Mücrim

Çizim: Merve Ulutaş

 

MÜCRİM
07.09.20..
‘Nasılsın?’ sorusuna ne cevap verebilirdim ki? İyi, fena değil, sen? Kaç umursamazlık ederdi bu –iyi-, kaç görmezden gelme? Şairin dediği gibi; kimselerin durup ince şeyleri düşünmeye vakti olmadığı bu dünyada gözlerimizi, kulaklarımızı nereye göndermiştik –iyi- olabilmek için? Vicdanlarımız saklambaç mı oynuyordu yoksa? Çok geç, sobe!
‘’Aşağıda yolcu kalmasın.’’
N. ince sesli muavinin sesiyle doğruldu. Deri kaplı defterini ve ucunda son koyduğu ünlemin noktası sallanan kalemini çantasına tıkıştırarak ayağa kalktı. Plastik bardakta kalan iki yudumluk soğuk kahveyi bir dikişte içti. Küçük mavi valizini aldı, siyah paltosunu savurarak hareket etmek üzere olan otobüse doğru koştu.
İkinci merdivene adım attığında otobüsün kalabalık olmamasına sevinerek, cam kenarındaki yerine oturdu. Arkasına yaslanıp yan koltuğunun yolculuk boyunca boş kalmasını diledi. Es kaza yanına geveze biri düşecek olursa, konuşacak takati yoktu. İsteği de yoktu zira. Yaşamının tahammülfersa taraflarını düşünmek, suçluluğunun, arkasından sallanan ve şimdi çok uzakta kalmış bir ele dönüşmesini görmek, her sustuğu felaketin tekerleğin altında un ufak oluşunu izlemek istiyordu yalnızca.
İki yıl önce, B. şehrine sosyal hizmetler ve çocuk esirgeme kurumuna psikolog olarak atandığını öğrendiğinde nasıl da sevinmişti oysa. Anne ve babasının yegâne kızı okulunu bitirmiş, hemen işe başlamıştı. Hem de ‘devlet kapısında.’ Daha ne olsundu… Öyle ya, severdi çocukları. Göreve başladığı ilk zamanlarından itibaren onlarla iyi anlaşmış, yaşı biraz daha büyükçe olanların ‘N.ablası’ oluvermişti. İçinde, kimsesi olmayan küçük çocuklara şefkat göstermenin görkemli hazzı vardı. Onlara her sevgi gösterisinde bulunduğunda cennetine biraz daha yaklaşıyor, günahlarından birini daha öldürüyordu sanki.
‘’Çay, kahve, meşrubat, tatlı, tuzlu ne alırsınız?’’
‘’Bir şey istemiyorum, teşekkürler.’’
Yok canım. Tüm bunları kendini iyi hissetmek için yapıyor olamazdı. Bu kadar obur muydu bencilliği? Şehre yeni gelmemiş ve burada eşi dostu olsaydı da çocuklara ilgi gösterir, onlara fazladan zaman ayırırdı. Aksi mümkün müydü? O hep sevilen biri olmamış mıydı? Böyle davranması olağandı. Nihayetinde –iyi- bir insandı. Kurumdaki tüm çalışanların çocuklara –iyi- davranmadığını fark ettiğinde susmuş olsa da, onlara daha da şefkatle yaklaşmamış mıydı? Sarıp sarmalamamış mıydı onları? Aklından bunlar geçerken düşüncelerini savuşturmak istercesine ellerini ileriye uzattı. Kafasını cama dayayarak yolu izlemeye koyuldu.
Bahçesini renk renk sardunya ve begonyaların süslediği evindeydi şimdi. Annesi yemek yapıyor, N. de çoğu zaman yaptığı gibi, babasının kurduğu demir salıncakta sallanıyordu. Her havalandığında güneş tatlı tatlı yüzünü okşuyor; kolları, gökyüzünü olanca maviliğiyle kucaklamak istercesine coşkuyla iki yana açılıyordu. Bir süre sonra sofranın hazır olduğunu müjdeledi annesi pencereden. Epey acıkmıştı. Hemen mutfağa gitmek istiyordu. Sağ ayağını ileriye atacaktı ki, salıncak birden havalandı. Kafasını çevirdiğinde Edip ve Cemal’in donuk gözleriyle karşılaştı. Burada ne işleri vardı, yurtta olmaları gerekmez miydi? Durmaları için yalvardı. Fakat hiç konuşmuyorlar, gözlerini ayırmadan ona bakıyorlardı. Başı dönüyordu. O kadar hızlı ileri geri gidiyordu ki, artık görünmez olduğunu düşündü. Annesine bağırdı, bağırdı ve boğazı yırtılırcasına tekrar bağırdı. Sesini duyuramıyordu bir türlü. Derken salıncak zınk diye durdu. Telaşla kafasını arkaya çevirdi. Edip’le Cemal yoktu. Önüne döndüğünde Nilgün’le burun buruna geldi. Hani ilk tanıştığında; üzerindeki çağla yeşili ipek gömleğinden gözünü alamayan, daha sonra o gömleği ona hediye ettiğinde, gözlerini yerden kaldırmadan gülümseyen mahcup kız. Amcasının zoruyla evlendirilirken düğünden kaçan kız. Çocuk kız. Gelin çocuk. Gelin kız. Kadın kız… Bu utangaç gelin çocuk şimdi iri yeşil gözlerini N.’ye doğrultmuş, sağ işaret parmağını öfkeyle sallıyordu. ‘‘Ne yaptığını biliyorum. Sen de masum değilsin. Beyazsın diye temiz misin yani?’’ N. donup kalmıştı.Daha fazla dayanamadı ve hıçkırmaya başladı. ‘’Bak salıncağımda sallanabilirsin. İstersen oyuncak bebeklerim de senin olsun. Yeni ayakkabılarımı bile verebilirim sana. Ama ne olur anneme söyleme cüzdanından para çaldığımı.’’ Nilgün gülmeye başladı. Gülüşü büyük kahkahalara doğru evrilirken, sesi tüm bahçeyi dolduruyordu. N. iki eliyle kulaklarını kapadı. Kulak zarı patlayacak gibiydi. Hah hah ha hah ahaaa hahahh. Gözlerini kapadı. İçinden yediye kadar sayınca Nilgün’ün kaybolacağını hayal etti. Bir, iki… Beş… Yedi! Göz kapaklarını araladığında şaşkınlıktan küçük dilini yutacak gibiydi. Yurttaki tüm çocuklar etrafında yuvarlak olmuş, işaret parmaklarını ona doğrultmuş, yüksek sesle gülüyorlardı. Çaresizliği tüm mecalini almıştı. Dizleri üzerine çöktü. Babası bu saatlerde işten dönüyordu. Gelmiş olmalıydı. Babasına seslenmek istedi. Ağzını açtığında dilinin olmadığını fark etti. Nereye gitmiş olabilirdi ki? Biraz önce yerindeydi. N. beyaz elbisesinin kirlenmesine aldırmadan yere kapanıp ağlamaya başladı. Zaman öyle ağırdı ki, bir asır ağladı sanki. Nilgün, kahkahaların arasından sol elini uzatarak N’yi büyüttü. Sağ avucunu uzatarak ‘‘Al, bu senin’’ dedi, küçülerek kaybolurken. N.’nin küçük, soluk renkli dili yerden ona bakıyordu…
‘’Mola süremiz 20 dakikadır. Araç hareket etmeden, otobüsteki yerlerinizi almanızı rica ederiz.’’

1988 yılında Çorlu'da doğdu. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Klasik Arkeoloji mezunu. Okur,düşler,yazar,izler. Sabahattin Ali'nin şu cümlesini tekrarlar:''Ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım.''

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla