ODAMIN DUVARLARI

 

‘Güldünya!’

‘Kız kime diyorum! Allah canını almasın yine pencereden dışarı bakıyorsun değil mi? Akşam baban gelsin gösterir sana.’

‘Kız kime diyorum misafir gelecek koş yardım et bana.’
Annemin sesini duyar duymaz hemen pencerenin önünden kalkıp, perdeyi çektim. Elimdeki kitabı yatağımın altına sakladım. Üstümdeki elbiseleri soydum. Kapı açılıp annem odamın içine girinceye kadar ben hazırdım.
‘Kız iki saattir sana sesleniyorum. Allah gözünü kör etmesin! Niye cevap vermiyorsun?’
‘Anne …Üstüme şey döküldü de onu değiştiriyordum.’
Annem yanıma yaklaşıp ‘ne döküldü de?’ deyip koluma cimcik attı. Hemen ondan kurtulmaya çalıştım. Aklıma ilk gelen şeyi söyledim.
‘Çay! Kahvaltıda çay döküldü anne. Bende üstümü değiştireyim dedim hemen.’
Annem inanmaz gözlerle bana bakıyor, cümlemin devamını getirmemi istiyor gibiydi. Fakat ben sustum. 19 yıldır yaptığım gibi sessizce durdum. Odamın duvarları beni ayıplarcasına üstüme üstüme geliyordu adeta. Neden Güldünya diyordu. Yetmedi mi bu sessiz çığlıklar… insanın kulağını sağır edecek kadar susuyordum.
‘Hadi güzel bir şeyler giy. Akşama amcanlar gelecek.’
Yine bir şey söylemedim ve evet anlamında başımı salladım. Annem odadan çıkar çıkmaz derin bir oh çekip kendimi yatağımın üzerine bıraktım. Birkaç dakika sonra kalktım ve giysi dolabımı açtım. Çok fazla bir tercihim yoktu zaten. Üzerinde kahverengi çiçekleri olan bir fistan giyindim. Üzerine de siyah bir hırka. Dümdüz saçlarımı tarakla daha düzenli bir hale getirerek, aynanın karşına geçtim. Karşımda duran bu genç kadın ne kadar da canlı görünüyordu. Üstelik soluk kıyafetlerime rağmen. Bir an düşündüm. Akşam amcamlar gelecekti. Kesin serseri oğlu Hüseyin’de gelirdi. Çocukluğumdan beri sevmem Hüseyin’i. Bana karşı hep çok samimiydi. Onda ne bir abi şefkati ne de bir arkadaş sıcaklığı hissediyordum. Gözleriyle bile beni taciz ediyordu. Benim yüzümden mahalledeki bütün erkek çocukları dayak yedi. Sözde bana yan gözle bakıyorlarmış da yok efendim üç saniyeden uzun bakıyorlarmış da filan. Aklıma gelen düşüncelerle hemen üstümdeki elbiseyi çıkardım. Evde giydiğim, üzerinde çamaşır suyunun açtığı küçük noktalar olan uzun bir etek ve üzerine de sıfır yaka haki rengi bir bluz giydim. Saçlarımı da atkuyruğu yaptım ve yine aynanın karşısına geçtim.
‘İşte şimdi oldu!’
Bu eski kıyafetlerle kendimi daha iyi hissediyordum. Belki o yılışık Hüseyin böylelikle ağzımın içine düşmezdi.
Annem hala bana seslenmemişti. Bende bana bir ihtiyacı olmadığını düşünerekten hemen yatağımın altındaki kitabı çıkardım ve pencerenin kenarına oturdum. Bu kitabı beşinci kez okuyordum. Neredeyse içindeki bütün şiirleri ezberlemiştim. Pek sık evden çıkamadığım ve param olmadığı için yeni bir kitap almak çoğu zaman aylarımı alıyordu. Yine de şikayet etmiyordum. Hem şiir kitapları sadece bir kere okunmamalıydı.
‘ey tanrı! ey ölüme bulaşmış gizemli kahkaha
ne yazık ki sana yabancıdır benim ağlamalarım
ben sana kafir, ben sana münkir, sana asi
sana inat işte şeytan benim tanrım!’
Okuduğum bu dizeler, yasaklar karşısında bir kadın yüreğinin en saf görüngüsünü anlatıyordu. İranlı kadın şair Füruğ Ferruhzad tarafından… Kitabın önsözünde; ‘şiir yazdığı dönemin ailevi ve toplumsal, ataerkil, özgülük karşıtı ve katı dinsel tabularına karşı çıktığı için kendi ailesi, kocası ve ülkesi tarafından aforoz edilen, çocuğundan koparılan şair…’ yazdığı için babam bu kitabı gözlerimin önünde parçalayarak sobanın içine atmıştı.
‘Böyle kitaplar mı okuyon lan sen!’ diyerek bir de okkalı bir tokat patlatmıştı yüzüme. Fakat ben evden çıktığım ilk fırsatta yine bu kitabı almış ve saklamıştım. O günden beri zaten kitap okumamı istemeyen babam bana herhangi bir şey okumamı bile yasaklamıştı.
Lise bittikten sonra üniversite okumama da izin vermediler. Oysa ben öğretmen olup, öğrencilerime şiir okumak, onların şiir yazmalarını, fikirlerini ve düşüncelerini özgürce ifade etmelerini istiyordum. Liseyi öğretmenlerimin ısrarı ve çabası ile bitirmeme izin vermiş fakat üniversite için kattiyen izin vermeyeceğini söylüyordu. ‘kız çocuğu, okusa ne olur okumasa ne olur diyordu.’ Halbuki bir bilse, bir dinlese beni, dudaklarımın arasından dökülecek iki kelimeye izin verse neler anlatacaktım ona. Hayallerimden, ideallerimden, düşüncelerimden bahsedecektim.
‘Ne yapıyorsun sen?’
Odaya giren erkek kardeşimin sesiyle irkilmiştim. Elimdeki kitabı gizlemeye çalıştım fakat başaramadım. Koşar adımlarla hemen yanıma geldi ve elimdeki kitabı aldı.
‘Babam sana yasaklamadı mı bu kitabı abla? Hem yakmıştı bu kitabı nereden buldun sen?’
‘Karışma sen ver şu kitabı!’
‘Akşam seni babama söyleyeceğim.’
‘Ben senin ablanım yine dayak yememi mi istiyorsun?’
‘Sende babama karşı gelme o zaman. Kız kısmı edebini bilmeli.’ Dedi ve elindeki kitabı bir kenara fırlatarak odadan dışarıya çıktı.
Odamın duvarları yine beni ayıplarcasına bakıyordu. Küçük erkek kardeşim bile beni dinlemiyor, babamın izinden gidiyordu. Hemen gidip kitabımı aldım ve sakladım. Annem beni çağırıyordu amcamlar ve babam gelmiş olmalıydı.
Merdivenlerden inerek önce babamın sonra amcam ve yengemin ellerini öptüm. Hüseyin’e soğuk bir şekilde hoş geldin dedim. Herkes beni süzüyordu. Özellikle annem. Giydiğim giysilere çok kızdığı yüzünün ifadesinden belliydi. Doğru bir şey yapmış olmamın mutluluğu ile elimde olmadan gülümsedim. Fakat bu mutluluğum yengemin sözleri ile darmaduman oldu.
‘Maşallah Aysel. Kızını ne hamarat yetiştirmişsin. Kızcağız temizlik yapmaktan üstünü bile değişecek vakit bulamamış. Aferin Güldünya gel bir daha öpeyim seni.’ Diyerek kollarını iki yana açtı. Annem yapmış olduğum eylemin geri tepmesine sevinmiş, bense üzüntü içerisinde yengemin açtığı kollarına sarılmak zorunda kalmıştım.
Kahve yapmak için mutfağa gittim. Annem de hemen arkamdan geldi. ‘ben sana sorarım bunu.’ Dedi ve koluma bir cimdik atıp salona geçti. Elimle kolumu ovaladım ve hemen kahveleri yapmaya başladım. Kahveleri hazırladıktan sonra servis etmek üzere salona geçtim. Bir yandan sohbet ediyorlar bir yandan kahvelerini yudumluyorlardı. Hüseyin taciz eden gözlerini benden ayırmadıkça midem bulanıyordu.
‘Ee gelelim sebebi ziyaretimize…’
Birden bütün dünyam allak bullak oldu. O an nerede olduğumu, kim olduğumu, ne olduğumu bilemedim. Demek amcamlar benim için gelmişti. Hiç anlamamıştım, düşünememiştim. Bunca hazırlık, hizmet benim içindi! Her şey bir an da oldu ve bitti. İki dakika içerisinde artık sözü kesilen bir kadındım. Hem de o yılışık Hüseyin’le beraber! Bağırmak istiyordum hem de avaz avaz. Fakat yine susuyordum. Sesim çıkmıyor, dilim lal kesilmişti. Annem kolumdan tutup ayağa kaldırdı. İçimden bir ses ‘hadi Güldünya. Şimdi susarsan bir daha hiç konuşamazsın.’ Diyordu. Tam yüzükler takılacakken elimi geri çektim ve yukarıya odama koştum.
Kapıyı kapatıp, kilitledim. Odamın duvarları yine beni ayıplarcasına bakıyordu. Gözümden istemsizce yaşlar süzülüyordu. Babamın Güldünya diye bağıran sesi sadece bizim evde değil, muhtemelen bütün mahallede yankılanmıştı.
‘Aç kız şu kapıyı! Aç dedim!
Babam kapıyı yumrukluyor, muhtemelen birkaç dakika içerisinde de kapıyı kıracaktı. Hayatımda ilk defa korkmadığımı hissettim. Hatta babamın beni o yılışık Hüseyin’le evlendirmesindense döverek öldürmesine razıydım. Babam tahmin ettiğim gibi kapıyı kırdı ve
‘Sen nasıl abimin önünde beni küçük düşürürsün!’ bir yandan bağırıyor öteki yandan vuruyordu. Annemin ‘yapma Cemal’ çığlıkları boşunaydı. ‘Sen karışma’ diyerek bir de anneme bir tokat atmıştı. Erkek kardeşim ise sadece izliyordu. Muhtemelen ileride nasıl bir insan olacağını babamın gözlerine bakarak düşünüyordu.
‘Sen beni katil mi edeceksin hı? Ben seni verdikten sonra sana laf düşer mi? Başıma kötü kadın mı olacaksın lan sen? Cevap ver bana!’
‘Ben senin malın değilim baba! Beni bir eşyaymışım gibi alıp veremezsin. Bende insanım! Bir kere olsun ne istediğimi sormadın. Ben evlenmem o Hüseyin’le! Ölürüm de evlenmem!’
‘Bak hele laflara! Seni okumaya gönderende kabahat! O okuduğun kitaptan mı öğreniyon lan bunları? Bu evin reisi benim! Ne dersem onu yapacaksın. Yoksa anam avradım olsun evlat demem öldürürüm seni.’
Babam vurdukça vuruyordu. Ama benim canım yanmıyordu. O andan itibaren bir şey hissedemez olmuştum. Acıyı hisseden etim, ruhum kadar acımıyordu. Odamın duvarları yine beni ayıplarcasına bakıyordu. Ne istiyordu bu duvarlar? Neden hep beni ayıplıyordu?
‘Odandan dışarı çıkmak yok. Yarın amcanlar bir daha gelecek. Hele ki bir daha hata yap, bak ben sana ne yapıyorum.’
Babam annemi ve kardeşimi de alarak odadan çıktı. Son hatırladığım annemin çaresiz bakışları idi. Benim çaresizliğimin üzerine bir de annemin çaresiz bakışları…
Her yanımdan kan damlıyordu. Zorla ayağa kalkarak peçete ile kanları temizledim. Aynanın karşısında kendimi izledim bir süre. Karşımda duran kadına baktım. Hiçbir zaman düşüncelerimi sesli söyleyememiştim. İlk defa bu kadar konuşabilmiştim üstelik babama karşı. Neden biz insanlar sadece canımız yandığında sesimizi çıkarmak zorunda kalıyoruz ki? İlla ki canımızın mı yanması lazım ses çıkarmak için?
Odamın duvarlarının niye beni ayıplayarak baktığını anladım. İlk defa doğru bir şey yapmış gibi bu sefer gülümseyerek bakıyordu bana. Penceremin kenarına geçtim yine. Saatlerce pencerenin kenarında oturdum. Aklımda hep düşünceler vardı. Sabaha karşı uzun uzun düşündüm ve benim için en doğru kararın ne olacağına karar verdim.
Sabah Hüseyin gelecek diye çıkardığım fistanımı yeniden giydim. Dağınık saçlarımı tarak ile düzelttim. Şiir kitabımı aldım ve en baştan sonuna kadar yeniden okudum. Odamın penceresini açtım. İçeriye sabahın ilk ışıkları doldu. Penceremin kenarında duran kırmızı çiçeğimi nefesimin sonuna kadar kokladım.
En sevdiğim şarkı olan kimseye etmem şikayet şarkısını radyodan açtım. Bilir misiniz kimseye etmem şikayet şarkısının öyküsünü? 1880’lerin sonunda şair İhsan Raif Hanım’ın 13 yaşında zorla evlendirilişine ve kendisini bekleyen karanlık geleceğe dair haykırdığı dizelerdir.

Elime bir kağıt ve bir kalem aldım. Kağıda aynen şunları yazdım:
Pencere, en iyisi pencere.
Kuşları görürsün en azından,
Dört duvar göreceğine…
Radyonun sesini biraz daha açtım. Bu hayattan bir Güldünya’nın geçtiğine dair, ilk ve tek şiirimi böylece yazmış oldum. Babamın sesi merdivenden duyuluyordu. ‘Sabah sabah ne yapıyor bu kız?’ babamın benim için söylediği ve duymuş olduğum son söz buydu. Odamın tavanına asmış olduğum ipi boynuma geçirdim ve sandalyeyi devirdim. Babamın beni görmüş olduğu son manzara, ipin ucunda bir bayrak gibi sallanışımdı. Benim gördüğüm son manzara babamın yüzü olmasın diye gözlerimi pencereye çevirmeye çalıştım. Ve odamın duvarları bana yine ayıplarcasına bakıyordu.
Not: Bu hikaye katledilen, kendini çaresiz hissedip yaşamlarına son veren, özgürlüğü kısıtlanan, kısacası bütün kadınlara ithaf edilmiştir.

"Galaksinin Batı Sarmal Kolu'nun bir ucunda, haritası bile çıkarılmamış ücra bir köşede, gözlerden uzak, küçük ve sarı bir güneş vardır. Bu güneşin yörüngesinde, kabaca yüz kırk sekiz milyon kilometre uzağında, tamamıyla önemsiz ve mavi-yeşil renkli, küçük bir gezegen döner. Bu gezegende yaşayan Eftalikus isimli yazar,okur,çizer ve kendimce düşünürüm."

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir