Sandalye-Ardından Yazılamayan Bir Düş

Sandalyenin ortasında, tam da ortasında, oturuyordum. Burada beklemem gerektiğini söylediler. Ben de başımla onayladım onları.

 

-Evet anlamında.

Bekliyordum bu kocaman büyüyen karanlığın ortasında. Bekliyordum. Benden başka kimse yoktu burada. Tavandan kelleme ince ve minik su damlaları değiyordu. Bana söylenenleri aynen yerine getirmiştim. Takımlı adamlar beni öte yandan başları ile onaylıyorlar diğer yandan da bana ”Bunu yapma ” mesajını veriyorlardı. Cebime ufak bir kağıt parçası sıkıştırdılar. Kağıdın üzerinde anlamsız şekiller vardı. Daireler. Üçgenler (Eşkenar matematiğe göre). Dikdörtgenler. Eğri ve paralel çizgiler. Silindirler. İkizkenar üçgenler.

 

Gövdem hareket etmiyordu. Gövdem ağır bir et parçası misali kendini dengesizce sağa-sola yatırıyor ve büyük buz kütlesinin ardına gizlenmiş sarkacın hareketlerini taklit ediyordu. Sağa. Sola. Sarkacın iki gözü arasında boğuluyordum. Boynumdaki el izlerine baktım. Zayıf ve kırmızı belirtiler bütünü olsa gerek bunlar. Silinmeyeceklerdi. Biliyordum. Gövdem ötedeki çiçek dolu vazo ile konuşuyordu. Siz ne zamandan beri buradasınız? Epeydir. Kaç epeydir peki? Üç gün falan geçti herhalde yapraklarımın üzerinden. Beni buraya zorla getirdiklerini sanıyorum. Öyle ya. Ben mezar toprağında büyüyen bir karanfil idim. Köklerim toprağın derinliğindeki mineralleri ve suyu emerdi. Fakat o gün geldi. Söktüler beni kollarımdan. Ve bu vazonun içine hapsettiler. Başlangıçta bu durumdan pek de şikayetçi olmadım. Ama şimdi ise işler farklı. Bağırmak istiyorum. Dudaklarım yok. Ellerimle dudaklarıma dokundum. Olması gereken yerde idi kendisi. Bağıramıyorum ben efendim bağıramıyorum. Neden bağıramadığıma dair de hiçbir fikrim yok. Boynumu karanlığa eğiyorum. Uzaktaki pencereyi izliyorum. Camları soğuk. Dışarısı görünmüyor. Geçen arabaların vızıltılarını şarkılaştırmaya çalışıyorum kendimde. Göğsümdeki kafesi anlamlandıramadığım bir çalgıya dönüştürdüm. Üflüyordum bu garip aleti. Ben böyle fısıldayacaktım işte. Kendi kendimi böylesine bir eğlence ile avutacaktım.

 

Kapı ağır bir gıcırtı ile açıldı. Adamlar geldi. Hoşgeldiniz efendim. Hoşbulmadık Sacit. Sacit de kim? Sacit sizsiniz. Sacit ismi de nereden çıktı? Deli mi nedir bu adam? Delirmiş olanlar sizlersiniz asıl. Benim adım Mustafa. Saygın bir tarih öğretmeniyim. Geçen yıl Antalya’ya tatile gitmiştik hatta ailemle. Tarih öğretiyorum insanlara. Ankara’da dünyaya geldim. Annem adı Rabia. Hayır değil. Anne adınız Ruşen. Baba adım Recep. Hayır değil. Baba adınız Kalender. Soyadım Kartal. Hayır değil efendim. Soyadınız Benol. O başka romanda olur. Kusura bakmayın. Soyadınız Akman olsun. Ak insan yani? İngilizce tarihte bize bütün yıl bunu öğrettiler. Ak sözcüğünün Türkçe olup olmadığına dair hala tartışmalar dönmektedir. Bu tartışmalardan bize ne? Hepimizin kavgası bu. Yoksa kafirler gelir… Tamam. Anladık. Tarihi değerlerimizi korumalıyız. Tarih toplumun temelidir. Tarih sıralarına dokundu benim dirseklerim hep. Yazılar yazar dururduk. Tahtaya kaldırırlardı beni. Söyle bana. Maveraünnehir nerededir? Yanıtım ise şöyle oldu benim. Arka bahçesinde dünyanın. Otur sıfır. Lacan kaç yılında dünyaya geldi? Bin otuz beş Fransa’nın Paris’inde. Başka Paris mi var? Var hocam. Doğunun Paris’i var mesela. Halk arasında oraya Japonya diyoruz. Hocam Japonya üç büyük adadan oluşur. Bu büyük adalarda teknolojiler üretirler. Balık avlarlar. Özellikle de Tokyo’da bir balık mağazası vardır ki sormayın gitsin. Çinekoptan balinaya kadar her türlü tuzlu su(deniz) canlılığı mevcuttur oraya. Ama sadece bu kadar da değil. Japonya aynı zamanda dünyanın en pembe saçlı kadınına da ev sahipliği yapar. Bu kadıncağız büyülü asasını savurur durur. Üzerinde Viktoria dönemden kalma bir ‘uşak ‘ elbisesi vardır. Karadeniz uşakları ile karışmasın lütfen. Porselen teni gökyüzüne meydan okur adeta. Hemen arkasından da ışıktan bir kütle çöker kızcağızın/kadıncağızın üzerine. Bu halktan aldığı gücü temsil eder. Kara kılıklı yaratıklara saldırır. Büyülü tuzaklar kurar. Hayat da bir tuzak öğretmenim. Ve ben o tuzakların en büyüğüne, en derinine düştüm. Salıncakta da sallandırıldığı görülmüştür pembelinin. Biz ona pembeli diyoruz. Ne güzel değil mi öğretmenim. Hocam ben pembeliyim aslında biliyor musunuz? Hocam ben buradayım. Hocam ders çok uzundu. Hocam ben uyumak istiyorum artık. Hocam gözlerim ağırlaştı. Hocam sarhoşluk başa bela. Hocam ben neden dünyaya geldim. Beni pembeli dünyaya getirdi biliyorum. Onun ellerinde büyüdüm. Lanetli kadın. Günahkar kadın. Neden bu zulmü ettin bana? Sessiz kalma. Bu son görüşümüz olacak birbirimizi. Gidiyorum. Pembeli elini sallar. Gözleri ağırlaşır, gözlerini kapatır ve…

 

-Uyansana.

-Uyan diyoruz sana.

-Seni buraya neden getirdiğimizi biliyor musun?

 

Fikrim yok dedim içimden.

Özellikle duymasınlar diye.

 

-Suçlusunuz siz.

-Suçunuzu dinleyin bari.

 

Dinlemeli miyim?

Sanmıyorum.

Ben uyumak istiyorum.

 

-Uyuma dedik sana.

-Uyumasana be adam.

 

Hayır ben bağımsız bir bireyim, siz bana karışamazsınız ve uyuyacağım.

 

-Sözle uyanmıyor demek.

-Kalkması gerek yoksa…

 

Yoksa ne olurmuş peki? Söylesene ha. Korkuyorsunuz. Sizler de ürküyorsunuz en az benim kadar. Ben öğretmenim her şeyden önce. Tahta başında çürüttüm ömrümü. Kimi zaman Sultan idim kimi zaman ise Proleter. Kimse olamamış bu adamcağızı uyandırabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Koro halinde güleriz o zaman size. Proleter’le sultanı bir araya getirebilecek güçteyim ben. Tek sözümle Viyana’nın kapılarına dayandık. Viyana’nın balkonları geniştir alabildiğine. Balkonun tepesinde bekleyen kadınları ile ünlüdür kendisi (Viyana). Tarih kitapları bunu pek yazmaz ama. Elimi kolumu sallayarak içeri girdim. Balkondaki üçüncü kadına baktım göz ucu ile. Biraz G.’ye benziyordu. Sırtımı ötedeki garip, mermer heykele yasladım. Paltomun cebine gizlediğim soğuk sigarayı yaktım. Sigaradan iki dumanlık (duman) aldım. Çini ellerini uzatıyordu bana. Sigaramı altısından sonra yere savurdum. Tutuyordum ellerinden G.’nin. Altımdaki Avrupa taşlı nemli zemin kayıyordu. Düşüyordum. Aşağıya. Aşağıya. G. ise çoktan kırmızı gövdeli faytona binmiş, gidiyordu. İlk önce tekerlekler yok oldu. Sonrasında da ise gövde. En sonunda ise (Nihayetinde) faytonu çeken atlar. G. artık yoktu. En azından aldığım notlara göre. Karalanmış kısımları pek okunmuyor ama olsun. Bu kadarını bile çıkarmam/okuyabilmem mucize sayılır.

 

-Yeter be.

-Yeter be.

-Yeter.

-Yeter.

 

Kafatasıma ağır bir darbe indi. Uyandım. Sağımda ve solumda iki takım elbiseli adam duruyordu. Bana öfkeli gözlerle bakıyorlardı. Birbirlerine çok benziyorlardı. Tek farkı boyunlarına doladıkları/bağladıkları kravat idi. Birisi kırmızı olanı giymişti öteki ise maviyi. Çok ses etmiyorlardı. Mavili olan elinde sopayı tutuyordu. O vurdu herhalde bana.

 

-Uyandınız demek.

-Uyandık işte görmüyor musunuz? Kör musunuz nesiniz siz!

-Efendim iyi misiniz?

-Fena değilim. Sopa ile vurmasaydın daha da iyi olabilirdim.

-Uyanmadınız ama efendim .

-Çaresiz bıraktınız bizi.

-Evet bizi çaresiz bıraktınız.

-Çaresiz insanlar bunu yapar

-Yaparlar değil mi?

-Yaparlar.

-Öyle.

-Öyle.

-Öyle.

 

Ben neden ya da nasıl buraya getirildim? Mantıklı bir açıklama bekliyorum sizlerden. Haydi açın şu çene denen kapanlarınızı.

 

-Buraya gelmenizi onlar istediler.

Onlar da kim? Siz neden söz ediyorsunuz?

-Onların kararı ile buradasınız.

-Onlar sizin için en iyisinin bu olduğuna karar verdiler.

-Kararı okumamızı ister misiniz?

 

Bir anda nasıl da nazikleştiniz.

Okuyun bari.

İyi.

Tamam.

Peki.

 

-Karar şu şekilde okunacaktır. Okuyorum, sesini temizler:

Karar

Mustafa Özerdem bu dört köşeli hücreye şu sebeplerden ötürü hapsedilmiştir. Karalanmış kısımlar pek okunmuyor efendim kusura bakmayın. Dördüncü sebep ise kendisinin tahta başında söyledikleridir. Şu kelimeleri kullanmıştır. Hayır kullanmadım. Bir sus istersen. Peki susuyorum.

Kullandığı kelimeler : Bugün derste anlatacaklarımız. Altınordu Devleti orada, neresiyse artık, altın bulamamıştır. Cortez boş ellerle döndü İspanya’ya. Öğrenciler. Tahta tebeşir izleri. Tahta silgisi buraya mı konmalı? Duvara asılmış A. Resmi resmi kaynaklarca onaylanmamıştır. Tebeşir getirsene Mehmet. Tebeşir de ne oluyor öyle. Şu dolaptaki (okunmayan) kitapları değiştirin artık. Okulumuz üç sınıftan oluşmaktadır. Burası yalnızlarla çevrilidir. Yalnızların maskelileri canlandırdığı bir memlekette yaşıyoruz. Yalnızların el yazısı ne çirkindir. Her yalnız doktordur. Her doktor da yalnız. Bunları unutmayın. Haftaya sınavınız var. İyi hatırlayın. İki yalnızlığın diğer iki yalnızlıkla bir araya gelince kaç yalnızlık ettiğini. Ben öğretmenim. Neden yalnızlıktan kurtulamıyorum ben? G. uçurumdan aşağı düştü, yuvarlandı, sürüklendi. Ama ben suçlu değilim. Suçlusunuz. Direnmeyin. Sökün bu kollarımdaki zinciri hemen.  Hayır. Sökün diyorum size. Gökyüzüne sıkıştırdınız bütün insanlığı. –Sıkıştırmadık. Öyle yaptınız. Benden çok siz suçlusunuz. –Yargılanacaksınız. –Getirin masaları.-Birleştirin masaları. Suçlunun idamına karar verilmiştir, çünkü savunması savunma bile değildir. Sadece konuşmuştur. Söyledikleri anladığımız kadarı ile şunlardır : ‘Ben yapmadım. Ben yapmadım. Ben yapmadım. Burada olmamam gerekiyor benim’ Koroca biz de dedik ki : ‘Savunamadı kendini. Ruhçu alim savunamadı kendini. Bir tarih öğretmenin hüzünlü sonu ile karşı karşıyayız. Hüznü bitirmek biz yargıçların işi. Durma ey kapıdaki adam. Hazırlayın idam tahtasını. –Hazır efendim. Hayır. Durun. Son bir şey söylemek istiyorum. Tepedeki beyaz sakallı adam, aksi bir elden tepki ile görüşünü belli eder : ‘Hayır’

Mustafa Özerdem buradan hiç çıkamayacaktır.

Mustafa Özerdem buradan kaçmamalıdır.

Mustafa Özerdem suçludur.

Mustafa Özerdem suçunun bedelini ödemelidir.

Mustafa günahkar bir insandır ve öyle kalacaktır.

-Değilim işte.

Mustafa Özerdem sınıfta kalmıştır.

Mustafa Özerdem bir öğretmen olarak sınıfta kalmıştır.

 

Güvenlik görevlilerinin görevi , resmi ve gizli bir kurum tarafından görevlendirilen kendileri ROGK yani, kravatlılar olarak da bilinirler, Mustafa Özerdem’i kollamaktır. Aksi takdirde görevliler cezalandırılacaktır.

 

Saygılarımı arz ederim.

İmza:

(Eğri okunan yazı Yani: Kaan)

Kaan Özbatur IX önce XI gelen XII gelmedi yani IX

 

Alt kısımda ise kavranamayan kalem hareketleri.

İmza:

Kavranamayan Kalem Hareketi.

(Kalem Hareketi)

 

Bu kadar mı? Yazılabilmiş? Evet ?

-Okuyabildiğimiz kadarı bu.

-Gerisini okuyamadık.

-Anlayamadık.

-Öyle de diyebiliriz.

-Diyelim.

-Dediler evet

-Dedim evet.

-Evet diyoruz.

-Evet.

-Evet.

Evet. Öylece olup bitiyordu. Hiçbir şey olmuyordu. Hiç. Kara tahtaya kara tebeşirle yazıldı her şey. Okunmuyorlar efendim. Okunmuyorlar.

Elime yapışan şu garip akışkan şeyin ne olduğunu da bir türlü çözemedim. Kokusu yok. Çıpkan (Çıplak demek C.K dilinde. Öğrenmek için. Bakınız: Fransızca Meydan Larousse. Completar todos dias.)  bir tenin titrekliğini anımsatıyor bana. Dolaşıyor bir uçtan diğerine, örümcek ağı misali. Pençesinden kurtulamadığım şu kafasız şövalye misali. Kılıcı çekiyor. Kılıç kınından çıkıyor. Kılıç öncesinde (tabi) boynumda ince ince geziniyor. Sonrasında ise şövalye kılıcı omuz hizasına getiriyor. Gelen kılıç hızla fırlıyor koldan – damar dolu üst üste binmiş tüy yumağına- saplanıyor. Çırpınıyorum- kollar ve bacaklar- ile. Denizin mavisi körleşmiş beyazla buluşuyor ufukta. Çırpınan gölgem kendisini terk edilmiş limanların birine vuruyor. Kaptanın yaşlı omzuna dokunuyorum hafifçe. Gemi çoktan gitti uzak diyarlara. Oysa ben hala oradayım. Tahta fıçıların üzerinde oturuyorum. Sallanan uçan Hollandalı ayakkabıları ile-yeşil.

ÜÇİKİÜÇ çizgi alttan.

ÜÇİKİÜÇ.

ÜÇİKİÜÇ.

ÜÇİKİÜÇ.

-Sandalye kımıldadı-Kımıldayamadı-Sessiz kalmalı insan-Dudaklarımı kim mühürledi-Ben mektepliyim-Hayır mektepli değilim-Kendimi savunmak istiyorum-Hayır-Kımıldamayacağım-Burada olup bitecek her şey-Bitmiyor artık şu oyunlar-Tepemde bir gri kamera dolaşıyor-Neler oldu size efendim-Fikrim yok-Sandalye gıcırtısı sahneye girdi-Sandalye kara tahtalara sürünüp duruyor-Son sözlerim olacak bunlar göreceksiniz-Son sözüm henüz hiç söyleyemediğim sözdür-Öyle mi-Değil-Sergilenmeli ışıklar altında her şey-Gözlerimin önünde renkler patlıyor-Öyle mi diyorsunuz-Evet-Yazmak istemiyorum artık-Burada bekleyin beni-G-Bekle beni-Çizgiden gittikçe uzaklaşıyoruz-Öyle-Ne yapmalı insan-Gözlerini kapamalı insan-Gitmeyin-Defolun gidin-Ben sizin gibi değilim-Sen kimsin-Murat-Murat-Madeni parayı parmaklarının arasında gezdirdi-Dikkat-Geliyorlar-Onlar-Onlar…Kim-Onlar işte-Camekanın orada bekliyorlar keskin böceksi bacakları ile-Seksek oynayalım mı-Tek yağımı kaldırdım-Taşı en büyük günahı işlemiş olan atsın-Taşı Selim atar yere-Zıplıyorum- Yıldızlar ne kadar yakın insanlığa-Bacaklılar saldıracak bizlere-Defol git başımdan işte-Çapraz asıldı duvara silah-Tetik soğuk parmaklarım arasında-Git dedim sana-Sana isim bile vermeyeceğim biliyorsun-Kaçmak istiyorum uzaklara-Nereye peki-İnsanların olmadığı o ıssız pembe adaya-Adanın üzerine konmuş kuşları avlarım ve onların etiyle beslenirim-İnsan çirkin bir tür-Oraya da kederimi saçarım-Göller, ırmaklar falan kirlenir hep-Çamur mu olurlar-Olurlar-Gücüm kalmadı artık yazacak kadar bile Coşkun-Coşkun ben emekli değilim henüz-Değil misiniz-Değilim-Hala konuşup konuşup duruyorum kendimle-Anne karakter sahneye girer-Elinde kocaman bir mutfak bıçağı var-Yemeği mi hazırladın-Babamın gözlerinde solucanlar geziniyor-Akrebin zehri kıllı vadiye dokundu-Babam yıllardır ilaç kullanır-Ben kendi kendimi yiyen bir yaratığım-Yasaklanmalı yaşamak-Sensizlik ile ilgili bir madde koyacağım bu madde yasalarının hakim olduğu hukuk eksenine-Sen de mi-Ben de-Dünya neden dönüyor-Babam içerideki krem rengi koltuğa uzanmış-Uzanıyor-Güneş doğduğunda kaçıp gidecek buradan-Kaçma-Baba neden gidiyorsun diye sormuştum kendisine-Konuşmadı-Benimle hiç konuşmazdı-Koltuk ile babam arasında yaklaşık 30 cm’lik mesafe vardır-Yıllardan seksen 5-6 civarı-O zaman bu kadar popüler değil tabi tahta rengi diziler-Dizilerin ana karakteri hep Hülya Koçyiğit-Türkan Şoray’ın yönettiği Halkın Sineması gerçekten de etkileyicidir-Oyuncular Hülya Hanım ve Hülya Hanım olmayanlardır-Birbirini seven iki devrimci (doğası gereği maddenin ve doğanın) asla bir araya gelemez-Ben de hiçbir şeyi tamamlayamam-Orhan komşu da öyledir-Kapıdan içeri girenler kimler-Bu adamlar işte-Onları iyi ağırlayın olur mu-Ağırlarlar-İyi-Teşekkürler efendim-Rica ederim-John Locke’un köleleri varmış-Uzun zaman önce:

‘Transatlantık mahallesi, üçüncü sokakların dördüncü anlamsız köşesinde yaşayan soyu Biritişli Recazde Ekrem’den duydum bunu’ (Burada Oğuz Atay’ın araya girmesi gibi bir durum söz konusudur. Çünkü bilirsin ki sevgili okur onu yazınına sıkıştırmayan yazın insanı edebiyatın merdivenlerini çıkamaz. Atom fiziği değil ki bu sanat denen şey) –Kölelerini özgürlüğe kavuşturdum-Locke böylece liberalizmin düşünsel temelini inşaa etti-Marx itiraz etti-Devrim oldu-Devrim bitti-Hayat da sonlanıyor-Perde düşüyor-Koroyu çağıralım-Koro içeri girdi-Bitsin bu savaş artık ,bitsin savaşlar kan götürüyor bedenden (Antik Roma müziği )-Bunu senatörün XIII’e anlat-Anlatamadı-Koro gitti-Kaçmayın benden-Farklı bir müziği işitiyor şimdi ise kulaklarım-Nota: Do-re-mi-fa-so (lalalalalalalal) si-do-Katil kim-Avcı kim-Ben-Kollar gövdeye kenetlenmiştir-Sahneden aşağıya atladım, tam dibine erimiş kalabalığın-Savruluyorum-Kemikler-Beyaz kemikler-Suskunum ben-Canım-G-Canım-Tak-Tak-Tak-Tak-Tak-Araya boşluk-Sonrasında ise bu işleyişin (çizgili) devama söz veren nokta-Bitti-Tak-Tak-Tak-Tak-SOS-SOS-SOS-Daktilo sesi buradan sonra cılızlaşır-Daktilo klavyesi kan kırmızısı-Son.

Çaprazımda duran (bekleyen) yatağı henüz fark edebildim. Anneanne mavisi demirlere tutunuyordum. Kahverengi ceketimin üzerindeki saman parçalarını temizledim. Yeşil mendilimi cebimden çıkardım. Fötr şapkamı sağ döşeme köşesine yerleştirdim. Kargalar tarafından parçalanmış elim kalbimin sol köşesinde bekliyordu. Tarlayı koruyordum ben. Bekçilik ediyordum kapılara. Arkamdaki altın şehri korumam için beni görevlendirmişlerdi. Köylü kızı bu öneriyi muhtar meclisine sundu. 1’e 10’la kabul edildi öneri. Diktiler beni doğu rüzgarının tam karşısına. Bekliyordum. Mızrağımı elime almıştım. Kuşanıyordum silahları. Darbeler savuruyordum bu illetten kanatlılara. Kendi eksenim etrafımda dönüp duruyordum. Karşı köyden silah sesleri geldi. Havva Teyze’yi katletmişler. Alper Bey’in yanına gömdüler onu. Düğmevari gözlerimle ağladım onun arkasından. Eflatun’du. İğne iplikle dikmişlerdi. Havva Teyze’yi Akif Efendi öldürmüş. Çünkü seviyormuş. Çünkü olmazmış. Çünkü duygu dünyalarının arasına duvarlar örmüş Havva. Anlayamıyorum şu insanları. Akif Efendi dediğime de bakmayın. Gencecik bir adam kendisi. Daha sakalları bile terlememiş. Eh zaten köy ahalisi de ona evlat diyor. Ben efendi diyorum ama. Bana öyle öğrettiler. Tabancamdan (Gümüş) iki kurşun sıktım Havva’nın kafasına. Havva yere düştü. Ben de arka odadan kaçtım. Gümüşü olay yerine bıraktım. Sıvıştım. Oh olsun Havva’ya. Bana tokat atmamalıydı. Ben tokat atılacak bir adam değilim, tamam mı? Hem ne olmuş onun bacaklarını ellediysem de ha? Köyün delikanlıları hep bunu yapar. Bu bize büyüklerimizin verdiği bir görev. Orospu çocuğu seni. Öyle açarsan bacaklarını… Öyle ezmeyeydin ya ayaklarını üzümle. Havva. Orospu karı seni. Kocanı da ben katlettim. İyi oldu pezevengin dölüne. Hayırsız itin teki idi. Kahvehanelerde çay içmekten başka bir şey yapmazdı. Ama ölünce nedense bir anda beyliğe yükseldi. Demek bey olmak bu kadar kolay ha. Beni de bey yapsanıza. Bana da kabadayı desenize. Ama sizde nerede gezer o erkeklik. Ben erkeğim sizler de ibne kılıklılarsınız. Ha. Akif’i hiç sevmiyorum ben. Huzur bozucu. Beni tekmeleyip duruyor üstüne üstlük. Kocaman ayakları var. Ayakları kokuyor şerefsizin. Tekmelemesene. Kendinle yüzleş işte. Ama işine gelmiyor değil mi? Bak ben kargalarla mücadele ediyorum. İzin vermiyorum ganimetleri yağmalarına. Beklerim. –Seni de götürecekler biliyor musun? Ben, sen değilim oğlum Akif. –İnsanlar böyledir. Bunu biliyorum.-Seni de terkedecekler, çöp tenekesi olur bu. Bilemem. –İnsan kitaplarında böyle yazar. Beni Frankenstein sandın herhalde. Ha. –İstediğin kadar süslü konuş. Son tekmesini de böyle savurdu Akif’i. Olmam gereken yerde idim ben. Bekliyordum. Siper ediyordum kendimi pençelere. Camdan beni izleyen sahibime hoş gözükmeye çalışıyordum. –Yetersiz bu herif artık. -İçeri alalım artık onu. Yaşlı Memo lastik ayakkabılarıyla çıktı kapıdan. Kökümden itibaren söktü beni. Çaprazdaki yatağa mahkum ettiler beni. Ben… işte buradayım.

-Hiçbir şey yapmıyor bu adam.

-Uyuyakaldığı falan da yok üstüne üstlük.

-Uyuklamıyorsun değil mi?

-Yok yok uyumuyor.

-İyice bak iyice.

Siz delirmişsiniz. Siz delirmişsiniz. Avukatımı istiyorum ben. Yasal haklarım var benim.

-Ne avukatından söz ediyorsun sen?

-Dinlemedin mi okunanları sen?

-Jürinin bir çoğu avukatlardan oluşuyordu.

-Bunu sana daha önce de anayasa gereği belirttik.

Dinlemez olur muyum hiç? Efendilerime karşı çıkacak kadar cüretkar bir insan değilim ben.

-Hah şunu bileydin.

-Yola gel.

Geldim. Şuradan sola sapar ve ardından da üç beş adım atarsanız Susurluk’a varırsınız. Ayran da getirebilirsiniz oralardan bana üstelik.

-Susadı bu herhalde.

Çok susadım. Bir bardak su… alabilir miyim?

-Git şuna su getir .

-Tamamdır getiriyorum.

Mavi yanımdan ayrılır. Koşabildiğini yahut koşabileceğimi sanmıyorum. Ama ne ilginçtir ki hızlı hızlı adımlarla yürüyor. Koridor boyunca aynı şeyi yaptı. Kapısız mutfağa girdi. (Ki buradaki mutfak Amerikan esaslarına göre döşenmiştir) Cam sürahideki suyu masanın üzerinde duran plastik bardağa boşalttı. Kapıyı kaparmış gibi yaptı. Ayakları seyrekleşti. Yürüyordu artık. Bana doğru. Yakınlaştı. Bardağı bana uzatmak istedi.

-Kollarımda zincirler var görmüyor musunuz?

-Gördük gördük bir daha söylemene gerek yok.

-E o zaman.

Kırmızı bana epey öfkelenmişti sanırım. Ama, diyordu içinden. Ama. Sussana sen. Sustum peki. Biliyorsun olanları.

-Susadım diyorum size.

-İyi peki.

Kırmızı derin derin ciğerlerinden nefes alıp veriyordu. Mavi bardağı dudaklarıma sertçe dokundurdu. Yutkundum.

-Hadi iç.

-İç diyorum sana.

Ben ne yapıyorum peki burada ha?

-Bilemeyiz.

Ben ne yapıyorum burada?

-Yanıt yok.

Bardağı ya biraz daha eğseniz?

-Peki.

Bardağı biraz daha eğdiler.

-Yeter mi?

Evet. Teşekkürler.

-İyi.

Susmak istiyorum artık. Konuşmamalı. Hem de hiç. Hiç konuşmasaydık ya birbirimize. Ama lanet olsun. Lanet olsun ki şu gevezelik denen çeneli yaratık da hiç rahat bırakmıyor bizi. Suskun ve çirkin insanları canlandırmalı hayat.

-Ne olacak size?

Umurumda değil artık.

-Geri dönmek istemiyor musunuz?

Geri dönmek mi? Nereye?

-Olmanız gereken yere.

Ben hiçbir yerde olmaması gereken bir yaratığım. Dokunduğum her şey yok oluyor. Yok. Olmuyor. Yok. Olmuyor. Bu sözleri kendi kendime defalarca mırıldanacağım. Ben burada değilim. Neden ayaklarımın tabanından bir kum denizi geçiyor ki? Neden akrep soktu beni. Kör olmak iyi. Çok güzel kör olmak. Ben hiç kör olamadım. Olamıyorum. Kör olsaydım ve Antik Yunan’da yaşasa idim. Ne var! Hem o zaman beni biraz daha fazla severlerdi. Üstüne üstlük söylediklerimi bilgelik gibi bir şey olarak algılarlardı. Gitme. Gideceğim. Burnumda meyhane haydarisinin o hiç bitmeyen kokusu. Efendim. Sarhoş olamayanların da sarhoşluklarını yaşıyorum ben. Neden kalemle başlayıp göz yaşları ile bitiyor bu paragraf? Ben. Ben. Ben. Noktası virgülüne karışmış olan ben. Gece gibi gündüz gibi insanlığın koynunda solan ben. Ben. Ben şu saatin içindeki dişliler arasında sıkışıp kaldım. Teyzeciğim sağ olsun beni kurtardı. Teyzem hep halı silerdi. Pat pat sesleri ter dolu söylentilerine karışırdı. Bütün mahalleyi bilirdim onun sayesinde. Kim öldü kim kaldı demem yeterli idi bu sır dolu kapıyı açmak için. Ama o bir süre sonra konuşmayı bırakır ve kendini eğri sandalyenin çirkin kıymıklarına bırakır. Kıymıklar batmasından şikayetçidir hep kendisi. Sıçrar durur. Teyzem. Sıçan kılıklı teyzem benim. Seni çok severim ama teyzem. Teyzem televizyondaki adamları izlerdi hep. Komiserlerin kavgasına çivilerdi gözlerini. Halı silmeyi aksatmadan tabi. Silkelemek mi desek yoksa? Bilemiyorum. Geçen gün yine vuruyor bizim yumaklıyı. Yumaklının üzerinde bir kuş resmi konmuştu. Minik ve isimsiz. O kuşa vuruyordu. Ben de teyzeme kızdım tabi. Vurma kuşa dedim. Ne diyorsun sen diye baktı bana çirkin çirkin. Ağzında gülüş bile olmayan bu çirkinlik abidesi kadın hep aynı şeyi tekrar edip edip durur sonrasında. Ne olduğunu kimse bilmez. Mermer tuvalete girer. Su sesi gelir. Sonrasında ise çıkmaz. Öyledir. Teyzem ama artık aramızda değil. Kırmızı ve Mavi. Teyzem balkondan aşağı düştü. Kafatasının üzerine. Seyrek saçları ile. Şarap aktı derler ellerinden. Ben inanmam. Teyzem taş zeminde usul usul uyuyor artık. Gözlerine mil çekilmiş. Köylü falan da değildir kendisi oysa. Kuşa öyle yapmayacaktın teyze. Yapmayacaktın. Kuşcağızın da canını yaktın hem.

Bardağı yere attılar. Boş.

-Yeterli mi?

-Yeterli.

-Bir de yetmez deseydin ya!

-Demek ne cüret.

-Ah efendim.

-Vah efendim.

Beyler sizlere bir şey sormak istiyorum.

-Demek bey olduk.

Sanırım.

Bunu da mı aynı anda söylediniz.

-Evet söyledik.

Aynı anda söylediler. Uyumlu iki beyaz piyano tuşu misali. Siyaha kayan serçe …

Hücre gibi burası canım.

-Hücre?

-Hürce dedi demin duydun mu?

-Hücre demek ha.

-HA-Ah-HA-HA

Baylar ne komikliğimi gördünüz? Söyleyin de hep beraber gülelim.

-Olmaz.

-Olmaz dedik sana.

-Uzatma Türkan.

-Beni evden kovdun ya.

Ev?

-Hala anlamadı değil mi?

-Bunu bir kaç paragraf önce de söyledik.

-Boş ver gitsin.

-Türkan?

-Filmlerdeki.

-Şoray?

-Değil.

-Hangi film?

-Yerin altındaki film.

-Kim tarafından kaleme alındı peki?

-Mercek desek.

-Olabilir.

-Z.

-C. gibi mi?

-G.’ye daha yakın aslında edebi üslubu.

G. seni seviyorum. G. rüzgarlar suçlu. G. mevsimler suçlu. G. bankı koyan belediye suçlu. G. ben… ben… Sensizlik zor. Sensizlik çok zor. Sensiz yürüyorum bu grinin yeşili işgal ettiği şehirde. Köprüden aşağı bakıyorum. Yüzen balıklar vuruyor kuyruklarını sağa sola. Sola? Öyle G. Öylece bitmesini bekliyorum üzerime giydiğim şu rolün. Rolün sonu gelmedi. Bayrak misali dikilmiş şu çirkin alacakaranlık taşlara yaslıyorum bedenimi. Bir miğfer geçti gövdesiz başıma. Güneş neden dönüp duruyor şu dünyanın ekseni etrafında?! G. bir başıma kaldım. Sabahlar sönüp gitti gömleğimden. Sonbahar esintilerine karşı oynatıyorum kalemimi. Cüce Recep’le alay etmek bile mutlu etmiyor beni. Cüce Recep. G. Ölmek istemiyorum. Neden Recep? Ses yok. G. Sessiz bir ses misali uğulduyorsun kulaklarımda. Kaçamıyorum. G. Ayaklarımdan biri ayı kapanına sıkışmış. G. Tavşan bak delikten geçti. Ah. Tazıdan kaçsana. Git. Koş. Çayıra. Haydi. Haydi diyorum sana. Diyoruz. Tavşan kaçtı bak. İyi. Tavşan turunç bir havuç kemiriyor.Patilerinin arasına aldığı kocaman bir dünyası var. G. Ben de sensizlikle avunuyorum. Afrika kıtasında da dahil.

-Ne çok konuştu.

-Evet. Evet.

Siz bunların hiçbirini duymadınız.

-Hiç öyle olur mu? Kelimesi kelimesine anımsıyoruz her şeyi.

Neyi mesela? Ey tek sesliler!

-G.’yi mesela ?

-G.’ye dokunmayın.

-G. ile sevgi münasebetleri.

-G. seni seviyormuş.

-Tavşan kaç.

-Tazı tut.

-Tazı tutamadı

-Turunçkemirilme.

-Ses!

-Yok

-Var mı yoksa?

-Yok.

-Cüce Recep

-Kahvehane

-Alay etme.

-Alay etmeyin onla.

-İç konuşma.

-Evde ses yok.

-Sessizlik.

Yeter.

-Yetmez.

Yeter.

-Dur.

-Dedim sana dur.

-Niyetimiz sadece onu korumak.

-Delirecek işte.

-Susalım artık.

-Sus dedim sana.

-ŞŞŞŞŞTTTTT.

Ellerim titriyordu. Bu eller baş(K)a ellerdi. Ait değiller bana. Yitip giden bir melodiye değiyor parmaklarım. O yöne çevrili başım. Oradasın. Saklanma. Ben hep saklanırdım. Yapma bunu. Ben neden saklandığımı bile unutuyordum. Beni taşıyan adamların görüntülerini de. Kimse kalmayacak geriye. Şu kazınmış küçük pencereden başka. Pencerenin ötesinde kuşlar var. Ama umudu temsil edemeyenler. Yuvalarına mahkum edilmişler. Gagalıyorlar yumurtayı. Anne kuşun gagası keskiye benziyor. Parçalayacak. Anne kuşu izlemek ne keyifli. Her şeyi biliyor. Asılı tavana poster gülümsüyor bana. Yarı çıplak. G. Burayadım ben. Sen?

-Kaldırın haydi şu adamı.

-Çabuk çabuk.

-Haydi.

-Ne yapacağız.

-Bırak ta uyusun. Dinlensin.

-Ama…

-Sallanma

-Oyun bitti. Yazılan şey buraya kadar. Uykusuz.

-Ceza da demek!

-Öyle

-Biliyorduk böyle olacağını.

-Evet.

Kapıdan çıkarlar. Kırmızılı ile Mavili. Çiğneyerek kabuğu. Bir böcek misali. Tek sıra halinde.

Kralmış ifadeye bürünüştü koro başı. Yırtık amiral kıyafeti ile.

Apoletinden sarkmayan ve hiç bağlanmamış yüzeye (L biçmi, şekil artık ne derseniz.) ipleri ile.

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla