradağlarının arkasında ışıldayan yaylaları gösterir. Lacan yoklukla birlikte, yok etmez yani. Lacan kadının ‘kadın oluşa’ sürükler. Kadının olmayışı, üreticidir. İhtimal olarak gösterilmiş ihtimallerin dışındadır. 

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla