Yine bir Pazartesi sabahı ve yine yorucu geçecek bir iş günü beni bekliyordu. Nisan ayı ortasında delice yağan bu yağmurda ıslanmak ise cabasıydı. İyi ki annem kapıdan çıkarken elime, kırmızı puantieli bu şemsiyeyi tutuşturmuştu. Ah şu anneler… Nereden de anladı yağmur yağacağını. Islanmaktan hoşlanmadığımı bildiği için tutuşturuvermişti elime. Yalnız unuttuğu bir şey vardı ki şemsiye taşımayı da hiç sevmiyordum. Öyle ki bu şemsiye, kırmızı gibi dikkat çekici bir renk olduğundan hiç hoşlanmıyordum. Benim rengim daha mat renklerdi, mesela siyah gibi. Siyah rengine olan düşkünlüğümden hep kendimi karanlık bir insan olarak gördüm. Gündüzden çok geceyi severdim. Güneş yerine ay ışığını severdim. Hatta siyaha bürünmüş umutları daha çok severdim.

Yolda böyle düşünceli yürürken birden bir kız çocuğu takıldı gözüme. Çalıştığım mekanın yanındaki kaldırıma oturmuş,  kağıt mendil satıyordu. Önünde biraz bozuk para, elinde ise birkaç paket mendil ve eskimiş hırkasına sarılı bir kitap ya da defter vardı. Diğer gördüğüm çocukların aksine ne ellerini açmıştı ne de gelen geçenden para istiyordu. Öylece oturuyor ve yağmurda ıslanıyordu. Bakışlarımı çevirerek tam çalıştığım yere adımımı atacaktım ki aklıma gelen düşünceyle küçük kızın yanına gittim. Önce birkaç saniye konuşmadan yüzüne baktım. Daha sonra şemsiyeyi uzatarak sadece “Al” dedim ona. Yağmur damlaları yüzünden bana bakmakta zorlandı. Anlamsız ve donuk bir ifade vardı yüzünde. Sadece bana bakıyor, ne uzattığım şemsiyeyi alıyor ne de bir şey söylüyordu. Söylediğim kelimeyi tekrar ettim ve şemsiyeyi uzatarak yine “Al” dedim ona. Ve böylece şemsiyeyi aldı.

Tam arkamı dönmüş gidecekken küçük elleriyle koluma dokundu ve bana bir paket kağıt mendil uzattı. Gülümseyerek “Hayır” dedim ve yine arkamı dönmeye çalışırken bu sefer daha sert tuttu kolumdan ve kağıt mendil paketini uzattı. Sanırım yaptığım iyiliğin altında kalmak istemiyordu. Ben de bu yüzden uzattığı mendil paketini aldım ve birkaç adım atarak çalıştığım iş yerine geldim.

Günaydın dostum.”
“Günaydın.”

Bu işe başlayalı henüz birkaç gün olmuştu. Okul harcımı biriktirmek için girmiştim. Çok yorucu olmasına karşın zamanım çok hızlı geçiyordu. Hemen üstümü değiştirdim ve üniformalarımı giydim. Yukarı kata çıktım ve servise başladım. Yağmurdan kaçan insanlar cafeye sığınıyor ve sıcak bir şeyler içiyorlardı.

Hızlı geçen günün ardından çalışma saatimi doldurmuş, tam okula gitmek için kapıdan çıkacakken yine o küçük kız çocuğunu gördüm. Yanında iş arkadaşım olan Sarp vardı. Küçük kıza bir şeyler verip birkaç kelam ettikten sonra gülümseyerek yanıma geldi.

Kim o kız?”

“Suriyeli kağıt mendil satan mülteci küçük bir çocuk. Her gün gelir mendilini burada satar. Elinde bir defter var. Arapça bir şeyler yazıyor. Sanırım okul defteri filandı. Hep ona bakarak bir şeyler okur ya da yazar. Çok dikkatimi çekmişti. Konuşmayı denedim ama hiç Türkçe bilmiyor. Bende her gün bir simit ve bir kutu ayran alır ona veririm. Yüzündeki o minnet ve o gülümseme yetiyor aslında. Karşılığında da bana bir paket kağıt mendil verir. Almak istemem ama zorla tutuşturur elime.”

Demek bana özel bir tutum değildi bu. Kendince bu şekilde teşekkür edebiliyordu. Küçük kızda farklı bir şeyler vardı, bunu hissedebiliyordum. Hiç konuşmamasına rağmen yüzündeki o ifade, masum bakışları çok farklıydı… Sahi şu Sarp ne iyi çocuk! Hiç aklıma gelmez böyle şeyler. Sanırım hep bunlar siyahı sevmemden kaynaklı. Bu çocuk kesin maviyi seviyor. Tam onun karakterine göre bir renk. Capcanlı, hayat dolu ve merhametli…

Ertesi gün işe biraz geç kalmıştım. Dünün yorgunluğunu atamayıp bir de üzerine derse gidince kendimi yatağıma zor atmış, sabahta uyanmakta bir hayli zorlanmıştım. Hızlı adımlarla otobüsten indim ve çalıştığım yere doğru yürüdüm. Düne göre bugün hava oldukça güzeldi. Bahar yayılmıştı ortalığa… Mis gibi taze havayı içime çekerek ciğerlerimi doldurdum.

Bakışlarımı küçük kızın oturduğu kaldırıma çevirdim. Elinde kalemi, kucağında defteri öylece oturuyordu. Bir an göz göze geldik. Bana el sallayarak gülümsedi. Ben de aynı içtenlikle selamına cevap vererek çalıştığım yere adımımı attım. Her günkü rutinimi uygulayarak tekrardan hızlı adımlarla yukarıya çıkıp, elime tepsimi aldım ve servise başladım.

Zaman oldukça hızlı akıyor, saatler birbirini kovalıyordu. Mesaimin bitmesine çok az kalmıştı. Ara ara bakışlarımı küçük kızın oturduğu kaldırıma çeviriyor ve ne yaptığına bakıyordum. Kucağında defteri ve elinde kalemiyle sürekli bir şeyler yazıyordu. İçimde delice bir istek uyanmıştı. Ne yazdığını ölesiye merak ediyordum. Küçük kıza karşı olan bu duygularım, hiç tatmadığım bir kardeş sevgisi uyandırıyordu bende.” Neden bir başka çocuk değil de o?” Hep bu soru kafamın içerisinde geziniyordu.

Derya! İki dakika idare etsene beni geliyorum şimdi.”
“Nereye?”
“Küçük kıza simit ve ayran almaya.”
“Dur!”
“Ne oldu?”
“Bugün ben almak istiyorum.”

Sarp’ın cevabını beklemeden hemen aşağıya inip çantamdan cüzdanımı aldım. Yukarıya çıktım ve ona göz kırparak karşı yoldaki pastaneye geçtim. Bir simit ve bir kutu da ayran aldım. Tam parayı ödeyip gidecekken, kasanın önünde duran, şemsiye şeklindeki çikolatalar gözüme takıldı. Kırmızı renkli olanını elime alarak, onu da poşete ilave etmelerini söyledim. Her insan çikolata sever. Hem çocuklar daha da çok sever diye düşündüm. Şemsiye şeklindeki bu çikolata, ikimizin tanışmasına sebep olan yağmurlu havayı anımsatacaktır ona diyerek pastaneden çıktım.

Karşıdan karşıya geçtim ve birkaç adımda küçük kızın yanında buldum kendimi. Beni görünce gülümseyip, defterini kapattı. Elimdeki poşeti hiçbir şey söylemeden ona uzattım. Yine o anlamsız bakışlarını gözlerime dikti. Bende gülümseyerek ne yapacağını bekledim. Önce tereddüt eder gibi çekindi. Sonra dünyadaki bütün güzellikleri kıskandıracak şekilde ağız dolusu gülümsedi. Ve uzattığım poşeti alıp içine baktı. Simit ve ayranı bir kenara bıraktı. Şaşkın şaşkın elini poşetin içine daldırdı ve şemsiye şeklindeki çikolatayı aldı. Ben sevinip heyecanla çikolatayı yiyeceğini düşünürken birden ağlamaya başladı. O an ne olduğunu anlayamadım. “Neden ağlıyorsun?” diye soruyordum fakat bir cevap alamıyordum. Sadece söylediği kelimelerden “baba” dediğini anlamıştım.

Fark edemediğim bir an da kucağında bebek olan bir kadın belirdi yanımda. Siyah bir çarşafa bürünmüş, sadece yüzü görünen gencecik bir kadındı. Küçük kıza hiddetli bir şekilde bir şeyler soruyordu. Söylediği hiçbir şeyi anlamıyordum. Küçük kız minik elleri ile gözyaşlarını sildi ve kadına bir şeyler söyledi. Şimdi daha sakin görünüyordu. O sırada kadın, küçük kızın yanına oturdu ve elleriyle örgülü saçlarını okşayıp ağlamaya başladı. Sicim gibi akan gözyaşları küçük kızın ve kadının sımsıkı tutunmuş ellerine damlıyordu. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Fakat hiçbir şey anlamıyordum. Bir anda yağmur yağmaya başladı. Güneş, kızıl örgülerini gizlemiş, etrafa kara bulutlar yayılmıştı. Yağmur damlaları, birer birer yeryüzüne, genç kadının, küçük kızın, benim ve bebeğin üzerine damlıyordu.

Hal böyle iken birdenbire küçük kız elimden tutup beni yanına oturttu. Dün ona verdiğim şemsiyeyi açtı ve bizi yağmurdan korumaya çalıştı.

Genç kadın gözyaşlarını sildi ve kucağındaki bebeği battaniyeye daha sıkı sardı. Derin bir nefes aldı ve başladı pek konuşamadığı Türkçe ile konuşmaya:

Biz Suriye’den geldik. Halep’ten. Kocam savaşta öldü. Ailemin hepsi neredeyse öldü. Ben, Şiva ve Puya bebekle buraya kadar gelebildim. Bilmediğim bir yer. Ne yapacağımı bilemedim. Bir gün sokakta otururken bir kadın bize para verdi. Biz de o günden beri hep sokakta oturur, para bekleriz. Şiva 9 yaşında. Ama Puya daha bebek. O benimle hep. Ama Şiva hep burada oturur. Bizim gibi Halep’ten gelen bir ailenin evine sığındık. Ama onlar da kalabalık. Herkes çalışıyor, biz de çalışmak zorundayız.”

Demek bu güzel kızın adı Şiva idi. Sonunda öğrenmiştim adını.

” Neden ağladı peki?” 

Genç kadın gözyaşlarını sildi. Ve anlatmakta güçlük çekerek yeniden konuşmaya başladı:

Sen ona şemsiyeli çikolata almışsın. Babası da hep aynı çikolatadan alırdı. Onu düşünmüş, ağlamış. Bu defter okul defteriydi. Okumayı sever Şiva. Artık o deftere hep babasını yazıyor.

Dördümüzü birden ıslanmaktan koruyamayan şemsiyenin altında, tek bir yürek olmuşuz gibi hissediyordum. Dün, Şiva’nın bana verdiği kağıt mendili cebimden çıkararak genç kadına uzattım. İçinden bir tane alarak ben de Şiva’nın gözyaşlarını sildim.

Derin bir nefes alıp verdim. Düşündüm. Ne yağmurlar çiseledi bu coğrafyada ve niceleri gözlerini, kulaklarını kapadılar hep ama ıslanmaya çare var mı, üşümeye? Yok. Bak hala, her gördüğümüzde acıları, tüylerimiz diken diken. Neden? Çünkü yağmur çiseliyor, işliyor içimize. Başımızı çevirip öylesine uzaklaştığımız geçmiş üşütüyor.

 

 

Görsel: Muhammed Muheisen 

"Galaksinin Batı Sarmal Kolu'nun bir ucunda, haritası bile çıkarılmamış ücra bir köşede, gözlerden uzak, küçük ve sarı bir güneş vardır. Bu güneşin yörüngesinde, kabaca yüz kırk sekiz milyon kilometre uzağında, tamamıyla önemsiz ve mavi-yeşil renkli, küçük bir gezegen döner. Bu gezegende yaşayan Eftalikus isimli yazar,okur,çizer ve kendimce düşünürüm."

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla