‘’Gitmek: Benim Marlon ve Brandom’’

Tarih, kazanılan savaş zaferleri, bozulan antlaşmalar, göçler, sürgünler, aile dramları ve ihtişamlı yaşamlarla dolu.

Ve bu coğrafya…
Acıyla yoğrulmuş topraklar. Yanımız, yöremiz, memleketinden göçüp gelmiş insanlarla çevrili.
Acılarımız türkülerde, ağıtlarda dile geliyor. Duymuyoruz kimi zaman.
Benim ilgimi çeken, asıl eğilmemiz gerektiğini düşündüğüm şey ise kişisel trajediler. Kitaplarda yer bulmayan, isimler, hatıralar, yarım kalanlar, özlemler, kavuşulamamış aşklar, aileler…
Arnavut bir göçmen olan dedem anlatırmış, Balkan Savaşı patlak verdiğinde yürüyerek Yunanistan’a kadar gelmişler. Arnavutluk’tan çıkarken insanlar evlerinden alabildikleri eşyaları alarak yola koyulmuşlar. Onlara eşlik eden askerler de, insanlara elindekilerini atmalarını, böylece daha rahat kaçabileceklerini salık vermiş. Bir kadın da, kundaktaki bebeğini bohça zannedip fırlatmış elinden. Neden sonra fark etmiş durumu, ama geri dönmesine engel olmuşlar. Ezcümle, savaş çığırtkanlığı yapmadan önce iyi düşünmek lazım.

Hüseyin Karabey’in 2008 yapımı ilk uzun metrajlı filmi olan ‘’Gitmek: Benim Marlon ve Brandom,” iki arada bir derede yaşanmaya çalışan bir aşkı konu ediniyor. İstanbul’da yaşayan bir tiyatro oyuncusu olan Ayça(Ayça Damgacı) ile Iraklı oyuncu Hama Ali ‘nin (Hama Ali Khan) yolu , bir film setinde kesişir. İkili İstanbul’da yirmi beş gün geçirdikten sonra, Hama Ali ülkesi Irak’a döner. O sırada Amerika’nın Irak’a saldırması gündemdedir. Ayça da savaş karşıtı gösterilere katılır. Bu arada, Hama Ali’yi çok özler. Ona telefonla da olsa ulaşmaya çalışır. Aksilikler yaşar. Zaman zaman Hama Ali’den umudunu kesse de, aşkı hiç eksilmez. Oyuncu arkadaşı Derya(Nesrin Cavadzade) ona başka birini bulmasını söyler, onun  bu kadar kısa sürede nasıl aşık olduğunu anlayamaz. Hama Ali Irak’ın çeşitli yerlerinde çektiği, Ayça’ya olan aşkını anlattığı videolar gönderir. Ayça, Hama Ali’nin hasretine dayanamaz ve Irak’a gitmeye karar verir. Hama Ali ile ortak dilleri İngilizce’dir. Yolculuk için Kürtçe öğrenmeye başlar. Savaşın başladığı bir dönemde, bu  yolculuk hiç de kolay olmayacaktır. Tiyatro yönetmeni Mahir (Mahir Günşıray) ve Derya onu bu kararından vazgeçiremez. Iraklı göçmen bir ressam, ona bu konuda yardımcı olur ve Ayça Habur sınır kapısına doğru yola çıkar. Bu elbette ki zorlu bir yolculuk olacaktır. Yaptıkları bir telefon görüşmesinde, Hama Ali  Irak’a gelemeyeceğini, İran’da buluşmaları gerektiğini söyler. Bakalım bu iki aşık, birbirlerine kavuşabilecekler midir?

Filmin en iyi yanı Ayça Damgacı, bana kalırsa. Zaten film de, kendi başından geçen olaydan esinlenerek kaleme alınmış. Hüseyin Karabey’in yanında Damgacı’nın da imzası var senaryoda. Doğal oyunculuğu, nahifliği, tatlı ve ilginç İngilizce aksanı, tutkulu aşkı ile ilgi çekiyor oyunculuğu. Sanki bir modern(!) zaman aşkını değil de, romanlarda geçen bir aşkı izliyoruz. Gerçi Derya, internetten tanıştığı aşkı ile buluşmaya gittiğini söylediği bir sahnede, nerede olduğumuzu hatırlatıyor bize.

Güçlü bir oyuncu kadrosuna sahip olan film, izlerken bir belgesel havası veriyor. Kendi el kameramız ile Ayça’nın hayatına tanık oluyoruz hissi uyandırıyor. Sanki bilinçli bir acemilik var görüntülerde. Film, daha güçlü bir sinematografiye sahip olsaydı daha başarılı  olur muydu, diye de düşünmeden edemedim filmi izlerken.

Vizyona girdiğinde yönetmen ”propaganda” yapmakla suçlanarak tartışmalara da neden olmuş. Benim filmde gördüğümse; İran sineması tadı veren, güçlü ve tutkulu bir kadının yol hikâyesine odaklanan başarılı bir ilk film.
Ayça’nın aşkını anlattığı satırları ve filmin fragmanını da buraya bırakıyorum, sevgili okur.

‘’Ey sevgili;
Seni sevmekten ve düşlemekten asla vazgeçmedim.

Sen benim Diego Riveramsın.
Yıldızlarsın sen ay ve bulutlar,
Haberlerdeki f16’lar,
Kırmızı yatağımdaki o koca bedensin.
Çekmecemdeki son sigara,
Beni sarmalayan o koca kadife yeşil ceketsin.
Bir kuş misali uçarak gitmek istediğim adamsın.
İran’sın, Suriye’sin.
Habur’da nöbet tutan askercik.
Mezopotamya’daki en vahşi kıpkırmızı gelincik.
Üzerine yattığım uçsuz bucaksız boz bir vadisin.
Marlon ve Brandom’sun.
Küvetimde yatan şişman bir melek.
Sevincim acılarım tüm arzularım.
Tiyatrodaki, İstiklal Caddesi’ndeki eşim.
Gabriel Garcia Marquez’in son mektubusun.
Ve ben de o Zorba’daki her tarafından şehvet fışkıran o şişman dul kadınım.
Kim uçurdu acaba kafamı?
Ben kafam olmadan da yaşarım; çünkü elim kolum bacaklarım var, sana ulaşmak için
Ve bir de bir el bombası gibi fırlatıp tüm kahrolası sınırları havaya uçuracak bi kalbim…’’

 

Gitmek: Benim Marlon ve Brandom Dublajlı Fragmanı:

Kaynak:
http://www.beyazperde.com

1988 yılında Çorlu'da doğdu. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Klasik Arkeoloji mezunu. Okur,düşler,yazar,izler. Sabahattin Ali'nin şu cümlesini tekrarlar:''Ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım.''

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir