Öylesine Bir Öykü


Selamlar diye seslendi ahalisine cehennemler lordu küllü bir kızıl şafak vaktinde. İblislerin kulakları neşeyle oynadı ve burunları havayı kokladı. Yeni gelen avın kokusunu almış zebaniler çatlak sesleriyle çığlıklar atıp batıni orgların orgazmik seslerini bir karnaval edasıyla çatlattılar. Saraylarda şenlikler yapılıyor kan kırmızısı zehirli şaraplar ateş erbabına dağıtılıyordu. Karanlık mor alevli portallardan insanlık alemi izleniyordu. Her şey çok cici görünüyordu, milyonlarca milyarlarca zayıflık açgözlülük kibir haset vardı. Akşama irin akan gözlü çocuklarına götüreceği kurtlu yemeklerin aromasındaki margarin kokulu endüstriyel kibir istencinin hayalleriyle organlarını ovuşturdu iblisçikler.
Bir çaydanlığın buharının gökyüzüne karışıp dağılması kadar can sıkıcı ve anlamsız bir boşluk içindeki yaşlı başlı buruşuk Zen keşişleriyle gencecik dolgun vücutlu çekik gözlü Geyşalar hayvanlar gibi bağıra bağıra sevişiyor ve dünya bu çirkinlikle hamile kalıp simülatif bir şişkinlikle patlama noktasına geliyordu. İblisçikler harekete geçmişti. Öncelikle şehveti tetiklemeliydiler, dünyanın nüfusu bir karınca ve hamamböceği melezi gibi artmalıydı ve insanlık dünyaya daha fazla tecavüz etmeliydi, nüfus artmalıydı ve artan leş kokusuyla denizler bile ağlamaktan solmalıydı. Koca koca okyanuslardan çıkan ak sakallı Poseidon bile temizleyemezdi bunca kirliliği. Artık bundan sonra tek çare Satürn’den her şeyi huzur verici bir sakinlikle izleyen toprağın, kare’nin ve katı doğanın lordu Lucifer’di. O bitirebilirdi, esasında elitlerin yaptığı Satan’a bitir bu rezilliği diye haykırmaktan başka bir şey değil miydi?
Minik iblisçikler hızla başarıyla ulaşmıştı. Kan, leş ve kül kokulu küfürlü varlıklarını şenlendirmişler ve dünyayı hakiki bir uçurumun üstünde dans ettirmişlerdi. Sonsuzluktan beri bu değersiz küreciği sırtında taşıyan heybetli Atlas bile pes edip öylesine dolaşan serseri bir kuyruklu yıldız gibi uzayın derinliklerinde bir bilinç parçacığından ibaret olarak süzülüyordu. Tek ihtiyacı sarhoşluktu.
İnsanlık çöküyordu, bütün kurtuluş masalları ufukta titreyen minik uyduruk palavralar olarak deniz dibindeki kayıp Atlantis’in çöp kutularına batıyordu. Aslında her şey olması gerektiği gibiydi. Sonsuz evrende atomun kurallarına uymayan tek bir anormal olay bile olmuyordu. Her şey doğa tanrısının yani Luciferin kontrolündeydi. O sadece gülümseyerek izliyordu, her şey yolundaydı ve insanlık mayhoş bir esrimenin sıcak şelalelerinde yarı uykulu şekilde uçuyordu. Her şey bilincin en aptal arzusu olan cinsellik adı altındaki milyon yıllık Lilith kandırmacasıyla başlamıştı. Kadın bedenine duyulan akıl almaz absürt komedi tadındaki arzuyla tüm bu primitif saçmalıklar sarmaşık gibi ruhları sarmıştı. Birkaç aptal et çıkıntısının koca evreni çevresinde bir kedi kuyruğu gibi sallaması hakikaten tanrıların son derece tuhaf bir espri anlayışına sahip olduğundan başka bir delil olamazdı.
Küçük iblisçikler ölmüştü. Artık yazar tükenmişti. Hızla bir kara delik yaklaşıyordu. Gökdelenler yıkılıp yerine minik arkebakteriler tanrılığını ilan ediyordu. Nietzsche’nin dionysosçu şarlatanlığı yerini Caraco’nun realist yıkımına bırakıyordu. İşte sahte filozof bozuntuları ve insanın yaşamına dair ahkam kesen teorik dangalakların kemikleri yüz binlerce böcek tarafından kemirilirken, hangi yarı çıplak ilk çağ filozofu uyduruk teorilerinde ısrar edebilirdi ki? Belki yalnızca Diyojen’in sıçanlarla dolu fıçısı biraz olsun gerçeğe yakın bir görüntü verebilecekken bütün optimist yalancıların foyasını ortaya çıkarabilecek olan hakiki kıyamet kara deliği ya da über ölümcül bir nükleer silah ne zaman dünyanın işini bitip antik Yunan tragedyasının sonunu getirecekti ?

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla