KÜÇÜKTÜM

 

Tedavi, hastalığı kabul edebildiğimiz an başlar. Biz kibirli insanlar, hastalığı ve ölümü başkaları için sıradan ve basit kabul ederken kendimize bir türlü yakıştıramayız. Aklımızın ucuna bile getirmediğimiz olumsuzluklarla yüzleşmek, bizi korkak ve saldırgan hale getirebilir. Öfkemizi, genetik ailemiz dediğimiz yedi sülalemizden başlayarak kusar hekimlerden başlayıp Tanrı’ya giden şikâyet silsilesini “Neden ben?” sorusuyla sürekli yenileriz. Acımıza siper olan birkaç silahımız kalmıştır geriye. “Çirkin Ördek Yavrusu” masalındaki çirkin ördek olduğumuzu varsayarız önce, sonra manevi silahlarımızı kuşanır dualarımıza sığınırız. Ardından geleneksel tıp imdadımıza yetişir, şifalı otlara, umut simsarlarına bel bağlarken her türlü acımıza sabreden sevenlerimiz yanımızdadır; iyi ki yanımızdadır.

Kuzgun yavrusuna şahin görünürmüş benimki de o hesap daima ailemin övgüsüne mazhar oldum. “Adı gibi yiğit!” derlerdi bana. Yaşıtlarımın arasında en uzun boylu en gösterişli bendim. Dedem  Çerkez Ali’ye benzetirlerdi beni.  Uzun boylu, heybetli bir pehlivan oluşuyla nam salmıştı. Her sofrada onun hünerleri anlatılırdı; ata binişi, mücadelesi, kurt avına gidişi…  Onun meziyetleri, paşa torunlarını bile benim kadar böbürlendirmemiştir belki. Ben bir pehlivan torunu olmanın gururuyla herkese tepeden bakardım  hem fiziki hem mecazi olarak; sınıftakilerden epey uzundum. Kimsenin benimle kavgaya girmeye cesareti yoktu, görünüşüm teslim olmalarına yetiyordu. Okul, görünüşümü, fiziksel özelliklerimi değerlendirmek için beni istesem de istemesem de tüm spor müsabakalarına gönderiyordu. Diğer okullar müsabakalarda yer almama itiraz edip nüfus kâğıdıma bakıyorlardı. Her ne kadar fiziksel özelliklerim başkalarının kabul edemeyeceği nitelikte olsa da zekâm, herkesin ortak görüşüydü. Uyumlu, hoşgörülü, sakin biri sayardım kendimi. Tabiatımın kararlılığından emindim, en azından soğukkanlı biri olduğumu düşünüyordum. Düşünüyordum ya düşüncemin aksine bazı zamanlar Karadeniz gibi bir durulup bir köpürüyordum. Öfkemi kontrol etmekte zorlanıyordum. Sinirimi anne babamdan çıkaramadığımdan içim içimi yiyordu. Saygısızlık yapmamak için uğraşırken kendime zarar verdiğim oluyordu. İçimdeki volkan beni adeta Yeşil Dev Hulk’a çeviriyordu. Annem “Trabzonlu damarı var sende.” derdi. Damarın kaynağı üstüne alınmasa da bizzat annemdi. Kendisi kabullenmese de babasına yani Temel dedeme çok benzerdi. O da dedem gibi bir küser bir barışır, aniden parlar çabuk unuturdu. Temel dedeme gelince annem söylediklerinde haksız değildi eksiği vardı fazlası yoktu. Hele inatçılığı dillere destandı.

Hayatın toz pembe tarafı hep çocukluk olurmuş. Pembe günler geçip giderken inatla tutunduğum içimdeki çocuğu yaşatıp karakterimi çocuk saflığında bırakmayı düşlesem de gülümsemek her geçen gün daha zorlaşıyordu. İçimdeki neşeli çocuk her gün başka bir çetin yola savruluyor, bedenim ruhumu çepeçevre sarıyordu ve kafesine sıkışan ruhumun aksine  ben, daha uzun daha heybetli bir insana dönüşüyordum. Liseye giderken babama yukarıdan bakmaya, kafamı kapılara çarpmaya başlamıştım. Gerze gibi küçük bir ilçede yaşamasaydım belki iyi bir basketbolcu olabilirdim ama biz şehrin imkânlarını değerlendirerek kendi çapımızda bir futbol takımı kurmuştuk. Arkadaşlar söyleyemeseler de heybetimden olsa gerek ikili mücadeleye girmezlerdi. Ben de tarlada yürür gibi futbol oynamamak için, her ne kadar zevk almasam da sırf arkadaşlarımla bir arada olabilmek adına kaleci olurdum. Futbol oynarken kale küçük geldi, gol yemez oldum. Fiziksel özelliklerim her zaman karşıma yaşamak istemediğim bir durumu çıkarmaya başlamıştı; yani ben isteklerimle değil de payıma ne düşerse onu yaşamakla meşguldüm çoğu zaman. Tiyatro çalışmalarındaki ‘dede, amca, baba’ gibi yetişkin rolleri her zaman benimdi. Aksi olunca sahnede gülünç duruyordum çünkü. Sıram bana dar geliyordu, hep arkada oturuyordum. Boyumu lehine kullanmak isteyenler de cabası… Annemin perdeleri yetmezmiş gibi komşuların perdelerine de el atan yardımsever biri oluvermiştim.

Bu heybetli görünüşün elbette bir bedeli de vardı. Ağrılarım başlamıştı, yaşlıların şikâyet ettiği diz ağrıları artık bende de nüksediyordu. Yirmi bir yaşıma kadar büyümemin duracağını söylüyordu herkes. Bu sıra dışı gelişimimden dolayı, tüm şairlerin istediği çocukluk ve gençlik çağlarını ben de arar olmuştum. Biri büyümemi durdurabilse ne iyi olurdu! İçimdeki açlık, boşluk duygusu bitip tükenmiyordu. Babam iki günde bir , “Daha dün peynir, süt almamış mıydım?” diye diye  evde bu sorusunu tekerleme haline getirmişti. Yemek yerken suçluluk duymaya başlamıştım artık. İyi ki öz evlatlarıydım, bir sığıntı ya da üvey evlat olsaydım ağrıma gider, belki evden kaçardım. Tatlı hayat çekilmez olmaya başlamıştı. Git gide kitaplarda okuduğum öteki insanlara benziyordum.

Ergenliğe girerken herkes daha bir başka bakar kendine; hani eski yüz, eski ses, eski bebeksi ifadeler yerini başka birine bırakırmış ya ben de değişiyordum. Hem de ne değişme! Çenem uzamış, dişlerimin arası açılmıştı, gülmeye utanır olmuştum. Dilim büyüdüğü için, konuşmakta zorluk yaşar olmuştum.. Çok sevdiğim sesimi, telaffuz yeteneğimi kaybetmiştim. Sesim baya kalınlaşmıştı. Babam “Erkek sesi, tenor sesi!” diye gülümserken utangaçlığımı atmamı mı istiyor yoksa samimi olarak şarkı söylememi mi istiyordu anlayamamıştım. Ailemin aksine arkadaşlarımın tepkisi çok acımasızdı. “At gibi terliyorsun.” demişti önümde oturan kız. Öldüresim gelmişti de sabretmiştim. Ayakkabı numaram 45 olmuştu. Arkadaşlarım ‘çocuk mezarı’ diye dalga geçerlerken ben dükkân dükkân ayakkabı arar olmuştum. “Gençlere göre yok yeğenim, sana uygun bunlar.” lafından sıkılmıştım. Bulduklarım da babamın maaşının çeyreği demekti. Standart dedikleri şeyin, ekonominin ne olduğunu gencecik yaşımda öğrenmiştim. Kalıpların dışında yaşamanın külfetini kimse benden daha iyi anlayamaz. Süpermen’in ve diğer kahramanların hislerini anlar olmuştum ki siz o duygusal anların filmde var olduğunu bile hatırlayamazsınız.

Her şeye rağmen hayat akıp gidiyordu. Her zamanki gibi beden eğitimi öğretmenlerinin gözdesiydim, okul takımında ne varsa yazılmıştım. Yazılmıştım ama kalbim patlayacak gibi oluyor, dilim damağım kuruyor, kaslarım ağrıyor, eklemlerim tutuluyor bazen bitkinlikten teneffüse çıkmaya üşeniyordum. Boyuma, posuma yaşıma aldananlar şikâyetlerimi ciddiye almıyor, mızmız bir çocuk olmakla suçluyorlardı. Hatta takım arkadaşım maça yedek çıkmak isteyince “kediye b.. ilaç demişler üstünü örtmüş!” diye sitem etti. Heybetimden korkanlar hantal olmakla suçlarken yaşadığım fiziki ve ruhsal acıyı anlayamıyorlardı. Ne zaman bizimkilere ağrılardan dert yansam “Büyüyorsun, kasların, kemiklerin gelişiyor, gayet normal.” der geçiştirirlerdi. Hastalığı yakıştırmazlardı bana. Hele babam hastalığın adından iğrenir, dinlenmek dışında tedaviyi de kabullenmezdi. “Boyun, posun, sağlığın yerinde. Yediğin önünde yemediğin ardında. Sağlıklı besleniyorsunuz, ev yemeği yiyorsunuz; anneni size baksın diye bir gün olsun çalıştırmadım. Keyfiniz paşada yok!” derdi babam. Öyleydi de  ne gözümüz kaldı, ne eksiğimiz oldu.  Obez  değildim ama daha bir iştahla yiyordum. Kilom, üç haneli sayılara ulaşmıştı artık. Genç yaşımda Çerkez Ali gibi babayiğittim. Okulda artık sandalyede oturuyordum, herkes beni tanıyordu. Bir yere girdiğimde bakışlar bana çevriliyordu, saklanmak mümkün değildi. Hâlbuki “Askerde ve okulda ne geride ne ileride ol. Öne çıkanlar da geride kalanlar da ezilir!” derdi babam.

Devlerin de kalbi vardır. Ne kadar heybetine yufka yüreği yakıştıramasanız da ince ruhu kanayabilir. Farklılığın külfetini omuzlarımda taşımayı isterken tüm yük kafesimden sızıp kanatlanamayan kalbime oturuyordu. Eskiden severek izlediğim, gülümsediğim filmlerde uzunların aptal gösterilmesi beni üzer olmuştu. Avarel’i izlemeye dayanamıyordum. Keloğlan masalındaki Uzun yüzünden Keloğlan’ı çocuklara izletmiyordum. Düşüncelerden kaçıp sığındığım kitaplar dahi köşeye sıkıştırır oldu artık.  Fareler ve İnsanlar kitabını okuduğumda sarsıldım, severken birine zarar vermekten gücümü orantısız kullanmaktan korkar oldum. Kaç gece kâbus gördüm kim bilir.  Sizin göremediğiniz o kadar itici ayrıntı vardı ki sevdiğim her şeyden soğumuştum. Boyla ilgili atasözleri beni deli ediyordu; sakin tabiatım, daha hırçın bir hâl alıyordu. Kendimi insanların arasında yaşayan bir dev gibi görüyordum. Yalnızlaşıyordum ya da yalnızdım.

Bir gün, ilçemizdeki sağlıkçılar “Diyabetle Mücadele”  amacıyla okula gelmişti; konferans verilmiş ardından şeker tahlili için bilgilendirme yapılmıştı. Hasbelkader ben de verilen bilgilerden etkilenip kan vermiş, ölçüm yaptırmıştım. Sonucu aldığımda hekim, şekerimin olduğunu söylemişti de bizimkiler, elimdeki tahlil sonucunu görseler de kabullenmekte zorlanmışlardı.

Babam işi ciddiye alıp Sinop’a götürdü beni. “Ailemizde şeker hastası yok.” deyip durdu yol boyu. Hata olduğuna beni de inandırmıştı, tahlillerde hatalar, karışıklıklar olurdu. İki gün okuldan yırtmış, Sinop’ta gezme fırsatı bulmuştum. Amca çocukları ve akranlarla eğlenirdim; daha ne olsun, bundan iyisi Şam’da kayısı.  Tahliller çıkmış, hekim karşısına geçmiştik. Hekim, şekerden emindi ama yeni tahliller yaptırdı. Baştan ayağa taradılar. Glikoz içirdiler, MR çekildim. Kendimi sporcular gibi hissettim, bu kadar ilgiden gözüm korkmadı desem yalan olur.   Ben, koridorda endişeyle bekleyip “Sus!” diyen hemşireye diğer afişlere göz gezdirip vakit doldurmaya çalışırken babamla hekim hakkımda konuşuyorlardı. Kapı aralanıp sevecen bir tavırla beni çağırdı babam,  sohbete dâhil olmak iyiydi ama tedirginliğim dizlerime aksetmişti. Devrilir gibi oturdum babamın karşısındaki sandalyeye. Ak saçlı, sakin, tok sesli bir hekim vardı karşımda. Babam da rahat oturuyordu, soğukkanlıydı; tavırları yükümü hafifletti, tedirginliğim kayboldu. “Hekim amcan sana hastalığını açıklayacak,  dediklerini iyice dinle, tez zamanda iyileşeceksin inşallah!” dedi babam. Hekim, masasının ardından bana doğru gülümseyerek eğildi, ellerini birleştirmiş gözleri kısılıvermişti. Sonunda samimiyetini hissettirerek: “Seninki hastalık bile sayılmaz evladım, korkacak bir durum yok. Akromegali denilen kontrolsüz büyüme var sende. Hormonların fazla çalışıyor. Büyüme hormonunu durdurduğumuzda büyümenin tetiklediği diğer rahatsızlıklardan da kurtulacaksın. Hipofiz hormonunu durdurmak için önce ilaç tedavisi uygulayacağız,  çare olmazsa cerrahi müdahaleyle halledeceğiz. Kesin çözümü var, dert etme. Yaşın genç, biraz daha uzamanda da sıkıntı yok. Risksiz bir hastalık, hayatını yaşamaya devam et; düzenli olarak ilaçlarını al, hekimlerin tavsiyesine uy yeterli.” dedi. Karşımda sanki hekim değil de Hulusi Kentmen oturuyordu, tatlı bir edayla hastalığı önemsizmiş bayram ziyaretine gitmişiz de sohbet ediyormuşuz havasında anlatıyordu. Yüzüm aydınlanmış, tebessüm gamzemi ortaya çıkarmıştı ki babam da halimi görünce rahatladı. İçindeki kurt metanetime yenik düştü. “Aslan oğlum benim! Yiğit adamın hastalığı bile başka oluyor.” dedi. Hekim Bey’le gülüştük. Havadan sudan muhabbete döndü sohbet. “Ne olacaksın küçük bey?” diye sordu hekim,. Ben de hemen “Pilot, efendim!” diye karşılık verdim.  Biraz durgunlaştı, hekim cevabını bekliyordu herhalde. “Gözün yüksekte desene!”  diye takıldı soğuk bir gülümsemeyle.

Sözlerimi tuttum. Hekim ne dediyse harfiyen yerine getirdim. Tedavinin ikinci senesinde uzayışım, büyümem durmuş, kalbim sakinleşmiş, başım hafiflemişti. Her şey güzeldi ama bazı şeyler imkânsızdı artık. Küçüklüğümden beri hayalini kurduğum pilotluk için fazla uzunum diye üzülüp yakındığımda arkadaşım, “Tepeden baktığın yetmiyor mu, uçmana gerek yok!” demişti. Oysa büyüdüm ben, kimseye tepeden bakılmayacağını öğrenecek kadar büyüdüm hatta şükretmeyi bilecek kadar olgunlaştım. Pilot olamıyordum ama uçakları tasarlayan bir mühendis olmak için önümde engel yoktu; kim bilir uzunların da uçabileceği bir uçak yapabilirim.

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla