Köle Gemisi

 

Sene 1840,  Mayıs ayı olmalı…Londra Kraliyet Akademisi her yıl bir sergi düzenlerdi ve  bu sergi dillere destan olurdu. Elbette o yılki sergi de büyük bir başarı ile sonuçlanmıştı. Herkes iki resimden söz ediyordu; ilki tüm eleştirmenlerin kusursuz dediği bir kanişin yargıç olarak gösterildiği tabloydu ki kusursuzdu zaten, diğeri 20 yıldır akademinin üyesi olan, döneminin en ünlü ressamlarından sayılan, uzun tırnaklarının içi dışkı gibi görünen boyalar ile dolu; bir fincan çay kadar İngiliz diye bildiğimiz Turner’ın tablosuydu.

Tablonun adı “Köle Gemisi “dir. Bu tabloyu görenler o gün tiksinti ile bakmışlardı ve hatta lordlardan biri “Kanlı bir mutfak duvarına “ benzetmişti tabloyu.

Dilim varmıyor yazmaya ama ben de gördüğümde aynen öyle hissetmiştim;içim çekilmişti, gök başıma inmişti.

Herkes bu tablonun gücünü Turner’ın annesinden miras aldığı deliliğine bağlar (ki annesi zincirler içinde bir akıl hastanesinde ölmüştür. Evet delidir.) ama ben gerçeğin acımasızlığı ve çirkinliğine bağlıyorum.

 

Hikaye şöyledir ; 1781’de,  düzenli köle ticareti yapan adı batasıca o tabloda, gemi yine Jamaika kıyılarından köleleri taşımaktadır. Fakat gemide bir sorun vardır. Hastalıktan ve açlıktan insanlar patır patır ölmektedir. Kaptan gemisinin adı kötüye çıksın istemediğinden ve yaptığı sigorta anlaşmasından para almak için (Evet para almak için ve ünü sürsün diye ) hasta olan köleleri Karayip Denizi’ne ayakları ve ellerinden zincirleyerek atmıştır. Çünkü onlar yani yükler, sigortalıydı ve sigorta şirketi ölü ve hasta getirilmiş köleleri değil, sadece denizde kaybedilmiş köle/yüklerin bedelini karşılıyordu. Bunu bilen soysuz kaptan, tam 132 Jamaikalı kadın /erkek/ çocuk köleyi  denize attı.

 

Görenler anlatmış , yazmış ben oradan okudum… Diyorlar ki, köpek balıkları insanları yerken olduğu gibi kızıla bir daha hiç boyanmadı deniz. Eski Ahit’te anlatılandan bile beterdir olanlar.

Elbette bu korkunç olay gizli kalmadı, duyuldu ve o yıllarda İngiltere’de insanları ayağa kaldırdı. Böylece,  ilk kölelik karşıtı gösteriler bu olay üzerine başladı.

İşte Turner’ın o yıl yaptığı ”Köle Gemisi” resmi bu olayı anlatmaktadır. Her şeyi göze alan Turner; bu resmi yaptı, sergiledi diye sokağa çıkamaz duruma gelmiştir Londra’da.

Ama insanların gözü de acayip açılmıştır ve kölelik karşıtı pek çok yasa yapılır bu kargaşa ve dışlanmanın ardından .

Bazen bir ressamın felaketi anlatması bizi ölüm, terör,günah denizine götürmesi başka hiçbir şeye benzemez. Hatta kendi gözlerinizle görmenize bile benzemez.

Belki çok değildir benim ömrüm ama yaşadığım yıllarda Sivas’ta, Van’da, İstanbul’da; insani olmayan koşullarda çalışırken, özgürlükleri için konuşurken, hakları için otururken işten atılan, ölen, hastalanan, karakolun bodrumunda bekletilen, bir dağın diğer yüzüne sürülen insanlar gördüm…

Evet ben gördüm. Acımasızlık, felaket  ya da beyaz atının üzerinde cehennemden çıkmış gibi gelen ölüm hep aynı çeşit katil ve güç sahibinin yüzüyle geliyordu. Bugün de onun yüzü aynı yüz. O köle gemisinin kaptanının omnipotent ve “her şey benim “diyen yüzü, gücü.

Bunu her akşam, hatta televizyonda görüyorum ben kederle, ama ne yazık ki yıllardır bir TURNER göremedim. Belki diyorum, sorun burada.

 

Alena Lethe Sar

BU İÇERİK BİR KONUK YAZAR TARAFINDAN ÜRETİLMİŞTİR. Yayınlanmasını istediğiniz eserlerinizi yenipapirus@gmail.com ‘a göndermeniz gerekmektedir. Editör onayından geçen eserler Yeni Papirüs okurlarına sunulacaktır.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla