GÖKYÜZÜ BİR TEK DÜŞLERİN

“Denize karşı bir bankta,
Omzuna başımı yaslayıp,
Sesinden şiirler dinlemek gibi
Çocukça isteklerim oldu…
Bağışla…”

Nazım Hikmet’in aşkın iklimlerinden fısıldadığı masumiyet dokunuyor yüreğimdeki inceden beni bitiren sızıya. Geç kalmalarla kendini tanımlayan ben Nazım Hikmet’e de geç kaldım elbette. İlk kez çocukluğumda okuduğum mısraları henüz şimdilerde anlamaya başlıyorum. “Bazıları şiir sevmez, çünkü onların yaraları yoktur. Yaraladıkları vardır” diyor Attila İlhan.“Keşke, kimseler şiir sevmese” diyerek ah ediyorum tüm yaralara. Oysa biliyorum ki, her soluk bir dizede kendisini bulmak için dünyaya gelmiştir.
Kaç hali vardır aşkın? Nasıl anlarsın baştan ayağa aşk olduğunu? Var olduğuna en çok ne zaman inanmak istersin? Gülünce kocaman olan gözlerine kurduğun tüm düşlerini sığdırabileceğine nasıl inanırsın? Ya da neden bir “merhaba”sına gelmiş geçmiş her şeyi anlatmak istersin? O hiç bilmediğin diyarlardan gelen insan, sahiden bu kadar aşina olabilir mi? Sesini kıskanır mısın mesela? Ya da en evvel sesinden başlar mısın özlemeye?

Nasıl anlatırsın usulca sevmenin kutsallığını? Kulaklarına çarpan her şarkıda onu arama çabası da nereden çıktı şimdi? Ve her satırda onu anlatma isteği? Oysa bir nakaratta karşılaşmaktan ölürcesine korkarsın. Sırf onu anlatmamak için satırlardan vazgeçersin. Çünkü sen sevgili şiir sever, sevmeyi pek beceremeyenlerden, sevmeleri eline yüzüne bulaştıranlardansın. Sevmek bir menekşedir sende. Solmasından korkarsın, olmayan kokusunda anlatmaya çalışırsın.

Yüksek dikenli duvarlarla ördüğün kulen de mutlu olduğuna inanmışsındır yıllarca. Asla ihlal etmediğin kuralların başucunda asılıdır. Duygusuz olmandan değildir bu halin, korkmandandır, birisinin bulutlarında kaybolmaktan korkmandandır. Bir gökkuşağında sonsuza dek yürümek isterken, bir asit yağmurunda helak olma korkundandır. Oysa duymuşsundur, sevmek kendini toprağa bırakmaktır.

Bir gün her yanı menekşe bahçenden kısacık bir süreliğine çıkarsın. İlktir bu. Zor zamanlardasındır. Hayatının dört bir yanında sert bir fırtına esmektedir. Düşlerin sonu görünmeyen bir boşluğa düşmek üzeredir. İlk kez başkası olmak istersin. Kimsenin seni tanımadığı bir semtte üç beş dakika kaybolmayı dilersin. İşte tam o esnada, her notasını bildiğin bir melodi eser. O her dinlediğinde düşlerine yeniden inandığın şarkı başlar. Bir gökkuşağı görürsün. Uzak gibi ama elini uzatsan dokunacakmışsın da gibi.

 

Unutursun, gökkuşağını hiçbir zaman yakalayamayacağını. Fark etmeden kendini toprağa bırakıversin.
Hiç bilmediğin bir sıcaklık sarar vücudunu ve aynı anda kutuplar kadar soğuk olur her hücren. Bir gülüş, bir bakış rengârenk açelyalar açtırır yüreğinde. Kendini ilk kez varacağın kıyıyı düşünmeden bir akıntıya bırakırsın ve kendi kıyından epey uzaklaştıktan sonra öğrenirsin ki o masallardan tanıyorum sandığın insan bir başka hikâyede ilk sayfadadır. Tüm hikâyeler yasaklansın, kimseler hikâye okumasın istersin. Yine de o gülünce ılık bir meltem eser yüreğinde. Laf anlatamaz olursun şiir seven yanına. Anlatılamayan bir mutluluk olur hayatında. Dönüp menekşelerinle dertleşmek istersin, yine de her seferinde onun yasaklı bahçesinde bulursun kendini. İlk kez birisi gözlerine baksın, istersin; doğrularınsa bir bıçak olup keser düşlerini.

Güzel şiirler bilen kadınlar ve güzel şarkılar söyleyen adamlar güzel olurdu ve güzel severdi. Peki, geç kalınmış bir hikâyede sevmek ne kadar güzel olabilirdi? Olmazdı elbet. Olmayacağını öyle güzel bilirsin ki bazen hikâyeler de yazamazsın. Hikâyelerinde bile sevmek olmaz. Doya doya sevmek isterken, sırf sevemediğinden “Senden doya doya nefret etmek istiyorum” dersin.

 

O şarkıyı bir daha dinlememeye ant içersin. O şarkıya müebbette hapsolur kulakların ve sen bir oruca niyetlenirsin. Bahçende bir tek menekşeler yetiştirdiğin zamanlarda öylesine hafife almışsındır ki insanları, üzülmek de pek sana göre değildir. Yine de yüreğinde varlığını hiç fark etmediğin bir yerlerin acıdığını hissedersin. Sonra göğünü kaplayan bulutların ardından çıkar gelir. Bir yabancı gibi… İlk anda tanırsın oysa. Anlatamazsın da ona o olduğunu, devam edersin bu oyuna. Akıbetini bilmediğin girdaplarda sürüklenirsin. Bir yanın her şey gün açıklığına kavuşsun, bitsin ister; diğer yanın hep böyle meçhul kalsın sonsuza kadar sürsün. Adını koyamazsın.

 

Tüm bilinmezliklerse bir gün elbet açığa çıkmakla meşhurdur. Seni baya baya yanlış anlamıştır. Kendini kimselere bu kadar savunmasız bıraktığını bilmez. Bir akşam vakti çok ağlarsın. Kendine kızarsın. Senin iklimlerinde asit yağmurları beklenmektedir. “Keşke beni tanısaydın” dersin, “Tanısaydın ve seni sevmemin nasıl bir mucize olduğunu anlasaydın”. Ama çocukluğunda dinlediğin bir masalda yaşlı bir dede “yürekten istersen, sen anlatamasan da anlaşılır” demişti. Bir o masal gerçek olur. Çok evvelinde yazdığın satırlarda kendini ararken seni bulmuştur. Bir merakta sanırsın. Sonra, duymayı hayal dahi etmediğin sözler söyler. İnanmak istersin her kelimesine. Oysa bilirsin inansan da aşamayacağın çok şey vardır. Rüyalarından bahseder, oysa bilmez sen onu sevmek istediğin zamanlarda rüyalarına dahi yasaklar koymayı öğrenmişsindir. “Sen ellerim şiir koksun istiyorsun, ben sen” der, diyemezsin ki “Ben sevdiğim şiirler de sen koksun istiyorum, olmuyor.”

 

Hiçbir şarkının tesadüf olmadığını anlarsın, belki biraz kızarak ama daha çok mutlu olarak. Hiç kimse sınanmadığı günahın masumu değildir. Sen doğrularınla yüreğin arasında küçücük kalırsın. Akreple yelkovan arasında sonsuz bir çukur açılsa da içine düşsem dersin. Gökyüzünün her mutluluğa yeri olmadığını öğrenirsin. Bir de sevginin her şeye yetmediğini. Ah’lar sarar dört bi yanını. Keşke her an’ı o kendini bıraktığın toprağa ekmek mümkün olsaydı. Oysa kentlere yalnızlık çökmüştür. Kuşlar ecelsiz ölmüştür. Şimdi cebinde ümitlerinle bir Karaağaç gölgesi bulmanın vaktidir.

 

Saatlerce konuşmak, asırlarca susmak istersin yanında. Doğrularınsa yakanı bırakmaz. Kaybolman gerekir bilirsin. Söylediği hiçbir güzel söze yüreğindeki cevabı veremezsin. Geç kalmanın bedeli bu kadar ağır olmamalıydı. Şimdi anlarsın Piraye’yi. Şimdi anlarsın Vera’yı. Şimdi anlarsın sevmenin ne güzel bir şiir olduğunu ve sevilmenin en güzel melodi olduğunu. Yine de başka hikâyeler bozulmasın diye çekilirsin yoldan.

 

Gördün işte, ben seni görünce hep çocuk olan gözlerimle hiç bilmediğim şehirlerde, başımı omzuna yaslayıp fısıldayacağın şarkıları dinlemek istemiştim. Bağışla… Unutmuşum, hikâyeler hep biter. Güzel hikâyelerse hiç başlamaz.

Güzel hatırlanmak dileğiyle…

 

Beyza Demircan

 

 

https://www.youtube.com/watch?v=xzAQ1b_VWUA

BU İÇERİK BİR KONUK YAZAR TARAFINDAN ÜRETİLMİŞTİR. Yayınlanmasını istediğiniz eserlerinizi yenipapirus@gmail.com ‘a göndermeniz gerekmektedir. Editör onayından geçen eserler Yeni Papirüs okurlarına sunulacaktır.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla