Hikmet

Buralara nereden geldik?
Belki diyardan bir parça nefes çektik ve kaybolduk kısa adımlarımızda. Hayran mı kaldık kendimize yoksa benliğimizin kenarından sarkarken mi düştük bu hale. Fazlaca kanat çırpmaktan yorulmayacağız da bunu Hikmet’e nasıl anlatacağım? Oturdukça düşünceler, arasından yürünüyor teğet teğet. Rengine dinlenilen bir blues olsa bu gökyüzü, üzerinde kurduğumuz bir misafirliğe giderdik. Bayıltınca saniyeleri, tutulan dakikaların içinde gezindiğim yollara çıkıyordu baloncuklar. Beni unutmuşum her nesnel buyruğun gölgesinde, sonra benliğimi. 45 derece açı yaptıkça boynumdan ötesi, kelimelerin başında nöbet tutuyordu daimi. Anlamadığımı duydukça, ayrılmıyordu başucumdan kumsal. Duvarların arkasında açılan odalardan geçiyordum iki nota arasına. Bir şerit daha uzansam dinler miydi Bemol? Kabartılan izlerin işlediği zamana göre akıyordu şehir içlerinde. Mutluluğu parçalara ayırmak isteyen bir eşeğe, yerden yekpare olmuşuz dönerek. Hep bir geleceğin görseliyle büyüdük televizyonlarda. Eşek de gitmiyor biraz daha öteye, istese de gidemez. Kayaların dilinden neyi anlatıyorsun bize eşek? Belli ki dil dile değil bu yolda, zirveden inilmeyecek aşağı. Tepemizde bir kaşağı dikilmiş de takılmamış amacına. Kenarı olmadığı için sürmekte olan ve hala bitiremediğim bir derinlikte göz kapaklarım. İlkinde bastığım çoraklık değildi, sadece değişmişti serildiği ovalarda dalgalanan buğday. İki boşluğun çekimser uzunluğuna bırakıyor, içinde unutulduğum kafes. İkisi ya da üçü de aslında biri ediyor. Yansımaların içinden aşıyorsa çağlar çağları, birden fazla olası benin yansımasından ibarettir gördüklerim. Üzerinde yürüdüğüm ve inşa ettiğim bir zamanın altındaki gölgeyse düşüncelerim, merkeze olan uzaklığımdan sonrasına düşmüyor ışığın. Sabahın ilk saatlerini karşılayan iki karganın tükenmez nefesi, üçgenler çizerek dağıtıyordu bedenimi. Bilinmeyen değildi, tahmin yürüttüğümüz yollar. Tahminlerin tersi değildi beklenilen, kıyılarında öfke vardı dur durak bilmeyen. Ve bilendi sesinde, mezarlığın yosun tutmuş bekçileri. Şarabın dalına sarılmış bileğimden, sarhoş bir yılan düştü sepetime. Dilek tuttum gazabından kaçarken ve dileğim tuttu yoluma ışık, yürüdüm sağır bir ormanda. İzlerinden buldum şapkadaki tavşanı. Tepelerinde geziniyordum metrelerin ve metreyi de ben bulmuştum. Bir taş yığınına dayalı duruyordu uygarlığım ve akıyordu tüm bildiklerim çatlamış damarlarından. Uygarlığımızın duvarlarından sızıyordu bilim ve yıkılıyordu tüm hikayemiz…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla