Norman Nofree’nin Sergüzeşti

Bir Amerikan askeri öldü Irkakta akrepi bir zehir tarafından.

Yaşı yirmiyedi olan asker için söylenecek çok şey yoktu. Göçüp gitmişti çoktan bu dünyadan. Ailesi şehitlere verilen o maaştan faydalandı ve Irkakta ölen Amerikan Askeri (AA)’nin oğlu, babası ceset olduğundan ötürü, Amerikan kolejlerinin birine yazıldı. Amerikan Kolejlerine yakışan bir öğrencilik sergiledi hayatını Rednek belgesellerine konu ettiler. Ha bu arada arkadaşımızın adını belirtmemiz gerektiğini sayın editörüm belirtmişti, unutmadan: ”Norman Nofree” babası da bu durumda ”Beforre Norman Nofree JR II” oluyor. Basit bir matematik denklemi ile bu ifadelerin içinden çıkabileceğinize inanıyorum. Norman Nofree’ye X diyelim ve hayatta yaşadığı her tecrubeyi artı bir olarak X’e ekleyelim. Ekledik geriye ne kalıyor? Fazla bir şey değil herhalde. X+5 falan olsa gerek. İlk artı dünyaya geldiği zamanı imgeler. İkinci artı kısmı ise yürüdüğü vakti. Üçüncü artı ise ilk seviştiği erkeği ve evet Norman Nofree gaydi. Dördüncü artı babasının ölmeden önce onu yanaklarından öptüğü kısmı sembolize eder. Son artı ise Norman Nofree’nin babasının vefatı. Norman Nofree JR II serseri pezevengin teki olarak bilinirdi. Sonra AA’ya kayıt oldu. Anti Komünist değildi ama SSCB’ye hakim olan o Troçkist tavırdan da hiç memnun değildi bu revizyonistlerin söylemleri Sovyetler Birliğini adeta Kojeve’nin düşlediği bir cehenneme çeviriyor Hegelyan bir antitezolmayan antiteze karşı Vietnem vari bir savaş sergileniyor.

Zehrin yapısından söz edelim biraz da. Afrikalı olduğunu söylemişti Doktor El Arap bana bunun. Pembe bir akışkanlığı vardı ve bu akışgan şey damarlara sızardı hiç beklemediğiniz bir anda.
-Bu zehrin ismini HAYAT koyalım.
Masanın başına bilim insanları toplanmıştı. Önlüklü adam iki buna itiraz etti, bunu söylerkenki mimikleri bana bir video oyunu karakterini anımsatmıştı ama burası mahkeme salonu ya da eksentrik suçluların yargılandığı bir kerhane değildi ondan ötürü gerçekleştirdiği bu kısa göz aç kapa biçimindeki eylem bir çok arkadaşımıza anlamsız geldi:
-İtiraz ediyorum.
-Nesine
-Zehir dediğimiz şeyi belli insani zayıflıklar üzerinden imgelemek ahlaksızlıktır
-Neden öyle düşünüyorsunuz
-İmgeler orta çağdan kaldı da ondan çünkü
-Nereden biliyorsunuz
-Shu Ryu’nun son derece bilimsel olan ve Sokal zırvalıklarından hallice olan ‘İmge Diye Bir Şey Yoktur’ çalışmasına göz atın derim baylar. Baylar siz nasıl mezun olabiliyorsunuz fakülteden falan.
-Ne alaka şimdi.
-Shu Ryu’yu okumamışınız daha bile.
-Boş konuşuyorsunuz.
-Hiç te bile.
-İmgelenen hastalık bir özentilik olarak gelebilir sizlere. Ama baylar yanılıyorsunuz biz burada … biz burada… kekeledi.

Üniversite koridorunun başında bekliyordu ve sevgilisini beklemeye koyulmuştu. Üniversite içinde sigara yakılması yasaktır normal koşullarda ama o zıkkımı aldı, dudaklarına yapıştırdı çakmağını cebinden çıkardı zıkkımın ucunu ince ince tutuşturdu. Bunu yapan bir Rönesans adamı değildi, Norman Nofree’nin ta kendisiydi. Sırt çantasının bomboş olduğu gibi ayrıntılara değinmeyecektim ya da cüzdanının bozuk para gözüne prezervatif koyduğunu. ‘Korunmak önemli’ derdi kendi kendisine ‘Joseph bundan ötürü veda etti hayata kancık herif ölmeyeydin iyiydi’ Norman Nofree’nin gözü duvardaki saate takılmıştı saat dört. Bir saattir bekliyorum kendisini. Gelmeyeceğini söylese olmuyor muydu sanki. Kafasız herif. Kafasız.
Savaş yılları gerçekten de zorludur, sürünürsünüz, süründürürler, sizi bilinmez ülkelere yollarlar. Norman Nofree’nin babası da AA’nın üst düzey görevlileri tarafından yollanmıştı Irkakta. Yuvarlak masa şovalyelerini andırıryorlardı Norman Nofree’nin babasına. Görmemişti onları, kafasından uyduruyor olabilirdi emirleri kendi kurduğu emirleri yerine getiriyordu belki de savaş onun için bir imkansızlık gibiydi ve bu sergilediği oyun da atlayan ve zıplayan tulumlunun engelleri aşmasından ya da sanal kurşunlara bedenini feda eden Price’nin kanlar içerisinde yere serilmesinden çok da farklı değildi kuşkusuz. Sadece kuyruğun ucundaki çengel onu yaralamıştı o kadar o kadar.

Cenazesi uzun sürmedi pek. Tabutu deliğin tam ortasına savurdular o kadar. Taş ve hayvan pislikleriyle bezeli bu toprağın merkezinde duran tabut çürümedi, öylece kalakaldı orada. Tanrı ya da Allah kendi uğruna ölen insanları merhametiyle kutsar o kadar.

-Nerede kalmıştın sen be!
-Geldim ya işte.
-İyi tamam söylenmeyeceğim.

Çirkin bir adam değildi ama kendisini tanımlayacak sosyal bir kalıp bulamıyorum sevgili okur. Asya ile Avrupa arasında kalmış insanlara benziyordu ve kimi zaman Asyalı gibi davranıyordu yatakta kimi zaman ise Avrupa. Şarap istediği oluyordu sevişmelerimizden sonra kimi zaman ise sadece bir bardak su içmekle yetiniyordu. Çay içmeyi çok seviyordu ki bundan ötürü ona şair diyenler de mevcuttu ama o sürekli ‘Ben şair değilim ‘ diyordu. Bir süre sonra bu yazınsal kimliğinden ötürü onu da dışladılar ve bir masanın tepesine çıkamadığı için de edebiyat öğretmeni olamadı. Şimdi ise alttan kalan derslerini düzeltmeye çalışıyor. Ve arada da sikişiyoruz işte. Penis göt deliği göt deliği penis prezervatifsiz ya da prezervatifli falan. 490 numaralı odada gerçekleşirdi bu olay genelde ama bizim öğrenci evine geldiği falan da olurdu. O vakitler daha iyi idi tabi. Ama çok sık buluşamazdık. Bugün bunun için de önemli bizlere.

Düzenli bir ilişkimiz vardı. Yanıma uzanırdı. Sanırım birbirimizi seviyorduk ya da bütün bu ilişki dediğimiz şey ‘gelip geçmekten’ ibaretti. Ellerini sırtımda gezdiriyordu. Televizyon açıktı. Kanallar benim isteğim dışında değişiyordu, sanırım bu tuşlu alet edevatın üzerinde yatakalmışım. Kadını aldatan kocası. Kanal değişir. Savaşa girme riskimiz var, ama ben sevgilim olmadan ne yaparım şimdi. Aman savaş olmasın, sevişelim. Babam da savaşmak yerine, evli bir adam olmak yerine kendini sevişmenin rüzgarına kaptırsaydı ya. Savaşa girmek ekonomiyi bozar. Kanal değişir. Savaşın ekonomimize faydası. Kanal değişir. Vietnamda tatil keyfi, bacaklarını açar sarı sarı kadınlar. Kanal değişir. Kıçım kanalları değiştiriyor. Yanı çıplağım. Sevgilim Joe da öyle. Joe olarak kısaltmayı seviyorum onu. Seviyorum evet, hıhı, kokusu koridorlara sinerdi hep. Kokuyu kovalıyorum sevgilim, parmakların soğuk soğuk değiyor bana. Tırnak izleri de nereden çıktı. Canım. Joe efendim seni dinliyorum, evet Joe, et sesleri gittikçe ufalıyor ve televizyonun cızırtılı çenesi, sarı dişleriyle bağırtısını yükseltiyor. Gülümseyelim Joe, bu son gülüşmemiz değil Joe, Joe ismin göğüs kafesimde derin bir yara misali büyüyor. Ben seni seviyorum. Ben seni nasıl sevdiğimi bile bilmiyorum. Belki hazdan kaynaklanıyor bütün bu ilzüyon. Tek bir bedeniz artık beden dediğimiz yarı semiotik yapının bütün o sözde hücrelerini parçaladık. Tek bir dünyayız biz ya da sevişiyorduk sadece. Fikrim yok. Sadece ‘oluşu’ kekeliyorum kendime o kadar. Neyse.

Kumanyasındaki yemekleri ağzını şapırdata şapırtada yedi. Bacakları, asker pantolonunun içerisine kamuflajlarca titriyordu. Dişleri birbirine değiyordu. Takırdana takırdana. Bayat et parçalarını çiğniyor, bu bulamacı midesinde tutmaya çalışıyordu araya kötü dilimlenmiş patates ve havuç bozuntuları karışıyordu. Kumanyanın çöpünü ağcın tam da gövdesine savurdu. Elini kesmişti kasatura hafiften. Çantasından çıkardığı beyaz bandajla sardı elini. Görevini yerine getirmişti ve herşey yolundaydı. ‘Emirlerinizi bekliyorum komutanım’ diye bağırdı kendi kendine ve yürümeye devam etti. İri, gür ağaçlar falan hep omuz hizasında kalmıştı.

Kekelemesini kekelemeyi nihayetinde sonlandırabilmişti. Gülüyordu yakalarına numara geçirmiş isimsiz adamlar ona.
-Gülmeyin bana.
Gülmeye devam ediyorlardı ona.
-Gülmeyin dedim bana.
Kahkahalar yükseliyordu bu çelikten kubbenin içerisinde.
-Neden gülüyorsunuz ki bana.
Hahahahaha.
Masayı yumrukluyorlardı hatta ötedeki adam(ona bu ismi vermeyi uygun görmüştüm gözlük takıyordu ve hep ötedeki sandalyede oturuyordu) neredeyse sandalyeden düşecekti. Bilimsel formüller yazılı kağıtlar falan hep ıslanmıtşı hatta bir çoğu kazara yırtılmıştı, bardaklar devrilmiş ve kırılmıştı.

İlişkimiz düzensizleşecekti bunun da farkındaydım. Derslerden falan filan, birbirimize vakit ayıramaz olduk, onu daha sık bekler oldum ve Joe aramalarıma hiç yanıt vermiyordu. Gelmek istemiyordu, kısa mesajlar atıyordu bana filan. ‘Müsait değilim şimdi canım’ ile başlıyordu cümleler ve öylece de bitiyordu. Joe ‘Sonra konuşalım mı ‘ diye mesaj attığında az çok anlıyordum ne olup bittiğini. Joe beni artık sevmiyordu. Kapıyı çarpıp çıkmıştı işte seviştiğimiz o gün. Romantik değildi o gün aslında bi’ kaç paragraf önce size yalan söyledim üzgünüm. Benim hayatım yalanlarla geçiyordu. Gülümsemeliydim ve öyle de yaptım.
Bağırdım.
Susmamakta ısrarlılardı.

Analitik işlemsizlikleri işlemlere çeviren formüllerin olduğu tahtaya yasladım sırtımı. Beyaz ceketim hep formüler doldu. Ceketimin cebine koyduğum toz tebeşiri çıkardım, kırmızıydı. Kendimce bir şeyler kazıyordum tahtaya, kıkırtılar arasında. Evet temel prensip bu olmalı. Neo platonik bağlanan platon bedenleri asla birbirinden ayrılmaz. Bedeni inşaa edelim. Çıplak kadın bedeni çizdi. Kadını çizgilere bağladı. Kafasındaydı ilk çizgi, ikincisiyle sağ kolunda, üçüncüsüyse sol koluna, dördüncüsü ise sağ bacağına, beşincisi ise sol bacağına. Kellesi olmasaydı ‘X’ işaretini bile andırabilirdi bu yarı-et şekil bize. X bilinmezliği imgeler genel olarak tarih boyunca. Kadın bedeni ile bilinmezlik arasındaki ilişkilenme çok eski zamanlara dayanır. Taaa pre-sokratik döneme. Ama onlar yazılı eserler çıkarmamışlardır ortaya ondan ötürü onlar gibi düşünmeyen Platoncular (Platonistler) kadını ‘bilinir bir basitlik’ olarak ele almışlardır. Arkamı dönmüştüm ve seslere aldırmıyordum. Tahtaya ritmik ritmik işliyordum (neyi? Tabi ki de bilinmezliği) Bilinmezliği ‘sembolik’ bir dile sokmak ve bu imkansızlık üzerine neo platonik simbiyozlar oluşturmak bilinmezliği herhangi bir bilinirliğe sokmuyor aksine umutsuzluğu derinleştiriyor. Hayır sadece umutsuzluk denen o mide bulandırıcı duygu büyüyorum. Tebeşir kaydı tam o son aşamayı oluşturmayı düşünürken. Dumanlı görüyorum ifadeleri gözüme sis bulutları çekilmiş. Konuş benimle. Fısıltılarını zar zor anlayabiliyordum, son sözleri şunlardı sonrasındaysa düzlemine geri döndü ve ben de olduğum yere çöktüm yanaklarımdan ılık ılık süzülüyordu ve gözlerim kararıyordu. Söndür ışıkları…. ışıkları söndürdü. Söndürdü ışıkları.

Amerikan askerini çıplak bileğinden, pantolon sıvanmış bileğinden soktu akrep.

Odasının çevresinde dönüp duruyordum. Kafesteki geveze, yeşil ve kırmızı tüylü papağan ötüp ötüp duruyordu. Papağanı geçen hafta almıştım hayvan mazasından. Sanki benimle sohbet ediyordu. Sohbeti devam ettirmek istedim. Pahallı da geldi. Kafesi sallaya sallaya eve döndüm, kapıyı açtım. Kimi konular üzerine tartıştık kendisiyle. Bu arkadaşım, ismi Smith Andrews’tı, kanatlarını çırpar dururdu, kafese alıştı, kafesin içerisine sarımlığı bırakıyordum kanatlarını el ve kol gibi kullanıyor sarımlığı parmaklaştırdığı kanat tüyleri arasındaki boşluğa sıkıştırıyor iki duman alıyor, saydam gözlerini tepedeki kafes askılığına dikiyor. Ağırlaşıyor göz kapakları. Dünya siyasetinden magazin haberlerine kadar herşeyi öğrenmişti çünkü benden önceki sahibi kafesin içerisine hep bütün gazete yığınları atmıştı, okuya okuya o da öğrendi bu insan lisanını. Öncelikle alfabeyi kavradı sonra kelimeleri sonra cümleleri sonra bütün o köşe yazılarını metinlerini falan. Bir sobetimizde hatta şu ifadeler geçmişti, iskemle çekmiştim karşısına:

İyiye gitmiyor hiçbir şey
Hiç
Ne olacak bu halimiz be Andrews
Fikrim yok.
Benimde.

Hey kafese biraz sigara atsana. Kafese sigara sıkıştırdım. Sağol dostum.

Asıl sana ne oldu gaaaaaaak
Bilmiyorum gaaak ben neden gak sesi çıkarıyorsam.
Seni de konuşa konuşa kendime benzettim gaaaak
Gaaaaak
Gaaaaaaaak
Sevgilimden ayrıldım gaaaaaaaaaaak
Joe’dan mı gaaaaaaaaaaaaaaak
Joe iyi biri gibiydi neden ayrıldınız gaaaaaaaaak
O beni terk etti.
Joe demek …
Napalım artık gaaaaaaklamaktan başka ne gelir elden
Gaaaak gak
Gaaaak gak

Sigarayı tuttursana, yaktım ucunu zehrin. Onu da zehirlemek istiyordum.
Odama gidiyorum ben.

Görüşürüz bile demedi. Tabureyi ya da iskemleyi kasıtlı olarak orada bıraktım, sigaramı bitirmiştim ve izmaritini geyikli halıda söndürdüm, bu halı sapasağlamdı üzerinde her ne kadar sigaradan kara delikler oluşmuş olsa da . Havva vermişti bana bu halıyı kesiklerini de tamir ettirmişti.

Babamın cesedi çürüyordu toprağı karada. Solucanlarla dost oldu benim babam benim.

Masamın başına geçmeliyim hemen, masamın üzerine epey kağıt yığmışım. Binlerce taslak buruşturulmuş hep. Kalemliğinden kalemini çıkardı. Yazıyordu. Bir şeyleri. Mektup gibi sanki. Çakmağıyla yakacağını bildiği o mektubu kaleme almıştı. Şöyle:
Joe Sevgilim

Beni neden terkettiğine dair hiçbir fikrim yok. Olmamalı da diye düşünüyorum çünkü hayat dediğimiz o mide bulancı ızdıraplarla geçen süreçte herhangi bir ‘akıl sonuç’ ya da ‘neden sonuç’ ilişkisi yok biliyorum. Benden sıkılmış olabilirsin ve sadece ilişkimizi etin yüzeysel hareketlerine de bağlamış olabilirsin. Olsun Joe ya da Joseph, inan önemi yok bunların. Bu mektubu da birazdan tutuşturum veya şakak noktasına dayarım silahı, tetiği çekerim ve boooom. Okuduğun en kısa mektup olurdu bu da.

Joe birbirimizle konuşmadığımızın uzun zamandır farkındayım. Böyle olmamalıydı diyorum kendi kendime. Seninle sevişmeyi, aynı yatağa girmeyi, prezervatifsiz sevişmeyi seviyordum. Sen de bu tensel ilişkiyi seviyordun ama nedendir bilinmez hiçbir zaman bu hayvani duygusunun ötesine varamadık. Garip değil mi? Nathaniel Hawthorne’nun çalışmalarını çalışırken de bu böyleydi, Edgar Allan Poe’nun şiirlerini okurken yahut. Sadece o beyaz örtülü tabuta girince konuşuyordun benimle. Epeyce gevezeydin tabutumuzda.

Joseph ‘geri gel’ falan diye de yalvarmayacağım sana. Ama papağan aldım ben biliyor musun? Ötüyor, şarkılar söylüyor. Amerikan marşını ezberlettim ona. Bayrağımızı bile tanıyor. Ah Joe! Bu ülke ne kadar heteroseksist bir zihniyete sahip olsa da ben bayrağımız gökyüzünde nazlı nazlı sallandığında, elimde değil, heycanlanıyorum. Sen de öyle sanırım. Olmayadabilir de? Bilmiyorum.

Joseph sanırım sen benim hayallerimin bir ürünüydün belki de değil. Belki de bu mektubu okuyan okurun istenci seni yarattı taa baştan. Bu sorunun yanıtını hiçbir zaman bilemeyeceğim. Barkley felsefesinde ‘kendisine etki eden bir hayatletin varlığından’ söz eder fakat bu söylemini pek te açıklayamaz bendeki de böyle bir durum sanırım.

Sigaramı yatkım Joseph. Küllerini döküyorum küllüğe. Parmaklarımın ucunda ince bir sen beliriyorsun ve ben onu masamın tam üstüne mektup bıçağıyla kazıyorum. Joseph, sen gerçekle hayalin tam o kesiştiği noktada duruyorsun.

Gözlerimin altı morarmış hep, göz kalemini çekmeli, göz kalemini çekti. Beş paragraftır yazıyorum. Yoruldum ne yalan söyleyeyim. Bu paragraftan sonra gelecek paragraf son olacak.

Joseph, bugün günlerden Çarşamba ve saat epeyce geç oldu, uyumak istiyorum senin hayaletinle artık.
Sevgilerimle
Norman Nofree (JR)
İMZA
NORMAN NOFREE

Çürümeye devam ediyordu baba, babacığım.

Kağıtlar yırtılmış ve yanık kağıt kokusu bütün odayı sarmıştı, camdan gri dumanlar yükseliyor ve şehrin demirden kulelerine dağılıyordu. Ve gözleri kararıyordu. Ve. Ve. Ve. Ve. Sesleri küçüldü gitgide ve kendisinin cılız, kelimelerden oluşan bir karakter olduğunu anladı.
Dokuz sayfalık, yaklaşık, öyküsünü alıp o kameralı binanın içerisine sessizce girdi. Arkasına bile bakmadan. Merceği olacaktm bu cızırtılı gri dünyanın biliyorum.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla