ÖZBENLİĞİN KIYILARI

 

Şahit olduğu trafik kazasından sonra tüm hayatı değişmişti .Gözlerinin önünde ona emanet edilen bir can, koca tekerlekli  bir tırın altında ne olduğunu anlayamadan ölmüştü. Paramparça olan onun her bir zerresiydi aslında. Emanetini   kutsal bilip onu öz oğlu gibi sevmiş, bağrına basmıştı. Giden taze bir ruh değildi sadece. Gözlerinin önünde, yoğun bir sis bulutunun altında hayata olan güveni, bağlılığı, sevdası ve hepsi can vermişti. Sevdiceğine verdiği sözü tutamamış, ona iyi bakamamıştı.

 

Olayın ardından  içinde kocaman bir boşluk oluşmuştu.

 

Önce çalıştığı şirketten istifa etti. İnsanlarla daha az konuşmaya başladı. Kimseyle konuşmak istemiyordu. Konuşmak, düşüncelerini liğme liğme ediyor; rüyasındaki dünyayı siyaha boğuyordu. Ağızdan  çıkan kelimelerin her biri israftı onun için. Kelimelerin en güzel halleri zihinde oluşanları, bulutların üstünde yüzenleriydi. Susmak, bugüne kadar yaptığı en verimli eylemdi.

Bir elinde çayı, bir elinde sigarası… Günde üç demlik çay içiyordu. Ailesi, önüne yemek koymasa acıktığını  hissetmiyordu bile. Çayı ve sigarası, benliğini doyurmaya yetiyordu. Bütün aile seferber  olmuştu onun için. Annesi, babası, kız kardeşleri… Psikiyatra  götürülüyor, terapiler konusunda ona ısrar ediliyordu. İstenilen yere hiç sesini çıkarmadan gidiyordu. Her seferinde farklı bir doktorla karşılaşıyordu. Bir süre sonra psikiyatra gitme aralıkları daha da uzadı ve neredeyse bir yıldır gitmiyordu. Ailesi, aradan geçen onca zamandan sonra bu durumu kabullenmeye başlamıştı. Kardeşleri, onların çocukları ve arkadaşları ara sıra ziyaretine  gelirdi. Ona soru sorulursa soğukkanlı bir ses tonuyla cevap verirdi.Tüm cevapları tepkisiz ve ruhsuz… Biliyordu artık. Çevresindeki herkes ona acıyarak merhamet dolu gözlerle bir sigarasına bir de çayına bakarak halini hatırını soruyordu. Zavallılar, bir bilselerdi böyle ne çok mutlu olduğunu ona, acımayı bırakırlardı.

Odasında herkesten, her şeyden uzak… Hayat ne kadar anlamlıydı şimdi oysa.   “Düşünmek “ ona göre insanoğluna verilen en güzel armağandı ve o, düşünme hakkını sonuna kadar kullanacaktı. Konuşmayacaktı, kararlıydı. Ona soru soranlarla göz teması bile kurmuyordu; kurmak istemiyordu. İnsanların ona ölmek üzere olan bir hastaymış gibi bakmasına tahammül edemiyordu. Anlayamazlardı onu. Sevdiceği ve ona emanet edileni kimse bilmiyordu. Bilseler de anlayamazlardı onu…

 

 

 

 

            Odası gün geçtikçe daha da dağınık bir hal alıyordu. Düşünce buharının içinde eriyip yitiyor; hayatı gün geçtikçe daha da ıssızlaşıyor, ıssızlaştıkça güzelleşiyordu. Yaşam, giderek anlamlı bir hal almaya başlamıştı onun için.

Şimdi çok güçlüydü. Daha da güçlenmeye devam ediyordu. Meramını zihninin duvarlarına usulca anlatıyordu her gece. Anlattıkça rahatlıyor, dünyası aydınlanıyordu. İyi olmaya devam edecekti. Bir gün insanlar soru sormayı bırakacak, kendi dünyasına çekilmesine izin vereceklerdi. Aklının açık kalan kapılarını bir bir kapatacak, özbenliğine sarılıp sadece onunla konuşacaktı…

 

Görseller: Leonid Afremov, Meister des Rabula-Evangeliums

 

Gülşen ÇELİK

 

 

Bir sonbahar günü, bulutlar öğle güneşini ararken doğmuşum. Adımın anlamına inat güzden kalma bir yaprağım esasen. Toprağa değil, bir gün gökyüzüne karışmayı bekleyen.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla