Merhaba Mektup Yazılan/Yazılamayan

Merhaba,

Kaç mektubu yırttım bu son kaleme kazıdığımdan önce biliyor musun? Sanmam bu konuda herhangi bir fikrin olduğunu. İlk paragrafın üçüncü cümlesindeyim. Neden bu mide bulandırıcı ayrıntıları mürekkepliyorum ki? Ne mürekkebi. Saçma sapan konuşmaya başladım yine. Şu yazılan kısmı ince ince tutuştur gitsin çakmağınla. Sana karşı hissettiğim ve aşk olarak adlandırılan o mide lapası duyguyu uzun uzun anlatmama gerek yok. Evet, bence de.

Sen göğüs kafesimin beyazlığında ağır ağır, bir beyaz karanfil misali büyüyorsun. Gözyaşlarımla suluyorum yapraklarını. Ve toprak her zamanki gibi karartılı, kurak. Çöllerin ortasında köklerini salarak büyüyorsun sen. Köklerinin ucu kaktüslerin iğnelerine istemsizce dokunuyor, kanıyor gövden. Sen bu mektubu okumuş olsaydın şayet seni ‘karanfil’ olarak imgelememe epey kızardın ama elimde değil işte. Sen olunca bütün dünyamın meselesi, aptallaşıyorum. Klasiklerin o afyonlu ve ‘decorum esaslı’ bahçelerine düşüyorum. Vahşeti alamıyorum kaleme seni düşündüğümde. Sakinleşiyorum, güllerin kokusunu ciğer dediğimiz şu pembe ve damarlı yapının en derin iliklerine kadar çekiyorum. Sigarayı küllüğe bastırdım, izmarit ince ince titriyor. İzmarit küllerine yazıyorum senin adını ve kağda.

Kaç gündür seni göremiyorum. Ama ‘sen’ kendiliğinden öte bir varlığa dönüşüyorsun. Beden olarak belki yanımda değilsin (Ki yanımda olmak gibi bir zorunluluğun yok) ama seni yine de farklı farklı renklerle işliyorum zihnime. Önce pembe dokunuyor ruhuma sonrasındaysa kırmızı. Bu renklerin kazındığı bütün yüzeylerde sen varsın. Sen damarlarımın içerisinde geziniyorsun. Kendimi kimi zaman kötü hissettiriyor bu ama olsun, ne yapalım yani. Ben zindan gardiyanı falan değilim. Boşver. Okurken bu mektubu eminim bu kısımları karalarsın ve sanki bütün bu kelimeler hiç düzleme düşmemiş gibi davranırsın. Umarım.

Benim babam öldü biliyor musun? Huzursuz bir sabahında İstanbul’un. Babamı sevip sevmediğimden hala emin değilim. Kötü insan değildir inan. Sadece biraz soğuk davranır çevresindekilere ve görüntüsü ürkütücüdür kimi zaman o kadar. Babamı bir araba kazası gibi bir olayda kaybettik. Konusu ‘sen’ olan bir mektupta onu anlatmak son derece anlamsız ondan ötürü bu paragrafı ‘sade bir baba’ özetiyle kapatacağım. Kızmadın umarım.

Öfken dudaklarından ağır ağır süzülüyor, dilin dudağının üst kısımlarına dokunuyor ya da değiyor. Ağzının içinden kelimeler dökülüyor. Bambaşka anlamların içerisine sokuyorum bu sembolleri. ‘Naber’ sözünü ‘Uzun zamandır görüşemiyoruza’ çeviriyorum. Hatta bunları not defterime bile etüd etmiştim ama kaybettim onu. Neyse. Bu mektubun hemen ardından postaneye giderim. Defteri geri gönderirim sana. Sen de okursun hem. El yazımın okunması zordur. Yazılanları sonrasında daktilo kağıtlarına (daktiloyla) çekerim. Üçüncü kez sana bir ‘meta’ ulaştırmış olurum. Neyse.

Hava epeyce karardı ve mum ışığı da sönmek üzere. Şimdilik sonlandırmak zorundayım bu ‘yazınsal ürünü’ ya senin tabirinle mektubu. Pul olarak 49 Numarayı yapıştıracağım zarfın üzerine. Şimdiyse düşünceler yazdığım kağdı katlamakla meşgulüm. Rahatsız etme beni.

Sırıtıyoruz işte hep birlikte.

Sevgilerimle
(İsim yok)

Not: Bana güzel bir masal yaz. Biraz mutlu olmak istiyorum işte senin yazınsal acemiliğinle.

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla