Lozan Barış Antlaşması

 

24 Temmuz 1923’de İsviçre’nin Lozan (Lausanne) şehrinde imzalanan barış antlaşması, birçok aşamalardan geçen Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın ve bağımsızlığımızın uluslararası planda, siyasal yönden onaylanması anlamına gelmektedir. Barış görüşmelerinde Türkiye’nin karşısına dünyanın en güçlü devletleriyle politikacılarının çıktığı göz önüne alındığında, bu Antlaşma’nın aynı zamanda Türkiye açısından büyük bir zafer olduğu sonucuna varılacaktır.

Müttefiklerin 28 Ekim 1922 tarihli çağrısını kabul eden Ankara Hükümeti’nin İsmet (İnönü) Paşa başkanlığında gönderdiği heyetle İngiliz, Fransız, İtalyan, Japon, Yunan, Romen, Sırp, Hırvat, Sloven delegasyonları arasında imzalanan antlaşmanın ilk görüşmeleri, 20 Kasım 1922’de başlamıştı. 4 Şubat 1923’de kesilen ve 23 Nisan 1923’de tekrar başlayan görüşmelere, antlaşmayı imzalayan devletler dışında –kendilerini ilgilendiren konular tartışılırken- yirmiye yakın devlet katıldı. Sevr Antlaşması’nı büsbütün hükümsüz bırakan bu antlaşma, 143 madde ve 17 ekten meydana geliyor; Türkiye’nin ulusal sınırlarını tespit ve Osmanlı devletini resmen ‘tasfiye’ ediyordu. Osmanlı devletinin borçları imparatorluktan ayrılan uluslara dağıtılmış, Türkiye’nin üzerine aldığı kısmın ödenmesi bir plana bağlanmış ve kapitülasyonlar da ortadan kaldırılmıştı. Lozan’da bütün görüşmeleri ve antlaşmanın imzalanışını izleyen Türkiye basın temsilcileri arasında, konferansın baş delegesi İsmet Paşa’nın deyimiyle, <Ali Naci Karacan’ın özel bir yeri vardı. Önünde her kapı açılırdı, her çevrede aranan bir değerdeydi. Bu özelliğiyle Karacan’ın yazdıkları, Lozan konferansı hayatının resmi yanı dışında milletlerarası renkli bir alemin renkli yaşantısını da verir.>

Saat birden itibaren otelin önünde* yavaş yavaş birçok kadınlar, erkekler toplanmaya başladı. Herkes giyinmiş, davetiye kartını cebine koymuş, vaktin gelmesini bekliyordu. Davetiye kartını alamayanlar öteye beriye başvurup imza törenini görmek için bir çare arıyor; konferansla ilgileri olmayan birçok kimseler, ötekine berikine rica ederek, sanki tiyatroya gidiyormuş gibi; <Aman bir bilet!> diye yalvarıyorlardı. Fakat bilet bulmak imkansız gibiydi. Konferans Genel Sekreterliği, yalnız heyet delegelerini, gazete muhabirlerini, bir de İsviçre Cumhuriyeti’nin ileri gelenlerini davet etmişti. Ne olur ne olmaz düşüncesiyle, belki bulaşık bir adam içeri girer endişesiyle, davet kartları tahdit edilmişti. Saat üçe on kala İsmet Paşa, Hasan Bey, Rıza Nur Bey (Türkiye delegeleri) otomobilden indiler. Üçünün de çehrelerinde hiçbir heyecan belirtisi fark edilmiyordu. Sanki yine Uşi Şatosu’na, konferansa gidiyorlarmış gibi sakin ve tabii, etrafı selamlayarak yürüyorlar. Bir dakika sonra, önüne küçük Türk bayrağı takılı otomobil halk safları arasında yürümeye başladı. Lozan Palas’tan üniversiteye kadar büyük köprünün ve caddelerin iki tarafını halk kaplamıştı. Birbiri ardı sıra harekete geçen otomobillerin uzun hattı, kalabalığın meraklı gözleri önünde bir alay halinde süzülmeye başladı.

 

laussane-otel

Türkiye delegeleriyle bazı devletler delegelerinin kaldıkları Lozan Palas Oteli

 

 

Üniversitenin bulunduğu meydana gelindiği zaman, İzmir’e Yunan askerinin ayak basmasından sonra Sultanahmet meydanında yapılan mitingin kalabalığını hatırlatan bir manzara karşısında kalında. Evlerin pencerelerine, damlara, sarayın etrafındaki bahçelere, yollara, her tarafa, arka arkaya dört beş sıra kalabalık toplanmıştı. İsmet Paşa’nın otomobili saat üçe beş kala Rumini Sarayı’nın kapısında durdu. Merdivenlerin üzerinde başları silindir şapkalı protokol memurları, Federal Meclis üyeleri, askeri kişiler; Türk delegeler heyetini karşıladılar. Bir anda birçok fotoğraf makinesi objektifleri İsmet Paşa’ya çevrildi. Mermer merdivenlerin üzerinde Türk baş delegesinin ve barış mücadelesi arkadaşlarının yüzlerce resimleri çekildi. İsmet Paşa salona girdiği zaman herkeste bir heyecan belirdi. Bütün gözler hemen kendisine döndü. Lozan Barış Antlaşması’nın imza edileceği yer, yüksek tavanlı, geniş bir salondu. Sol tarafta bahçeye bakan geniş pencereleri, sağ tarafta koridora açılan iki kapısı vardı. Salonun solunda, daha çok mahkemelerde görülen uzun, yuvarlak, yüksek bir kürsü göze çarpıyordu. Davetliler, danışmanlar, muhabirler kanepelere yerleşmişler; yüzlerini bu kürsüye çevirmişleri.

 

Kürsüye baktığınız zaman sıra ile sağ tarafta İsmet Paşa, Rıza Nur Bey, Hasan Bey, Amerika delegesi Mister Grew yan yana oturuyorlardı. Bunların arasında ikinci sırayı Bulgar delegeleri teşkil ediyordu. Kürsünün sol tarafında yine sıra ile Sir Horace Rumboldt, General Pelle, Marki Garroni (Antlaşmayı imza için o gün İtalya’dan gelmişti.), Mösyö Montanya birinci sırayı teşkil ediyordu. Japon delegesi, Mösyö Venezilos, Mösyö Diyamandi ve diğer bir Romen delegesi de ikinci sırada oturuyorlardı. Bunların yanında Belçika ve Portekiz delegeleri vardı. Kürsünün aşağısında, karşılıklı oturan Türk delegeleriyle İtilaf devletleri delegeleri arasında üzeri koyu renk kadife ile örtülmüş büyük bir masa ve bu masanın üzerinde parşömen kağıdına basılmış, kenarlarından kırmızı kurdeleler sarkan antlaşma metinleri, protokoller göze çarpıyordu. Kürsünün iki tarafındaki basamaklar üzerinde ise iki tören hademesi kımıldamadan duruyorlardı. Salonun sağ tarafında, bir nevi balkon teşkil eden yukarı kısmında, birçok kadınlarla erkekler, Konferans dışındaki davetliler bulunuyordu. İsmet Paşa’nın arka tarafına rastlayan yerde bir loca vardı; içinde Vaud Kantonu Emniyeti Umumiye Müfettişi Mösyö Jecqiard oturuyordu.

 

Rumumi Sarayı’nın büyük salonunda, duvarlara ve tavanlara işlenmiş, Hristiyan medeniyetinin safhalarına ve İsa’nın hatıralarına ait tablolardan başka dikkate değer bir şey yoktu. Ceviz kürsü, ceviz kanepeler, ceviz pencereler ve krem perdeler, bu salona koyu bir renk veriyordu. İsmet Paşa her zamanki vakur, ciddi duruşuyla, istediğini yapmış, hakkını almış bir sükûneti ve soğukkanlılığıyla bekliyordu. Yüzündeki daimi aydınlık, gözlerinin her zamanki siyah ve zeki parlayışı, bugün daha çok dikkate çarpıyordu. İsmet Paşa’nın eşi, davetliler arasında, ön sırada yer almışlardı. Türkiye baş delegesinin yanında Rıza Nur Bey, ciddi bir yüzle etrafa bakıyor, Hasan Bey, Mister Grew ile konuşuyor, Genel Sekreter Mösyö Masigli’nin ortadaki masa üzerinde antlaşmaları, ekleri sıralamasına dikkat ediyor ve gözlerinde merak okunuyordu. Bir tarafta Türkiye ve karşısında yedi devletin delegeleri… Başta İngiltere, yanında Fransa, onun yanında İtalya, arkalarında Japonya ve Japonya’nın yanında silinmiş gibi Yunanistan (Venizelos), Romanya, Belçika… Sağ tarafa bakınca, tek başına Türkiye, sol tarafa bakınca, bütün dünya! İşte her şey elinden alındığı halde nihayet varlığı pahasına savaşan, kanını akıtan ve savaşı kazanan yeni Türk Devleti ve işte onu mahvetmek için yüzyıllardan beri uğraşan batı alemi! Genel savaşın meşhur ‘üçler itilafı’ ve ona takılı ‘küçük itilaf manzumesi’ Balkan devletleri… Fakat artık gülmüyorlardı. Artık mütehakkimane durum almıyorlardı. Hatta hüzünlü, kederli görünüyorlardı.

 

Sir Rumboldt’un sağ gözünde bir monokl vardı. Yüzü kıpkırmızı, boyuna terliyor, ikide bir mendiliyle yüzünü siliyor. General Pelle bir kağıt gibi beyaz çehresiyle, uzun boylu Sir Rumboldt ile şişman yapılı Marki Garroni arasında bir hayalete benziyor. Marki Garroni ise kanepesine yerleşmiş, toplu avurtları, yumuk gözleriyle bir ‘Seigneur’ gibi rahat, ne memnun, ne kederli, kayıtsız görünüyor. Bu konferans ile yalnız anlaşmaya imzasını atmak istediği için ilgilendiği hissini veriyor. Japon delegesinin her zamanki esmer, çekik, gözlüklü çehresinde, bugün de dikkate değer bir şey yok. Saat üçü beş geçe, İsviçre Hükümeti adına konfederasyon reisi Mösyö Scheurer, Reis Vekili sıfatıyla Mösyö Şvartz ve Mösyö Chultes, önlerinde beyaz mantolu, elinde kalem konmuş hokka taşıyan bir tören hademesi içeri girdiler. Ayağa kalkıldı. Bu üç kişi kürsünün önüne geldiler ve oradaki üç koltuğa yerleştiler.

 

O anda, o kürsü, İsmet Paşa, karşısındaki devletler, sonra arka arkaya sıralara dizilmiş İsviçre ileri gelenleri, uzmanlar, danışmanlar, muhabirler, bütün o salon, bu üç şahsın heyet halinde salona girişi, kalemleri ve hokkayı getiren beyaz mantolu Huisser, her şey sanki muhteşem oranlara ulaşarak büyük bir heybet aldı. Bu heybetli dekor ortasında, derin bir sessizlik arasında, İsviçre Federal Meclisi Reisi ayağa kalktı ve ağır bir sesle antlaşmaların, sözleşmelerin, beyannamelerin, protokollerin adlarını saydıktan sonra;

 

-Efendiler, buyurunuz, imza ediniz! Diye delegeleri çağırdı. Sesinde karar tebliğ eden yüksek bir hakim edası vardı. Bu toplantı cihan ölçüsünde bir milli davanın hüküm tebliği oturumu gibi heyecan verici bir manzara göstermekteydi. Reisin imzaya daveti üzerine, Konferans Genel Sekreteri Mösyö Massigli yerinden kalkarak İsmet Paşa’ya doğru geldi, kendisini selamladı ve;

 

-Buyurunuz, evvela zatı devletiniz imza edeceksiniz, dedi. Bu ilk imza, devletlerarasından Türkiye’ye karşı bir şeref olarak takdim edilmekteydi. Türkiye Devleti baş delegesi İsmet Paşa, yerinden kalktı, oradaki masaya doğru yürüdü ve masanın tam ortasına gelince durdu. Sağ elini jacquette a taille’nın (*) iç cebine götürerek oradan renkli bir mahfaza çıkardı, açtı, içinden altın bir kalem aldı ve Gazi Mustafa Kemal’in, vatanın kurtarıcısı büyük Ata’nın imzalamak üzere kendisine gönderdiği tarihi kalemle, ayakta, biraz eğilerek, Genel Sekreter Massigli,2nin önüne koyduğu antlaşmaya 24 Temmuz 1923, tam saat üçü dokuz geçe imzasını attı.

 

(*) – Resmi gündüz kıyafeti olarak giyilen elbise, jaketatay.

 

Tarihi an, işte o andı. İşte o andı ki, 24 Temmuz 1923 günü saat tam üçü dokuz geçe, İsmet Paşa’nın attığı bu üç imza ile Osmanlı İmparatorluğu tasfiye edilmiş ve yeni Türkiye Devleti kurulmuş oluyordu! Aynı zamanda dokuz yıllık genel Avrupa savaşı o imzanın atıldığı anda, 24 Temmuz 1923 Salı günü, saat tam üçü dokuz geçe bitiyordu. Herkes meraklı gözlerle İsmet Paşa’nın imza atışını takip ediyor. Salonda çıt yok. Sol taraftakiler sükûnetle, Türk delegeler heyetinin antlaşmayı, sözleşmeleri, beyannameleri imzalayıp bitirmesini ve sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar. İsmet Paşa’nın bir tarafında Hasan Bey, bir tarafında Rıza Nur Bey… Bir İngiliz sekreter imzalanacak vesikaları önce Massigli’ye veriyor ve Massigli onları önce İsmet Paşa’ya imzalattıktan sonra Rıza Nur Bey’in önüne getiriyor. Rıza Nur Bey imzaladıktan sonra Hasan Bey imzalıyor, onlardan sonra Fransız sekreter Nogara elindeki kurutma kağıdıyla imzaları kurutuyor. Türk heyetinin antlaşma ile eklerini, protokolleri imzalaması tam yedi dakika sürdü. Türk heyetinden sonra antlaşmayı imzaya İngiltere baş delegesi Sir Rumboldt davet edildi. İngiliz baş delegesi yerinden kalktı, yürüdü, geldi ve cebinden siyah bir stylo çıkararak imzasını attı. Sir Rumboldt’tan sonra General Pelle davet edildi. Fransız baş delegesi masanın önüne gelince oradaki koltuğa oturdu. Gözlüğünü taktı ve yüzünde memnunlukla, sıra ile dikkatle bütün vesikaları imzaladı. Marki Garroni davet edilince, ortadaki masaya eğilerek önce koltuğunun üzerine iyice yerleşti, sonra yavaş yavaş gözlüğünü çıkardı, bin bir özenle kalemi aldı ve büyük bir tarihi hareket yapmakta olduğunu tamamıyla idrak etmiş bir halle, sanki bu tarihi anın bütün şeref ve zevkini tatmak istiyormuş gibi dikkatli dikkatli imzalarını atmaya başladı. Marki Garroni’den sonra Japon delegesi, zayıf parmakları arasında tuttuğu kalemle birer birer imzasını attı, döndü, yerine oturdu. Sıra Venizelos’a gelmişti. Venizelos geldi, koltuğa oturdu, çabucak imzaladı, yerine döndü. Romanyalılardan sonra, sonunda Belçikalılar, Portekizliler de kendilerini ilgilendiren sözleşme ve antlaşmalara imzalarını attılar. İmza töreni bittikten sonra, konfederasyon reisi ayağa kalkarak dikkate değer bir nutuk söyledi.

 

lozan-konferansi

 

 

Bu nutuk basbayağı bir tören nutku değil, fakat çok özlü, bütün dünyaya karşı İsviçre’den gür sesle yükselen bir ders hikmetleriyle doluydu. Özellikle “Hiçbir millet haklarından mahrum edilemez” cümlesi, milletleri haklarından mahrum etmeye kalkmış olanlar için son bir ihtar gibi yansıdı. Bu nutukla Türkiye, ‘kahramanca bir mücadeleden sonra kılıçlar kınına konuyor,’ cümlesiyle bir destan tarifine ulaştırılıyordu. Bu nutkun özeti, İsviçre Konfederasyonu ağzından bütün dünyaya;

 

‘Galibiyet Türklerde kaldı; kahramanca bir mücadeleden sonra haklarını aldılar!’ demekti.

 

Mösyö Scheurer’in nutku sürekli olarak, dakikalarca alkışlandı. Artık Lozan Konferansı sona ermiş, barış imzalanmıştı. Herkes ayağa kalktı. Herkes birbirini tebrike başladı. İsmet Paşa’ya ilk tebrik eden, Çin hükümetinin Berne Elçisi oldu. Sonra Amerikalı Mister Grew, daha sonra General Pelle, onun arkasından Sir Rumboldt, tebrik ettiler. Bundan sonra Mösyö Venizelos güle güle İsmet Paşa’ya doğru yürüdü, iki elini uzattı ve hararetle tebrik etti. Mösyö Venizelos’tan sonra İngiliz delegesi Mister Rayan, İsmet Paşa’nın elini sıktı ve Türkçe olarak; ‘Tebrik ederim Paşa hazretleri…’ dedi. İsmet Paşa, teşekkür etti.

 

Şimdi heyetler salondan çıkıyorlardı. Bu sırada Türk muhabirler İsmet Paşa’yı tebrik ettiler ve;

 

-Paşam lütfen ilk intibaınız… Diye sordular.

 

İsmet Paşa’nın gözleri gülüyordu:

 

-‘İşte görüyorsunuz, mektepte imtihanı verdik, çıkıyoruz’ dedi.

 

Evet, İsmet Paşa imtihanı vermiş ve birinci çıkmıştı. Şerefli bağımsızlık barışı, bundan daha yüce bir zafer havası içinde imza edilemezdi.

 

Tören tam üç çeyrek saat sürmüştü… Delegeler, danışmanlar, uzmanlar, muhabirler, davetliler salondan çıktıkları ve otomobillerine bindikleri zaman Lozan şehrindeki büyük katedralin çanları durmadan çalarak her tarafa barışın imzalandığını ilan ediyordu. Gece geç vakte kadar Lozan sokaklarında bu barış gününün ve gecesinin kalabalığı, sonsuz sevinci devam etti…

 

 

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla