İşe Yarar Bir Şey

                                                                                                                     “Bir denizi kuruttum
                                                                                                                     Yılların gölgesinde
                                                                                                                    Oturmuş hayal kurarken”

Bazı filmler vardır ki insanı derinden etkiler. O filmlerde kendinizden, hayatınızdan ve yaşamdan kesitler görürsünüz. Bir bir canlanır her şey gözünüzde. Sizi düşünmeye iter. Düşünmeye belki de daha çok hissetmeye…

Senaryosunu Pelin Esmer ve Barış Bıçakçı’nın paylaştığı “İşe Yarar Bir Şey” filmi de yukarıdaki açıklamayı anlatır cinsten. Filmin yönetmen koltuğunda ise Pelin Esmer oturuyor.
Esmer, 1972 doğumlu. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezun olmuş. ABD’li yönetmen Jeanne Finley’in asistanlığını yapmış. Mezuniyetinin üzerinden bir yılı aşkın süre geçtikten sonra Yavuz Özkan’ın atölyesinde eğitim almaya başlamış. Uzun yıllar Türk ve yabancı yapım belgesel, uzun metraj sinema ve reklam filmlerinde yönetmen yardımcılığı yaptı. Bir dönem Kadir Has Üniversitesi’nde belgesel ve sinema derslerine girerek öğretim üyeliği görevini üstlenmiş. 2002 yılında çektiği ilk belgesel olan “Koleksiyoncu” ile Roma Bağımsız Film Festivali’nde En İyi Belgesel, Ankara Film Festivali’nde ise üçüncülük ödülü aldı.

Daha sonra ünlü senarist ve yönetmen, 2005 yılında ikinci belgeseli “Oyun” u çekti. Gündelik hayatın yorucu koşuşturmacası altında ezilen Mersin Aslanköy’ de yaşayan dokuz köylü kadın, (Ümmüye, Behiye, Ümmü, Fatma K. Cennet, Saniye, Fatma F. Zeynep ve Nesime) bir gün, kendi hayatlarından yola çıkılarak hazırlanmış bir tiyatro oyunu yazmak ve oynamak için bir araya gelirler. Günlerini tarlada, inşaatta, evde sürekli çalışarak geçiren bu kadınlar, bu sayede kendi hayatlarının gerçekleriyle de yüzleşeceklerdir. Köy okulu müdürü Hüseyin Bey’in de yardımlarıyla okulu kendilerine çalışma alanı seçen kadınlar, kendilerine dair hikayeleri ortaya dökerek hem kendi gerçekleriyle yüzleşecek hem de birbirleriyle farklı bir paylaşım yaşayacaklardır.

Pelin Esmer bu film ile En İyi Belgesel Film (17. Trieste Film Festivali-2005), En İyi Belgesel Film (Tribeca Film Festivali-2006), En İyi Belgesel Film (Creteil Film Festivali-2006), En İyi Akdeniz Belgeseli (11.Akdeniz Belgesel Film Ödülleri-2006)
Yılmaz Güney Anı Ödülü (13. Uluslararası Altın Koza Film Festivali-2006) ödüllerini aldı.

Ardından 2009 yılında “11’e 10 Kala” ve 2012 yılında “Gözetleme Kulesi” isimli filmlerini çeken Esmer, bu yapımlar ile de birçok ödül aldı.

Gönül isterdi ki Pelin Esmer kadar filmin diğer senaristi olan Barış Bıçakçı hakkında da birçok bilgi yazalım. Lakin kendisinin 1966 Adana doğumlu ve 1996 yılında Hüseyin Kıyar ve Yavuz Sarıalioğlu ile birlikte ilk şiir kitabını çıkardığı, daha sonra kendi ismiyle pek çok kitabı yayınladığını biliyoruz. Kendisinin yayınlanmış ne bir fotoğrafı ne de bir röportajı mevcut. İlk kitabı “Herkes Herkesle Dostmuş Gibi” 2000’de yayınladı. Kitap, farklı hayatların yaşadığı duyguların sözde paylaşımını anlatıyor.
Bıçakçı’nın sinema ile ilk buluşması 2004 yılında yayınlanan “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” isimli eserinden aynı adla, 2011 yılında beyaz perdeye uyarlanması ile başladı. Filmde lise yıllarından beri yakın arkadaş olan, 30’lu yaşların sonundaki iki erkeğin, Ender ve Çetin’in dostluğunu konu alıyor. Uzun yıllar hayatları farklı yönlere giden iki yakın arkadaş, Çetin’in yıllar sonra Ankara’ya dönmesiyle çocukluk hayallerini gerçekleştirir ve aynı evde yaşamaya başlarlar. Tam birlikte yeni bir hayata yelken açmışlarken, yurt dışında yaşayan arkadaşları Fikret, Türkiye’de tatildeyken bir trafik kazası geçirir ve annesiyle babasını kaybeder. Almanya’ya geri dönmesi gereken Fikret, Ender ve Çetin’den, Ankara’da üniversite öğrencisi olan kız kardeşi Nihal’in okulunu bitirene kadar, yani iki yıl boyunca, onlarla kalmasını ister.

Barış Bıçakçı bu film ile En İyi Film (16.Nürnberg Türkiye/Almanya Film Festivali-2011), Jüri Özel Ödülü (30.İstanbul Film Festivali (Uluslararası)-2011), Sinema Yazarları Ödülü (16.Nürnberg Türkiye/Almanya Film Festivali-2011), Halk Jürisi Ödülü (30.İstanbul Film Festivali (Uluslararası)-2011), En İyi Görüntü Yönetmeni (30.İstanbul Film Festivali-2011) ödüllerini aldı.

İşe Yarar Bir Şey iki önemli senaristin aynı kalemde buluşarak ortaya muazzam bir hikaye çıkmasını sağlamıştır. Filmde, hem avukat hem de şair olan Leyla’nın (Başak Köklükaya) yirmi beş yıl sonra ilk kez katılacağı lise mezuniyet yemeğine, on sekiz saat süren tren yolculuğu ile İzmir’e doğru yola çıkmasını konu alıyor. Tren garında bir bankta otururken, özel bir hastanede çalışmak için iş başvurusuna gittiğini söyleyen hemşire Canan (Öykü Karayel) ile tanışmasıyla da film başlıyor.

Leyla, tren yolculuğu boyunca kendi varoluşu ile ilgili yaşadığı sıkıntıları ağır imgelere boğmadan aktarıyor. Seyahat boyunca düşünüyor, yazıyor ve gözlemliyor. Trene bindikleri ilk gece Canan ile yemek yiyen Leyla onun anlattığı hikayeden oldukça etkileniyor. Nitekim Canan söylediği gibi bir iş görüşmesine değil, boynundan aşağı felç olan Yavuz’un (Yiğit Özşener) kendi hayatına son vermek istemesi üzere ona yardıma gittiğini anlatıyor. Bir kaybolmuşluk, bir sıkışma halinde kalan Yavuz’un, yaşamını dahi tek başına sonlandıracak kadar yeterli gücü olmadığından bir arayışa girer. Önce en yakın arkadaşından bunu yapmasını isteyen Yavuz, onun başarısız oluşundan sonra ısrarla ona yardım edecek birini aramasını ister. Henüz yolun başında, genç ve kafası karışık olan Canan, Yavuz’un arkadaşı Hüseyin sayesinde kendini kara bir trenin içinde bulur. Dünyada kırk saniyede bir kişi kendi isteğiyle yaşamına son veriyor. Sistemin içerisinde kalamayan, buna adapte olamayan (çünkü tüketim toplumunda bu bir gereklilik gibi görülüyor) bireyler intiharı tercih ediyor. Böylece hikayenin sonunda bir şekilde Leyla’da kendini biraz isteyerek biraz da istemeyerek olayların merkezinde bulmuş oluyor.  Tabi bir iyilik meleği mi yoksa katil mi olduklarını ne izleyiciler ne de kendileri bilecektir.

Filmde bazı ince detaylar ki var ki birçok edebiyatseverin gözden kaçırmayacağı cinsten. Örneğin Leyla’nın şair olmasına rağmen “ben bir şairim” diye bunu insanlara lanse etmemesi ve işe yarar bir şey yapmak için mesleğinin avukat olduğunu söylemesi gibi. Yine filmin bir sahnesinde Leyla’yı, Gülten Akın’ınKırmızı Karanfil” isimli şiir kitabını okurken görüyoruz. Unutulmamalıdır ki şair Gülten Akın’da işe yarar bir şey yapmak için yıllarca avukatlık yapmıştır. Türk edebiyatının vazgeçilmez usta şairlerinden olan Akın’a bu denli yer vermeleri pek bir manidar olmuştur. Filmin son sahnelerinde Yavuz’un Leyla’ya hediye ettiği kitabın kapağında yine Akın’ın “Kestim Kara Saçlarımı” şiirini anımsatan bir kadın figürü vardır.

Filmde ayrıca kullanılan karga imgesi oldukça dikkat çekicidir. Çünkü karganın sembolik olan birçok anlamı vardır ve filmde bunların hepsine değinilmiştir. İlk olarak Leyla’nın tren vagonuna karga figürü çizen graffitici çocuğa yakalanmaması için “Koş!” diye bağırdığı esnada, bu imge bilge ruhun habercisidir. Yani, gerçek değişim için gereken tüm bilgeliği ve esnekliği elinde tutan geleceğin habercileridirler. Kuzey Amerika gelenekleri, bazen kargaları ve kuzgunları, yaşayanlar diyarı ile ölüler diyarı arasındaki, ölü ruhlara son yolculuklarında eşlik eden aracılar olarak görürler. Leyla tam bu esnada onu bekleyen bir hikayeden habersizdir.

Daha sonra karga sembolü, tuvalette ve yine aynı çocuk tarafından duvara resmedilirken görülür. Bu esnada imge, kötü haber taşıyıcısıdır. Lanetlenmiş ruhların, suçluların ekolüdür. Ve son olarak Leyla, Canan ve Yavuz’un muhteşem edebi sohbeti içerisinde balkonda beliren karga, yeni bir dönüşümün habercisidir.

Filmin senarist ve yönetmeni Pelin Esmer, Tanıl Bora ‘ya verdiği kısa röportajda “şiir gibi bir film yapma gayesini” ve bu filmin ortaya çıkışını şöyle dile getirmiş:
Şiirin başıbozuk haline, yan yana gelmez kelimeleri yan yana getirme özgürlüğüne, “anlamasan da olur, sen hissettiğine bak” tavrına özenip bu filme kalkıştım biraz da. Şiir yazamıyorum, bari filmi şiire benzetelim dedim. Şiirin üzerimizde bıraktığı o tanımlaması zor etkiyi sinemadan çıkan insanın üzerinde deneme arzusu biraz.”

Filmde buram buram edebiyat ahenkle dans ediyor adeta. En güzel sahnede nitekim Yavuz’un Leyla ile karşılaştığında onu tanıması ve akabinde gelişen doyumsuz sohbet. İnsan bir an da kendini orada hayal ediyor. Ve müdahil olmak istiyor.
Bir gün daha yaşamaya değecek olan şey nedir?” Yavuz, Leyla ile karşılaştığında bu soruyu kendine soruyor. O esnada başlayan sohbet o kadar akıcı ki, oyuncular bir senaryodan ziyade gerçekten sohbet edermişçesine bir havaya bürünüyorlar. Konuşmaya Fransız kalan Canan ise Leyla’nın şair olduğuna şaşırıp aslında onunda hayalinde oyunculuk mesleği olduğunu anlatıyor. Öykü Karayel oldukça genç bir oyuncu. Hani yolun başında derler ya işte o hesap. Soğukkanlı edaları filmde bir rüzgar gibi uçuyor. Ama doğal konuşması ve duruşuyla rolünün üstesinden ustalıkla gelmiş. Başak Köklükaya ve Yiğit Özşener ise güzel ses tonları ve mimikleri ile büründükleri karakterleri yaşatır cinsten bir performans sergilemişler.

Teknik açıdan belki çok başarılı bir film değil. Şöyle ki dış sesler kulağı çok rahatsız ediyor. Mix sesleri oldukça düşük. Sadece Kültür Bakanlığı fonu ile çekilen filmin bırakalım da bu açıdan eksikleri olsun. Çünkü ülkemizde bağımsız sinema, uzun film düzeyinde, tam anlamıyla bir “bağımsız sinema” henüz değil. 1968-70 yıllarının kısa filme dayanan genç sinema deneyleri de Yeşilçam dışı bağımsız sinema örnekleri olarak yalnızca bir başlangıç olabilmiş. 1970 sonrasının siyasal baskı döneminde doğal olarak tam bir suskunluk içine girilmiştir.

Ayrıca bu film En iyi senaryo (Tallinn Black Nights Film Festivali-2017), FIPRESCI ödülü (36. İstanbul Film Festivali-2017), En iyi senaryo (24. Uluslararası Adana Film Festivali-2017), En iyi kadın oyuncu (Başak Köklükaya) (24. Uluslararası Adana Film Festivali-2017), En iyi görüntü yönetmeni (24. Uluslararası Adana Film Festivali-2017) ödüllerini aldı.

Bu şiir gibi filmin senaristi olan Barış Bıçakçı’ya ait bir şiir var ki filmi özetler cinsten. Filmin son sahnelerinde Başak Köklükaya’nın o güzel sesinden dinliyoruz bu şiiri;

 

 Bir Kitabın Sayfaları
   

Baktım rüzgarsın sen
Baktım çamaşır ipini zorluyorsun
Hepimizin derdi güzel yaşlanmak sevgilim
Baktım bir kitabın sayfalarını çeviriyorsun
Ayağına terlik giy
Bildiğimiz şeylerin taşında yalınayak geziyorsun

Biz satranç oyuncusuyuz sevgilim
Üzerimizde kara bir leke biz satranç oyuncusuyuz
İnanıyoruz ceketlere düğmelere
İnanmıyoruz takvimleri savurarak gelen geleceğe
İşte yitirdik bütün taşlarımızı darmadağınık oyun tahtası
Bir tek şahımız duruyor sevgilim, o da evli, iki çocuk babası

Kelimeler önümüze çıkıyor sevgilim
Uykumuzu bölüyor buradan çocukluğumuza kadar
Buradan çocukluğumuza kadar bir telaş
İçi boş kuşları kovalıyoruz ve bir sebep arıyoruz
Herkese küsmek için
Hemen o cumartesi buluyoruz, hemen o pazar

Yaşamak çukur yerlere doluyor diyorlar
Bu yüzden yıkıntıya dönüşse de yaşıyormuş insan
Ama hep yıkıldığımız yeter sevgilim, biraz da kekik toplayalım
Kıymetini bilmediğimiz şeyler var

Yaşamak bir at gibi huysuzlanıyor kapımızda sevgilim
Geçen günlere üzüldük tamam yola düşelim
Düşünelim: başka günlerin duvarı daha sağlam
Düşünelim: başka günlerin sokağı daha neşeli
Başka evlerin kadınları erkekleri tam bir kahraman
Tül perdeler uçuşurken başka evlerin pencerelerinde
Bizi bir kitabın sayfaları arasında kurutuyor zaman

Ama baktım sen rüzgârsın sevgilim
Kitapları bir başından bir sonundan okuyorsun
Başucunda bir bardak su
Beni başucumda bir bardak su gibi avutuyorsun

Hepimiz “işe yarar bir şey” yapmak için kendi hayallerimizi bir kenara itip, hedef dediğimiz şeylerin arkasından koşuyoruz. Bu filmde Leyla bir şair. Fakat onu bir ressam, bir müzisyen ve bir sporcu da hayal edebilirsiniz. Çünkü aslında hepimiz birer Leyla’yız. Ve çok geç olmadan işe yarar bir şeyleri kenara bırakıp, varoluşsal sıkıntılarımızdan kurtulup ne hayal ediyorsak onu yapmalıyız.

 

 

Kaynaklar

Sinematürk.com

Nezih Coş- Sinema

Barış Bıçakçı- Bizim Büyük Çaresizliğimiz

"Galaksinin Batı Sarmal Kolu'nun bir ucunda, haritası bile çıkarılmamış ücra bir köşede, gözlerden uzak, küçük ve sarı bir güneş vardır. Bu güneşin yörüngesinde, kabaca yüz kırk sekiz milyon kilometre uzağında, tamamıyla önemsiz ve mavi-yeşil renkli, küçük bir gezegen döner. Bu gezegende yaşayan Eftalikus isimli yazar,okur,çizer ve kendimce düşünürüm."

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla