Martısız Parantezler

-yokluk-

iki satırsız yollarda

açılır demirden kapısı hissiyatının

açılır parantezleri içinin

(soğuk molalar, tütünle çay bolca

kimse çıkaramaz birbirini

bir yerlerden, son bir cigaralar

otobüse koşmalar isteksiz

ve yollar, yollar yine…

(dağ eteklerinde saklanır köyler

birkaç ışık parlamakta dikkatli bakınca

uzaktan okunur kafalarda hep… tebdilimekân

seslenmek gelir içinden ‘köyünü bırakma Hasan’

çocuklar mutlu neyse ki ve uyumuştur çoktan

(göz kapakların kapanır bir yerinde gecenin

bir sayıklama dolanır diline: ‘bir gün herkes

eşitlenecek, eşitlenecek herkes bir gün, toprak

zamanı geldikçe eşitlemekte…’

(epeyce sonra omuzundan silkeler gibi bir el

aniden uyanıverirsin körfezde mahmur gemiler

çabucak uyuyup uyanmak istersin yine göreyim diye

öyle de olur, açtığında gözünü hala orada duran

kartpostaldan puslu bir sabahtır İzmit’te

(sonra varırsın o şehre, hayli karışık önce

adını defalarca duyduğun sana ait olmayan

ve hiç olmayacak olan semtlerden geçerken tren

hemen anlamalar kırk yıldır yaşamışsın gibi

bir ikisine yolun düşmedi de değil tabi

bildiğin Taksim, Haliç, … falan işte

seninkisine ne kadar bilmek denirse?

keyiflenip tam güleceksin sırtında kurak bir

sızı:yokluk…

 

(adres aramalar, kaybolacak gibi olmalar

inanılmaz manzaralar, enteresan insanlar

simitçiye sormalar, kırk yıllık dost gibi

uğurlanmalar, sonra elinle koymuşcasına

bulmalar… Ah şu senin güzel insanların, halkın;

ekmekleri taştan, yolları yokuştan, ne kadar da

candan, sevgi dolular aslında öyle değil mi?

(işlerin biter akşam aynı yollardan dönerken geri

artık bilmediğin hiç bir şey kalmamış gibi

güzel kadınlara rastlarsın caddelerde

bir durup bir yürürsün gitmek istemezsin de

hele bir afet gelip öyle bir oturur ki karşına

Cevahir’de, ilk kez birine benzetirsin birini

rüyadan renk renk boncuklu terlikleri

ayaklarına kapanmış şimdiden gece

elinde değil ki gözlerini alamazsın

rahatsız olmaz çünkü sana hiç bakmaz

ayağının acıyan yerlerini bantlamakta

aklını başından alır bu şehir umuru olmaz

(atlayıp gemiye kaçıp gidersin karşıda şirin,

mazbut bir yere

oturup bir köşeye balık tutanları seyredersin

vızır vızır atarlar, havada misinalar parlar

koca ekmekler çaparide, hayaller büyük ama

ucunda yokluk, yokluk yine…

bakarsın, dalarsın, kararmıştır çoktan hava

akordion çalar biri, pek de hoş, iki lira vermek

gelir içinden

verirsin de, sağ elini göğsüne vurur adam iki

kere gülümseyerek müteşekkir

sağ elini göğsüne iki kere vurursun eyvallah

diyerek tevekkül ile

yürürsün çok mühim bir şey olmuş gibi mağrur

denizin kokusu, armonikanın uzaklaşan sesi

biraz mutlu olmalar, moral bulmalar falan…

derken o da ne Cevahir’deki afet ama nasıl olur?

atmış terliklerini karşı sahilde, kendi kendine

gülüyor masaldan aleminde, yürüyor yolboyu

çıplak ayakları kanıyor, kayboluveriyor ortadan

koşup peşinden şaşkın aranıyorsun öteyi beriyi

yok)

için yanıyor, kurak bir sızı saplanıyor sırtına)

yorgunsun bitti söz gözlerinin kapandığı yerde) hepsi geçip gitmiştir artık hiç yaşanmamış gibi

başı ve sonu yokluk, yine yokluk işte…)

son bir sayıklama takılı kalır diline ‘üşüyorum

üstümü ört anne’))))

iki satırsız zamanlarda

kapanır demirden kapıları fikriyatının

kapanır parantezleri içinin

-allahtan görmedin

bir martı geldi az önce seni sordu

uyudu dedim

çok bozuldu-

18.05.2018

Bekir Mutlu Gökcesu

Yazarın izniyle yayınlanmıştır. http://bekirmutlugokcesu.com/

1 Comment

  1. unal berk

    26 Haziran 2018 at 16:38

    bekir mutlu gökcesu
    halkdan ve yaşamın içinden duygularını aktardığı şiiri çök beğendim.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla