Sabahattin Ali İle Röportaj

 

 

 

 

Bazı kitaplar bazı yazarlar vardır. Kitaplarını okudukça mest olur, bitince mübalağasız bir keder dolar ruhunuz. Sizi etkisi altında bırakan her bir sayfayı ezberlemek , sayısız not defterine geçirmek ve dönüp tekrar bakmak istersiniz. Ortaya çıkardıkları naif duygularla beraber, zihninizi okşayan kelamları dile getirmekse ağırdır. Her kalem taşımaz, her gönül kaldırmaz ve her elde temiz okunmaz. Derin bakamayanların çok ufkunda, çok başka bir adamdır Sabahattin Ali. Güzellikleri görebilmek naif bir iştir ve derun bakanların gönülleriyle görülür. Okurken cümlelerin, kelimelerin hatta harflerin efsununa kapılıp, buğusuna aldanmazsınız. Her okuyanda farklı bir tat bırakan eserleri gönülleriyle okumadan nasıl varacak edebi tadın hazzına? Oradan nasıl varacak dimağınıza? Halbuki bir tanısalar eserlerini tutsalar kanlı canlıymış gibi sayfalarını, bu adamların kaleminden dökülen kelimelerin ve harflerin yarattığı efsuna bir tanık olsalar, nasılda sarhoş olacaklar. Gönülleri ve zihinlerine işlediklerinde görecekler; belki ansızın bir sokağı döndüklerinde, bir musikinin notalarında dolaştıklarında, bir kadını veya adamı sevmeye koyulduklarında, boş bir vaktin bu eserleri hatırlayınca nasıl dolu olacağını fark ettiklerinde görecekler. Bizde ‘Hayal Makamı’mızda üstatı konuk ettik ve bir hasbihal gerçekleştirdik. Ona ulaşmayı bekleyen daha nice okur olduğunu, daha dokunması gereken bir çok insan olduğunu söyledik. Kendisi bizleri kırmadı ışık bahçelerin bağrından geldi. O 1907’de Gümülcine’de doğmuştu ve 1948′ de haince öldürüldü. Ama o günden bu zamana kalplere kök saldı, aşk ekti, emek biçti.

En sevdiğiniz edebiyat insanlarından birinin karşısında oturma şerefi nasıl bir duygudur bilir misiniz? Yaşamak gerek, hissetmek. Ya da hayal edin bu da yeterli olacaktır. Hangi makamda olursa olsun. Hissetmek yetecektir!
U.K:Efendim, bir insan hakkında ne kadar doğru düşünüyoruz sizce? O insanı daha tanımadan hemen ve insafsızca tanılar koymuyor muyuz?

S.A:“İnsanlar birbirini ne kadar iyi anlıyorlardı… …Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!.. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçındığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz?”
Ne de haklıydı üstat. Herhangi bir insanı; davranışı veya bir yanlışı yüzünden vasıfsız olasılıklarımızla, kuruntularımızla yaftalayabiliyorduk. Neler yaşadığını bilmeden o insanın gönlüne görmeden öylesine konuşuyorduk.Ama sadece konuşuyorduk! İçi boş bir ceviz kabuğu misali gibi yuvarlanan bizler, içresini bilmediğimiz kabuklara kof diyebiliyorduk. Üstadın kitaplarından sonra bunu daha çok görmüştüm çevremde ve kendimde. Şimdi daha iyi anlıyordum. Ben heyecanımın verdiği telaştan ötürü not defterini sanki karalıyordum. Ellerim nedense titriyordu.Ben not defterime geçirirken o dolma kalemiyle bir şeyler karalıyordu. Ne olduğunu ne karaladığını görmek, okumak için her şeyimi verebilirdim. Bir mektup mu sevgiliye? Bir hikaye paragrafı mı? Biraz doğrulmuş olsam da kendilerine, göremedim. Bana baktı bu sefer elimdeki not defteri ve kalemime kaydı gözleri ve bir dahaki soru için beni bekledi.

U.K:Efendim insanlarda fark etmiştiniz; yaptığımız seçimlerin, söylediğimiz kelamların doğurduğu hataların mesuliyetini hep bir başkasında bulma eğilimimiz, hatayı dönüp kendimizde aramama gibi bir huyumuz var. Sizce yaptığımız tüm bu hataların ve çirkefliklerin müsebbibi gerçekten içremizde bir şeytan olması mıdır?  Yok değilse nedir bu ?

S.A: “Müdafaasını üzerimize almaktan korktuğumuz bütün hareketleri ona yüklüyor ve kendi suratımıza tüküreceğimiz yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimizi şefkat ve ihtimama layık görüyorduk. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması… İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu… İçimizdeki şeytan yok… İçimizdeki aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç birşey: hakiklatleri görmekten kaçmak itiyadı var…”-İçimizdeki Şeytan-

Ne hakiki ne bilgeceydi cevapları üstadın. Bende cevapların oluşturduğu heyecan ve sohbetin lezzeti giderek daha da artıyordu.

U.K:İnsan çoğu zaman kendi dışında ne varsa onunla meşgul oluyor efendim. Daha kendini bile tanımlamakta acizken, başkalarında noksan gördükleriyle kendi kokmuş egolarını tatmin etme peşindeler… Bir sonraki sorum şu: Nasıl yaşıyoruz sizce ve nasıl başlıyoruz hayata ?

S.A: ”Bir ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu. Biz o zaman sahiden yaşamaya, ruhumuzla yaşamaya başlıyorduk.”
O konuştukça ben tebessüm ediyordum. O anlatırken tüm ciddiyeti ve masumiyetiyle ben her harfin şeklini bile zihnime kazıyordum. Kazıdığım sözler zihnimden akıp gönlüme ulaşıyordu. Üstat konuştukça başkalaşım yaşıyordum. Beynim nöronları edebi-nöron görevi görüyordu.Zaten bu gönül ehli adamın farklı bir etki yaratmasını farklı cevap vermesini ummuyordum. Ve bu cevap yabancısı olduğum bir cevap değildi. Yaşamaya başladığım da beni ikinci bir anne doğurmuştu zaten vaktiyle. Ben bir aşk ve bir yoldaş edinmiştim. Kurduğum her hayali makamda o da vardı. Eşsiz ruhu ruhuma eş olmuştu. Beni hayata daha sıkı ve kudretli bir bağla bağlamıştı. Ve aldığım her nefes ondan sonra daha bir değerli hale gelmişti. Üstada bunları söyleyemesem de ona bu dediklerini bildiğimi hissettirdiğim bir tebessümle karşılık verdim.Anladı üstad. Ne de olsa o Toplumsal gerçeklik akımında oturtmuştu edebiyatını.İnsanları tanıyordu. Toplumu biliyordu ve bunu çok iyi anlatıyordu.

U.K:Peki aşk nasıl bir şey ve insan nasıl bulur onu? Nasıl beklemeli aşkını onu nasıl tanımlıyorsunuz?

S.A: ”Benim beklediğim aşk başka! O, bütün mantıkların dışında, tarifi imkansız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. Sevmek ve hoşlanmak başka, istemek bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemek başka… Aşk bence bu istemektir. Mukavemet edilmez bir istemek.”

Duyduklarım öyle alelade şeyler değildi. Bir insanın aşka bağlılığı ve manasını en samimimi duygularıyla en saf haliyle aktarması beni büyülüyordu. Size bahsettiğim o efsunu yaşıyordum işte. Daha fazla dikkatimin dağılmasını istemedim. Ağzımdan çıkan her kelimeyi elli kere düşünüp ondan sonra dilimden dökülmerine izin veriyordum. Anlam veremediğim sıcaklık hissi alnımdan terleri damla damla akıtıyordu. Rahat değildim ama huzurluydum tamamen. Kitapları kadar gönlüne bağlandığım, abi demek istediğim bu zatla sohbet kurmak zordu. Haddim değildi hatta. Ama o dememiş miydi: : “Kaybedilen servetin, saadetin acısı unutuluyor. Kaçırılan fırsatlar akıldan çıkmıyor.” diye. Bu fırsat kaçmazdı.

U.K:Efendim, artık  kalendermeşrep insanlar neredeyse kalmadı günümüzde. Pek azı tanınıyor onlarda artık kendi dünyalarına çekilmişler. Geri kalanlarsa sadece onlara verilen ve kıymetini bilmedikleri nefesi sadece alıp veriyorlar. Hayatlarında bir tekamül belirtisi yok. Üstelik önlerine gelen herkesle aşk yaşadığını sanıyorlar. İnsanlar birbirlerine aşık davranmaktan onun ne olduğunu ve aşkın felsefesini anlamaya bile zaman bulamıyorlar artık. Kitaplarınızda anlatılan aşklar ne güzeldi ne samimiydi. Şimdilerde sığ bir şekilde yaşanıyor. Tüm bu kutsal şeyleri beşer ve melun eller kirletiyorlar. Onlardan sık duyuyorum şu cümleyi: ”Dile benden ne dilersen sevgili.” Bu samimiyet içermeyen suallerine ne cevap vermek istersiniz? Cidden ne verebilir bunlar sevdiklerine?

Yüzünde kekremsi bir ifade belirdi. Acı ve tanıdık geldi bu sözler ve sorular ona. Sorduğum için bin pişmandım. Yüzlerce soru içinden bir tane can sıkıcı bir soru sormuştum kendisine. Kalkıp ardına kadar açık pencereye doğru ilerledi. Ellerini arkasında birleştirip gözlerini uzak diyarlara kenetledi. Piposunu yakmaya kalktı ama bir an durdu ve sanki karşısında biri varmış gibi sorumu cevapladı.

S.A: ‘Sen sevgiline ne verebilirsin sanki? Kalbini mi? Pekala, ikincisi ne? Gene mi o? Üçüncü ve dördüncüye de mi o?… Atma be adaşım, kaç tane kalbin var senin?… Hem biliyor musun, bu aptalca bir laftır: kalbin olduğu yerde duruyor ve sen onu filana veya falana veriyorsun… Göğsünü yararak o eti oradan çıkarır ve sevgilinin önüne atarsan o zaman kalbini vermiş olursun.’ – Değirmen-

Dönüp bana baktı. Tanıdık tebessümü yine yüzündeydi ve tekrardan oturdu. O sıra terleyen alnımı peçeteyle silmem gerekiyordu. Aramızda duran masanın üstünde ki bir çift peçeteyi önce ona ısmarladım. Teşekkür edince, peçeteyi alnımla buluşturdum. Bir cevap vermem gerekiyordu. Daha önce kimseye derunden anlatmadığım bir parça şeyi ona anlatmak istiyordum. Rahatlama maksadıyla değildi bu. Sadece ona anlatmak istiyordum. Maksat kimseyle yapamadığım gönül muhabbetiydi.

U.K:..Anlıyorum efendim, yabancısı sayılmam bu durumun. Maşuğumu ilk gördüğümde kavramıştım. Bir seni seviyorum sözcüğünü öylesine dudaklarımdan verememiştim kendisine. Ona her şeyimi adamam gerektiğini anlamıştım. Dudaklarımın arasından çıkmak için can atan o kelam, o iki kelime sır oldurdu gözlerimde. Ama o görürdü. Görmekle de yetinmedi, tüm anlamıyla ele geçirdi, o kelimeleri kendi ruhuna biçti. Ruhumu ona adayıp ruhunu mesken bildim. Kalbimi parçalayamazdım, kalbimde o vardı. Tam anlamıyla, bütün manasıyla o vardı. Ve ben ona kıyamazdım efendim. Yoksa ne önemi vardı hayatın onun karşısında. O hayat demekti benim için zaten. Ben artık sadece benden ibaret değildim. Hatta bir ara Nüfus Dairesine gidip ikametgahıma ‘onu’ yazdırmak istedim. Çıldırdığımı düşündüm. Bunları ona söylemek istiyordum fakat söyleyemiyordum.
Ve efendim ne kadar anlatsak da anlatalım, bir şeyler hep eksik kalıyor gibi. Sevdiğimizin karşısında ne söylesek mahcup oluyor gönlümüz, boynumuzdan önce gönlümüz bükülüyor. Sizce de öyle değil mi?

Anlattıklarım karşısında bir şey demek istiyor. Ama söylemiyordu. Başıyla onayladı yüzünde yine o tebessüm. Bir abi gibi karşıladı bu sefer tebessümü.Sanki yıllardır tanıdığın birine verebileceğin bir tebessümdü. Masada onun için bıraktığım bir bardak suyu yudumladı.

S.A:“…bunları ne çıkar anlatsan bir dizeye?
Hisler kambur oluyor dökülünce yazıya
Kısacası gönlümü verdim Ulu Gazi’ye.
Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor.”

Ne de güzel okumuştu yazdığı “Benim Aşkım” şiirini. Okurken ne bilge bakıyordu pencere dışındaki ufka.

U.K:İnsanlar birer birer göçüyor efendim. Çocuklar bu zamanda amansız bir şekilde öldürülüyor. Güzel şeyler erken göçüyor efendim…

Hüzünlenmiştik beraber, bu sefer bu soruyu sorduğuma pişman olmadım. Çünkü hangi makam olursa olsun. Acı hep beraberindeydi güzelliklerin ve kayıtsız kalınmazdı bunca acıya bunca can. Üstatta iki kelam etti bu konuda ve hemen  geçiştirdik…

S.A:“Bu ölü toprakların üstünde hiçbir şey ölmek ve öldürmek kadar kolay değildir.” Değirmen

U.K:Bazen canımız çok sıkılıyor efendim. Ama öyle böyle değil. Patlatacak cinsten değil de böyle insanı boğacak cinsten efendim. Günümüz insanı sırf bu can sıkıntısı için tüm bir zamanı alakasız şeylerle harcıyor. Zamanı çoğaltmıyor ve çevresindeki insanları kendi çıkarları için kullanıyor.

S.A:“Etrafın seni sıktığı zaman kitap oku… Ben şimdiye kadar her şeyden çok kitaplarımı severdim. …İnsan muhitin bayağı, manasız, soğuk tesirlerinden kurtulmak istediği zaman yalnız okumak fayda verir. Bana en felaketli günlerimde kitaplarım arkadaş oldu. Fakat bu yetmiyor. Şiirlerimde de gördün ki, kitaplara rağmen çok ıstırap çektim. Çünkü candan bir insanım yoktu…
ve ekledi:
”Kitaplar yeni tanıdıklarına karşı çok ketum olurlar. Bir kere de onlarla laubali oldunuz mu size malik oldukları her şeyi verirler ve onlar bizim isteyebileceğimiz her şeye fazlasıyla maliktirler.”

O zaman da yaşasaydım, her zaman abim yahut dostum olmasını dilediğim bu adam bana öğüt veriyordu.Karşımda o bildiğimiz gözlükleriyle, temiz beyaz gömleği ve ceketiyle beraber samimi kokan gözleri ve içimizi ısıtan o tebessümüyle karşımda duruyordu. Dağları mesken edinen dağ gibi adam karşımda bana hayat dersi veriyordu. Bilmiyordu ama içimden ona bir fatiha okuyordum. Ve sonra bir atasözü aklıma geldi. Bir musibet bin nasihattan iyiymiş diye ” Verdiği bir nasihat bin musibetten kıymetliymiş! Gönlüme küpe ediyordum çünkü. Öğütleri böyle örgütledi beni böyle öğretmişti.
Ben öyle sırıta sırıta, bir daha böyle ulvi bir röportaj yapamayacağım her bir saniyeyi değerlendiriyordum. Ben not ettiğimde bunları eğer uzun sürerse eline ışık bahçelerinden getirdiği kitabını alıp okuyordu. Bu sefer ben soru sormadan konuşmuştu.

sa3

S.A: “Zaman zaman beni saran hüzünlerin, hayat bıkkınlığının bir ruhi hastalık alameti olmasından korkardım. Bir kitabı okurken geçen iki saatin ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.” Kürk Mantolu Madonna

O zorlu bir hayat geçirdi. Zor şartlarda okudu. Zor şartlarda kitaplarını ve dergilerini yayımladı. Daha fazla bahis etmek istemedim. Hemen öteki soruma geçtim.

U.K: Hayatın anlamı üstadım, nedir?

S.A:İnsan başkalarına yardım ettiği, başkalarını sevdiği kadar yükselir. Dünyada hayatın bir tek manası varsa o da sevmektir. Hatta mukabele edilmesini bile beklemeden sadece sevmek. Başka bir insanı bahtiyar edebilmek, kendini bahtiyar edebilmekten daha güç fakat daha insancadır.
Bu kelimelerin ve harflerin her birini ruhundan kalemine üflemişti. Ne hikmet dolu kelamlardı bunlar. İnsan yığınla soru sormak istiyordu. Ayaklı bir kütüphane gibiydi kendisi. Onu tanıyanlarda bilirdi. Boş zamanlarda da çarşıda giderken bile elinde hep bir kitap varmış. Tıpkı şimdi olduğu gibi, ben yazarken kelamlarını o bir yandan kitap okuyordu.
Bir sonraki sorumun cevabının vereceği heyecan sarmıştı beni yine, yeniden.

U.K: Üstat , konuşarak anlaşılmıyoruz çoğu zaman o halde ne denli haykırabiliriz kendimizi?

S.A:”Konuşmaya ne lüzum vardı? Bütün güzel laflardan ve hoş insanlardan sıkılan bu mahlukları, birbirlerinin sessiz mevcudiyeti, yorgunluk verecek kadar doyuruyordu.O mevcudiyet ki, tüm o güzel laflar ve şuh insanlar kelimeleri akıtmadan ağızlarından gözlerinden ve gecenin perdesini güneşe akan sessizlikleriyle konuşurdu.”
Üstat kalemine davrandı. Bu bir çay molası anlamına geliyordu. Ben hemen çayı demlemeye koyuldum. Zamanında zar zor öğrenmiştim çay demlemesini. Sevdiceğim öğretmişti bana. Çok gülerdi demleyemediğim her çaya. Bende utanırdım beceriksizliğime ama darılmazdım ona. Anlatamazdım neden demleyemediğimi. Halbuki suyu ve çayın demini ayrı ayrı yapmayı gönlüm razı değildi. Çünkü suyu ve çayı bile ayırmayacak kadar mesuttum. Beraber kaynayıp ona öyle sunulmalarını istiyordum. Sonra öğrendik tabi, ama o bana gülerdi. Ben ona seve seve çay demlerdim.
Bugünün şerefine daha önceden 5-6 çay demlemiştim ve her birini farklı kimselere denettirmiştim. Çayı önüne bıraktım azizimin.
O yazıyordu bazen dalıyordu. Bazen çıkıp ona bir kaç tomar kağıt getirip yine romanlar yazmasını, öyküler bezemesini, şiirler dizmesini nasıl da istiyordum. Dünya Sabahattin Ali’yi erken almıştı.
Sonunda gözlerini bana çevirdi. Geçen sürede çayı soğumuştu ben kalkıp yenilemek istedim. Durdurdu ve başka sorum olup olmadığını sordu bana. Hemen masaya bıraktığım not defterine uzandım. Olma mı! dedim.

U.K:Şu nefis şiirlerinizden birisini okur musunuz? Onların bir çoğu günümüz sanatçıları tarafından seslendirildi. Pek kimseler bilmez bunu ama dinlerken ne mest olurlar efendim! Bizzat şahit olmuşluğum var buna. Sözlerin ve musikinin birleşimiyle kalplerde habersizde olsa Sabahattin Ali dolaşır derin bir sohbetin güzel meze sofralarında. Bazen de servi boylu dilberlerin ve yiğitlerin bağrını yakan aşk acılarında.

Sabahattin Ali’den bir şiir okumasını istemiştim. Beni kırmayacaktı çünkü benim ne kadar bahtiyar olduğumu yüzümden okuyor ve sıcak tebessümü yüzünden bu sıra hiç düşmüyordu.. Kürk Mantolu Madonna, İçimizdeki Şeytan, Kuyucaklı Yusuf gibi romanların yazarı. Öyküleri, şiirleri, derlemeleri, tiyatro oyunuyla; tercüman, öğretmen, şair ve yazar Sabahattin Ali.
Aziz Nesin’le beraber çok zor badireler atlatarak çıkardığı Marko Paşa adlı mizahi dergide yayımlanan yazısıyla üç ay hapis cezası almıştı zamanında. Daha önce de bir yıl hapis cezası almıştı.Sinop hapishanesindeyken Hapishane Şarkısı adını taşıyan 5 parçalık bir şiir bütünü oluşturmuştu. Bu şiirleri birden beşe kadar numaralandırmış ve ilerleyen yıllarda ise Ahmet Kaya, Zülfü Livaneli ve Edip Akbayram gibi isimler tarafından bestelenecekti ve gönüllere meze olacaktı bu besteler.

S.A:
Göklerde kartal gibiydim.
Kanatlarımdan vuruldum;
Mor çiçekli dal gibiydim,
Bahar vaktinde kırıldım.
Yar olmadı bana devir,
Her günüm bir başka zehir;
Hapishanelerde demir
Parmaklıklara sarıldım.
Coşkundum pınarlar gibi,
Sarhoştum rüzgarlar gibi;
İhtiyar çınarlar gibi
Bir gün içinde devrildim.

(Hapishane ŞARKISI)

Her bir kelimesi ne denli gönülden düşünülerek yazılmıştı. Sabahattin Ali’yi bilmeyen kimselerin bile yüreği ne sarsılmıştır öyle …Yüreğinize sağlık, efendim. Kalbinize sağlık.

images-4

U.K: Peki ‘O’ diyeceğiniz kişiyle ilgili bir şey söylemek ister misiniz?

S.A:”Tesadüf onu önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. O bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğretti.”

O da bana aşkın ve insan ruhunun gizini öğretiyordu. Ben konuşamıyordum sıradaki soruma geçemiyordum.Ne diyebilirdim ki sanki? Hangi kelime yetebilir buna. Hangi kelime cüret edebilirdi bir insanın bile taşıyamacağı o ulvi duyguları taşımaya?

S.A: “O zamana kadar bütün insanlardan esirgediğim alaka, hiç kimseye karşı tam manasıyla duymadığım sevgi sanki hep birikmiş ve muazzam bir kütle halinde şimdi bu kadına karşı meydana çıkmıştı.
İçimde biriken hislerin birdenbire patlayarak beni zerreler halinde dağıtacağından korkuyorum.”

Daha önce onun kaleminden okuduğum şeyler, bu sefer onları bizzat yazan adamın gönlünden gönlüme akıyordu. Gönlümde her dem bir yeri olan bu  kutlu adamın ağzından duyuyordum Raif efendinin,  Ömer’in, Yusuf’un, Sabahattin Ali’nin kendisinden!
Onun kitapları okullarda ders olarak müfredata girebilecek cinstendi. Bu yüzden öğretisini alabildiğim kadar almalıydım. Son cümlesinden sonra cevap verecek bir şeyim yoktu. Hangi yorum hangi iltifat yeterli kalacaktı. Hürmetle tebessüm ettim. Anladı kendisi.

U.K:Efendim bu sefer daha özel bir soru sormak istiyorum.

İnsanları bazen anlamıyorum. O kadar kalabalıklar ki, aralarında yanlarına yaklaştığım da ve gözlerinin içlerine baktığımda gördüğüm bir şey olmuyor efendim. Sevgiye dair, ferasete dair bir şey görünmüyor. Bakışları ne kadar samimiyetsiz efendim bir görseniz. İki, hatta üçüncü bir romanda yine onlara ithafen yazabilirsiniz…!

S.A: “Etrafımız o kadar çirkefle dolu ki, temiz kalmak için bir tek çare kendi dünyamıza çekilmek ve muhitle, hiç olmazsa manen, alakamızı kesmektir.”
Kısa ve özdü. Bir başkasına ihtiyaç yoktu. İnsan yeterdi kendine ve tüm kalbiyle seveceğine yeterdi. Bir başkası ancak bayat tadı verirdi. Ve siz iyi oldukça aslında herkes dosttu. Herkes uzaktan birer dosttu. Ta ki onları tanıyana kadar. Tanımaya lüzüm yok. Kitaplar vardı üstadın dediği gibi, kalbimizi çıkarıp vereceğimiz bir makamda bir sevgili vardı. Yoksa da çıkacaktı karşımıza. Muhakkak güzel şeyler biz kalbimizi ve kendimizi temiz tuttukça çıkacaktı. Sadelik ve sükunet. Bulunmaz bir nimetti. Ve yalnızlığın kıymeti bilinmiyordu.!

U.K:Bir alışkanlıktan söz edin lütfen efendim?
S.A:”İnsan alıştığı, güzel bulduğu, kendine yakın bulduğu yerlerden ayrılırken sanki vücudunun bir kısmını orada bırakıyormuş gibi üzülür.”
Bunu söylerken yüzündeki acıyı gördüm. Romanlarında keşfettiğiniz her masumiyet ve saflık bu adamın kaleminden, ruhundan süzülmüştü sayfalara. Kelimeler sayfaya yılkı olmuş. Tek tek içremizde dört nala koşuyorlardı. Bu sefer her zamankinden daha sessizdi ortam.
Hayırdır evlat, yine daldın dedi bana.
“bir gün kadrim bilinirse,
ismim ağza alınırsa,
yerim soran bulunursa,
benim meskenim dağlardır..”
Ceza evinde yazdığı bu dizeleri okudum kendilerine.. Sevdiklerinden ayrı kaldığı vakitlerde zuhur bulan bu ilham perileriyle yazmıştı. Okurları artık dağları mesken biliyordu. Kitaplarını yine ve yeniden hıfz etmek istiyordular. Soru sormak yerine kalkıp sarılmak istedim üstada. Kürk Mantolu Madonna’ya Sırça Köşk’e, Değirmen’e, Yeni Dünya’ya sarılmak..

Tebessüm edince tüm hüzün dağılıyordu. Yerine geçti tekrardan.

U.K: İnsanlarda gördüğünüz gayeler, hayaller neler üstadım? Bir realist olarak nasıl görüyorsunuz onları?

S.A:“İnsanların hemen hepsi hayatı karın doyurmak ve gelişigüzel biriyle yatmaktan ibaret farz edeler. Halbuki bu takdirde insanın diğer hayvanlardan ne farkı vardır, onların akılları da karınlarını doyurmak ve kendilerine bir eş bulmak hususunda kâfi derecede hizmet görüyor, ancak bunları düşünmek, onlardan hiç ayrı olmamak demektir, halbuki insanın bir de aklı vardır ki, yemek, yatmak, eğlenmek gibi şeylerle alakadar olmayan bir takım ihtiyaçlar taşır. Kendine yakın bir arkadaş arar. Kendisine yardım edecek diğer bir insan ister ve bunun mümkün olabilmesi için yardım isteyen diğer insanlara yardıma hazır bulunur. Sonra muhakkak sevilmek ister, bunun için de başkalarını sever. Düşün, dünyada yalnızlık kadar feci bir şey var mıdır, Tabii yalnızlıktan kafa yalnızlığını kastediyorum, yoksa dünya bir sürü kuru kalabalıkla dolu…”
Sorular sona ermişti nihayetinde. O piposunu tüttürmeye koyuldu en sonda. Yine gözleri uzaklara dalmıştı. Bir mütefekkir olduğu nasılda anlaşılıyordu sadece bir bakışından. Hasbihalimiz ölümsüzleşmişti ve hiç bitmeyecekti aslında. Yanıma gelip elini yine omzuma bıraktı. Anlattıklarını idrak ettiğimi biliyordu. Merak etme der gibi son bir tebessüm bıraktı bağrıma ve son olarak ne güzel demişti…
S.A: Günün birinde ya çıldıracağız, ya da dünyaya hakim olacağız. Şimdilik bir rakı parası bulmaya çalışalım ve parlak istikbalimizin şerefine birkaç kadeh içelim.

Yalnız akış var beni devindiren, beni yolcu yapan bu dikenli yol üstünde. Bir tanım yok adımın altında, bu adın altında yatan gerçeğin peşindeyim lakin bulunacak ve tamamlanacak bir şey değil bu; beni ben yapan doğrular ve gerçek diyemeyeceğim gerçekler...

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla