Sosyal Bedenler Üzerine: Politik Söylemler, İsyanlar, Geçişler-Oluşlar

Sosyal Bedenler (Socio-corpus/bio-corpus)

 

 

Bizler ‘farklı’ iki bedene sahibiz diyebiliriz.

 

Birincisi biyolojik bedendir. Bu bedeni işlev için kullanırız bizler. Bu bedeni karmaşık ve sabitleri çok ta belirgin olmayan bir makineye benzetebiliriz. Bu biyolojik beden işlevleri yerine getirir. Çalışan ve işleyendir yani kendisi. Algılar, duyumsar ve hisseder. Bunları-yani verileri-bedenin diğer alanlarına, girinti ve çıkıntılarına iletebilir. Biyolojik beden içi ve dışı da kapsar. Derinin altında olan kısımlar da biyolojik bedenin parçasıdır. Birbirleriyle iç içe geçmiştirler, kısacası tek amaçları işlevdir. İşlev kavramını sadece pragmatik olan olarak düşünmemeliyiz fakat bizler. İşlev bütün işlenen, uygulanan şeylerdir. Örneğin intihar eden özne de bir ‘işlev’ gerçekleştirir bir iş yerinde çalışma durumunda olan da.

Yani işlev, hareketleri ve kimi hareketsizlikleri kapsayan bir kavramdır. Biyolojik beden, için ve dışın sarmalanmasının bir sonucunun taklidi yapanıdır. Taklitleyendir. İlerleyebilir, durabilir. Bunların hepsine sahipmiş gibi yapandır. Biyolojik beden ‘mış gibi’ yapar, çünkü yaptıkları sadece hareketle sınırlıdır ve bu hareket herhangi bir olanı oluşturamaz. Şunu belirtmek istiyorum yani burada :

 

”Biyolojik bedenler hangi işlevleri uygularsa uygulasın kendisi sadece kendi alanı içerisinde asıl etkisini bırakabilir. Diğer alanlara etkisi son derece sınırlıdır hatta şunu bile söyleyebiliriz biyolojik bedenler sadece konumlandıkları yer içerisinde kımıldayabilir.”

 

Mış gibi yapmak basit bir taklit değildir ama. Mış gibi yapmak nihayetinde bir ‘eylemdir’ ama bu eylem derinlikler yaratmaz, yarmaz, kabukları parçalamaz. Tepkilerle birlikte ‘etkiler’ oluşturabilir. Fakat bu ‘etkiler’ bütünlüğün köşelerine sıçramaz, sıçrayamaz. Yukarıda da belirttiğimiz gibi biyolojik bedenler temas ettikleri yüzeylerce sınırlandırılmışlardır. Herhangi bir özneyi düşünelim. Bu özne biyolojik bedeni ile birlikte ayağa kalkar ve camdan aşağıya atlar. Bu öznenin tam bir tabula rosa temsili olduğunu da hayal edebiliriz. Özne ‘biyolojik bedeni’ ile birlikte bir ‘olanı/olan durumu’ mış gibi yaptı. Sonuçları olan bir ‘mış gibiyi’ sergiledi okura, izleyiciye. Biyolojik bedeni yine kendisiyle sınırlı olanı gösterdi. Tabula Rasa durumundaki bir ‘özne’ yani ‘mış gibi yapan’ olayın içine girdi. Tam olarak sonuçlanmasa bile ‘mış gibi yaptı’ ve ilkçil bir durumla karşılaştı. Beynin ayrıntıları, karartılı zeminin üzerinde belirdi. Biyolojik beden sürüklenmiştir, Tabula Rasa’ya rağmen. Tabula Rasa olan öznemiz herhangi bir ‘gerçeği’ gerçekleştirmiş midir peki? Bu gerçeğe ulaşmış mıdır? Biyolojik bedenin itkisi ile ‘mış gibi yapan’ çizgi kendisini hangi öteye sürüklemiştir. Biyolojik bedenin herhangi bir ‘gerçeği’ gerçekleştirmediğinin farkındayız. Tabula Rasa’ya sahip bir ‘makinenin’ herhangi bir gerçekliği, gerçeklik kategorisi, biçimi yahut heykeli olamaz. Bu bizim intihar eden öznemiz için son derece uzak bir ihtimaldir. Gerçeği gerçekleştirmeden, özneleşemeden gerçekleşen bir ‘mış ölüm’ kendisine mahkumdur. Biyolojik beden burada herhangi bir ‘işlevi gerçekleştiren kabuktan’ ötesine varamıştır. Bizler özneler olarak sadece biyolojik olan bir yapı ile kuşatılmadığımızın farkındayız.

 

İkinci beden ise sosyal olandır. Sosyal olan bedenle, biyolojik olan arasında belli farklılıklar elbette vardır. Biyolojik beden üzerinden tam olarak üretilmemiştir sosyal beden. Yani sosyal olan beden herhangi bir avuntunun, maneviyatın yahut tanrısal olanın bir sonucu değildir. Biyolojik beden iç ve dış olanları hariç, bir de sosyal olan bedeni taşır ayrıntılarında. Ayrıntılar üzerinden ‘gerçek olanı’ inşa eder sosyal beden. Kendisi bir yaratan gibidir, ama yaratısı ne faydalıdır ne de faydasız. Üretiminin kimi sonuçlarını biyolojik bedenle son derece ilkel bir biçimde gözleyebiliriz (Heykeller, binalar, fabrikalar, müzeler, hapisaneler ve okullar) diğerleri ise yani biyolojik beden ile birlikte gözlemleyemeyiz (iyilik, kötülük, düzen, çirkinlik, güzellik, düzensizlik.) Sosyal beden gerçekliği örer, gerçeğin örümcek ağlarını bir örümcek misali örer. Ağların ağlılığını oluşturur, bembeyaz bir özle dizer ‘bütünlükleri’. Mış gibi yapanları dönüştürür “lıklara” yani kendisi. Sosyal bedenin temelde iki işlevi vardır, bunlar:

 

  • Gerçek olana dönüştürmek mış gibi yapanı lıklara yani.
  • Gerçekliğin kendisini inşa etmek. Ki burada gerçeklik ‘mış gibi olanların’ sosyal beden tarafından sosyal bedenin alanlarına, kuşatımlarına ‘sokuşturulmasıyla’ oluşur.

 

Sosyal beden hem toplar hem de yaratır fakat yaratısı tanrısal olandan tamamen farklıdır. Tanrısal olan kendisini biyolojik beden üzerinden manifeste ettiğine inanır fakat sosyal bedenin böyle ‘çizgilerle dolu’ bir manifestosu/dışavurumu yoktur. Kendisinin tam olarak bir biçimi bile yoktur, doldurur, işler, işlevleri işler. Delikleri doldurur. Kendisi ne tam olarak sıvı ne de katıdır. Heykelleşmez ama heykellerin bacaklarına, ayaklarına dolanabilir.

 

Sosyal beden bütün biyolojik bedenlerin içerisinde vardır. Genişler. Uçlara ulaşabilir, ulaşamayabilir de. ‘Ulaşmak’ yahut ‘ulaşamamak’ gibi kavramlar nihayetinde sosyal bedenin tanımsızlığı içerisinde kısmen tanımlanabilir. O yüzden bizler ‘uçlar nerededir’ sorunsalından ziyade bu yazıda, kaba hatlarıyla, sosyal ve biyolojik bedenler üzerinde duracağız.

 

Sosyal beden Platoncu bir Bir de değildir. Sosyal bedenin varlığı, tam aksine, Platoncu Birin varlığını yok eder. Platoncu Bir’den pay alır herşey (Plato’ya göre). Fakat sosyal beden herhangi bir şekilde, herhangi bir yerden pay almaz. Biyolojik bedenin ayrımlarını doldurur. Kendisi bizzat yüce falan değildir. Kendisi çoktur, çoklaşır. Sosyal bedeni taşıyan biyolojik beden bile kendi içerisinde çokluklara sahiptir. Bağlantı noktaları ve bunlara bağlı öznelere, biçimlere sahiptir. Sosyal bedenin çoklukları fakat biyolojik bedeninkinden daha zor bir biçimde ‘resmedilir’ hatta resmedilemez çoğu zaman. Biyolojik beden ‘sınırlı’ olduğu için düzlemlere yansıması kolaydır. Sosyal bedenin çoklukları yoğundur, ondan ötürü ‘sınırları’ biçimsizdir. Kısacası sosyal bedenle biyolojik beden birbirine kenetlenmiştir. Ayrı yerlerde değillerdir. (Platoncu Bir insanın ötesindedir içerisinde değil. Yani kendisi aristokratik varlıktır). Fakat yine de şu ayrımı unutmamamız lazım biyolojik beden ‘sınırlı iken’ sosyal beden yoğunlaşmıştır ondan ötürü sosyal bedenle kıyasladığımızda kendisi ‘sınırlı değildir’.

 

Peki sosyal beden nasıl oluşmuştur? Kendisinin herhangi bir oluşum hikayesi var mıdır? Bu hikayenin herhangi bir sonucuna ulaşabilecek miyiz? Bu hikayenin sonucunda, varsa tabi, ulaşabilecek miyiz?

 

Sosyal bedenlerin oluşumunu herhangi bir kronolojiye yahut çizgisel çizgiye mahkum etmeyelim. Sosyal bedenler ‘ilk ve ilkel’ olandan- polifonik bir biçimde- günümüze kadar, eğrilerle ve kırvrımlarla birlikte uzanır. Yani sosyal bedenler çizginin üzerinden hareket etmez rakamlara tam olarak mahkum edilemez. Sosyal bedenlerin eylemlerini belli rakamlarla daha net hale getirebiliriz fakat bu net hale getirmek tamamen pragmatik bir amaç taşır ve bizlere corpus’un verilerini  dilediğimiz yansıtamaz. Socio-corpusu indirgemeden incelemek gerekir. Kedisinin ‘çizgisel’ görünen kısımlarının altında bile uçurumlar gezinir. Örneğin Fransız Devriminini Sosyal Bedenler (makinesi bu bedenlerin yine biyolojik bedenler) 1789 yılında gerçekleştirmiştir. Fakat Fransız Devrimi sadece bu noktaya noktalanamaz. Devrim ‘olmuş’ bir şey de değildir burada yahut sona varmış. Devrimlerin nihayetinde hiç biri ‘sonlanamaz’. Bütün devrimler kendi izlerini sonsuza kadar- bütün o dağınık süreç içerisinde- taşır. Bu devrimlerin başarısı ya da başarısızlığı önemsiz değildir. Ama burada başarı yahut başarısızlık kavramı sorunludur. Oliver Cromwell’ın dini ve ekonomik temellere dayandırdığı ve kısa bir süre ayakta kalan devriminin etkisi hala canlıdır İngiltere’de. Püriten ideolojinin başarısını yahut başarısızlığını elbette ki tartışabiliriz. Fakat şu da bir ‘gerçektir’ ki Cromwell sadece İngiltereyi değil bütün bir Avrupayı ürkütmüştür, yersizyurtsuzlaştırmıştır. Kendisinin bu devrimci eylemi (klasik anlamda düşünürsek) sonlanmıştır. Ama bu sonlanış herhangi bir bitiş (noktası) değil, çoklukları yaratan bir ‘çokluktur’. Yani Cromwell devrimini ‘tek bir hedefle’ yapmış olsa bile aslıda-farketmeden- kendi çokluklarını üretmiştir, çoklaştırmıştır. Bütün devrimler için bu geçerlidir. Devrimleri ‘başarı ve başarısızlık’ çizgileri üzerinden ele almak bizleri, gördüğümüz üzere, yanılgıya sürüklüyor. Yani şunu demeliyiz kısacası:

 

‘’ Başarı ile başarısızlık birbirinden ayrı değildir. Tıpkı sosyal ve biyolojik beden gibi, kendileri iç içedir. Bu geçişler çoklukları kımıldatır, kesinlikleri eler. Yani kısacası kenetlenmiş kavramları (ki bütün kavramların kenetlendiğine inanıyorum ben. Diyalektik bir ayrıma girip bunların herhangi bir sentez oluşturma ihtimalinin olmadığını görüyorum. Diyalektiğin bir ‘sonuç’ yahut ‘süreç’ vermediğinin felsefi olarak farkındayım. Diyalektik iki heykelin birbiriyle karşılaşmasına benzer. Bu iki heykelin sonucunun bir başka heykel oluşturmasını bekleriz genelde biz. Fakat aslında bu iki heykel birbirine bir süreç içerisinde temas etmeksizin iç içedir. Yani özünde böylesine bir birleşime sahip olan şeylerin bir sentezi tecrübe etmesine gerek yoktur. Yapay bir sentez yaratmak, insanlar üzerinde metafizik bir iktidar kurmak, metafizik bir faşizm altında ruhları ayaklar altına almak zalimlik değil midir? Hegelci diyalektiği ‘çoksesliğinin kenetlenişi’ ile birlikte reddediyoruz.) ayırma niyetinde değiliz. Böylesine bir hainliğin ‘iktidar yaratmanın’ felsefesizlik olduğunun bilincindeyiz.’’

 

Elbette ki Sosyal Bedenlerin şekillendiğinin, bilincindeyiz. Tek ve tipleşmiş olan değildir Sosyal Bedenler. Onlar sınırları genişleyebilir yahut darabilir. Yani durumları işlevin dışında da tecrübe ederler. İşlevle tecrübe etmek, söylediğimiz gibi, Biyolojik Bedene aittir. İşlevin tanımlanması ve gerçekleşmesi ise Sosyal Bedenlere bağlıdır. Sosyal Bedenleri tanımlar fakat kendileri –yine de- kavramı tam olarak hizalamaz, boşluklar bırakır. Sosyal bedenlerin ilişiminde hep bir ‘aralık’ vardır ve bu aralık tam olarak doldurulamaz, sıkışmaz yani. Sosyal Bedenler yani tam olarak sertleşemez.

 

Sosyal bedenin oluşum hikayesi değil, hikayeleri vardır. Sosyal bedenleri oluşturan bir çok anlatı vardır ve bu anlatılar birbirlerini ‘tamamlamadan’ bir bütünlük oluşturur. Herhangi bir ‘kullanma klavuzuna’ sahip bir hikayeyi oluşturmaz sosyal bedenler. Bu anlatılar arasında belli hiyerarşiler vardır fakat bular sürekli olarak birbirleriyle karşılaştıklarından ötürü, bozulurlar, birbirlerine benzemeye başlarlar. Benzeyiş aynılaşma değildir fakat. Sosyal bedenlerin herhangi bir ortaklıkları olsa bile, nihayetinde kendileri, kendilerine özgüdür. Bu özgülük onları zenginleştirir, içe döndürür ama yüceltmez. Sosyal bedenlerin kendileri kutsal/tanrısal değildir. Konumlanışları bile onların kendi kendilerini yapıçözüme uğratır. Bu yapıçözümün doğurduğu ‘yapılar’ yapılaşmadan kendi kendilerinin yapılarını inşa edebilirler. İnşa dairesel olsa bile, sonuçsuz bir sonuca ulaşabilir, yani inşa bir tükenme noktasına değil fakat yine de duraksama noktasına sahiptir. Duraksamak ile sonlanmak aynı şeyler değildir. Duraksama sırasında ‘izler belirebilir’ fakat sonlanmada izler yok olur. Duraksama bir oluştur, olan değil.

 

El kitabına sahip olmamış bir hikaye, beklendiği üzere, sonuç noktasına da sahip değildir. Süreklileşen bir ‘birleşim’ ve ‘yapıçözüm’ burada söz konusudur. Bundan ötürü bizler -her ne kadar sonuç noktaları kurgulasakta – en fazla sonuç noktasının ilüzyonunu yaşayabiliriz, yahut duraklayabiliriz. Anlatılarımızı kesişmiş bedenlerimizle birlikte-dilediğimiz kadar- bağırabiliriz, haykırabiliriz. Anlatılarımız bizleri yorabilir. Bekleyebiliriz, dinlenebiliriz. Fakat bunlar sadece duraksamalardır yani ‘sonlanma’ değillerdir asla. Çokdilli ve merkezsiz bir ‘biçimde’ söylemler yaratırlar ve bu söylemleri klasik anlamda ‘çözümlemek’ diye bir şey yoktur. Yani burada da bir metin oluş durumu mevcuttur, ilişkilerle. Çözümlemek diye bir şeyin olmaması demek metnin sonsuz bir hayasızlık içerisinde boğulması da değildir. Aksine söylemler süreklilik içeren yaratıcılardır, hatta domestik anlamda bir yaratıyı yarar.

 

Ulaşım noktamızın, kimi ilüzyonlar hariç, olmadığını özneler olarak bizler (içiçe geçmiş sosyal ve biyolojik bedeni) bazen duraklayabiliriz fakat bu duraksamalar bir son değildir, pasif üreticilerdir. Yani-bunu isteme halleri olsa bile-sonlanamazlar.

 

 

 

Socio-Corpus’un Karnaval’ı

 

Karnaval denilen ‘olayı’ çoklukların yarı-özgür hareketi olarak düşünebiliriz. Fakat bu düşünce bizleri ‘heykellere’ sürüklememeli. Socio-corpuslar heykeller yaratamaz. Çokluklara aittir onlar. Ve, sizlerin de tahmin edebileceği üzere, eylemi gerçekleştirenler socio-corpuslardır. Biyolojik bedense sadece bir kabuktur. Kabuğun üzerinden, biçimsizce akar socio-corpuslar. Bu akışın belli ritimleri, tekleştirmeyen birleşimleri, bölgesizleşmeleri, hatları vardır. Karnaval ise bu eylemleri betimlemek için kullandığımız bir kavram. Fakat kendisi ‘genelleyici’ değildir. Ne karnaval ne de socio-corpuslar genellenebilir.

 

Karnaval’ın yine de ‘olaylarını’ buraya aktarabileceğimize inanıyorum. Karnaval’ın ‘öznemsileri’ yani socio-corpuslar, belli biçimler yaratabilirler. Bu biçimler, biyolojik bedenler üzerinden gerçekleştirilir fakat bütün bu tepkileri ‘anlamlandıran’ ve bize ‘datalar sunan’ socio-corpuslardır. Sunulan datalar ‘bilgi’ değildir. Bilgi bir metafordur. Ve bizler de metaforlara direnmeye çalışıyoruz, sosyal bedenlerle. Sosyal bedenler ne metaforu ne de Gerçeği üretirler. Ürettikleri şey gerçekliktir onların. Yüzeyin, gerçekliklerini ortaya çıkarmazlar. Akıtırlar sürekli, hiç durmadan. Sızıntılara sahiptirler. Damarlara girerler, çıkarlar. Çıkıntılar çizerler, izler oluşlaştırırlar. Olanları oluşlaştırırlar. Olan ile oluş yer değiştirir, bütün ‘yapılar’ ve ‘aşkın objeler’ etkisizleşir. Bu etkisizliğin doğuracağı şey umutsuz olmamalıdır. Bu etkisizlik bütün kurallara, sembolik ve biyolojik olan babaya karşı çıkıştır. Baba olanın zindanını ören bir yaratıktır, fare suratlıdır. Baba biyolojik bedenin büyük ve küçük faşizmlerini üretir. Babanın olan, baba olan bir diktatör, alçak bir kral, post-modern bir makinedir. Baba bedenin sıradanlığa, uydurukluğa, Karnaval-kesimine sürüklemeye çalışmıştır. Sembolik ve biyolojik baba, sosyal bedeninin akışkalığının farkındadır aslında ama bu akışı arzularına göre ‘yönlendirmeye’ çalışmış, iktidar kurmuştur. İkililiklere savurmaya çalışmıştır onların binliklerini. Fakat bu eylemleri sırasında beliren ‘sızıntıları’ fark etmemiştir asla. Bu sızıntılar Baba Olan’ın socio-corpus tarafından, başlangıçta fark edilmemiştir, edilmemiş gibi yapılmıştır. Baba Olan socio-corpus’un zoraki bir üslupla bölgelendirilmeye çalışılmasıyla oluşmuş bir, yan etkidir. Socio-corpus ‘üretendir’ fakat bu üretimi kutsal ikinin göğüs kafesine mahkum edilemez.

Socio-corpus çeşitlenir ve çeşitlidir. Fakat Baba Olan, yani kesintiye uğrayan yani bacağı kara zincirlerle zincirlenendir. Socio-corpus hiçbir zaman Baba Olan’ı oluşturmamıştır. Socio-corpus anti-tez, tez yahut sentez üreten bir neo klasik makine değil, çağdaş olana oluşa olan bir oluştur. Socio-corpus’un sahteleşmesi, buzlaşması söz konusudur burada. Socio-corpus Baba Olan ile birlikte Karnavalından uzaklaştırılmıştır, gerçeklikten değil, Gerçeğe ötelenmiştir. Baba Olan bunun sonucudur. Baba olan endüstriyel sandalyesinde oturur, tükürür ve söver. İlkeldir fakat bu ilkelliği ‘keşfedilmemiş olanınki gibi’ masum değildir. Üretimdir, sonsuzlaşan olmayı bırakmak zorunda kalmıştır yahut onu arzulamıştır. Baba Olan arzuyu ‘olan’ olarak kategorize etmiştir ki bu hem ürkütücü hem de öldürücüdür. Akışın yapışışını, yapışmayışını, otonomisini kesen bütün Olan kalıpları kendi kendileirni ‘biçimlerle’ imlerler. Oysa socio-corpus herhangi bir biçime sahip değildir. Etki, biçimle birlikte gerçekleşmek zorunda değildir. Etkiyi, bütün şeyler içerisinde (boyutlu ya da boyutsuz. Boyutlu olan cansız nesnelerdir boyutsuz olan ise sosyal bedeni içeren kabuktur yani insan. Sosyal beden yani anlamlandıran aslında üreten boyutsuzdur. Bu boyutsuz olan boyutlu olan (yüzey yani) üzerinden kendisini yansıtır ama bu yansıma bir kopyalama, kopyanın kopyasına kopyalaşmak değil doğrudan dışavurumdur. Böylesine bir durumda bizler ‘kopyadan’ söz edemeyiz. ) gözlemlememiz mümkün. Yani, kısacası, socio-corpus etkileyendir. Etkisini, tarihin kategorilerine sokuşturmak gibi bir niyetimiz elbette yok. Ama ‘kategorimsiler’ figürlerini figür olarak işlemezler. Kategorimsiler gövde olmayan bir gövdeden ikiye ayrılırlar. Oluşlaşan şeyler mevcuttur burada fakat mevcudiyetleri herhangi bir gövdenin ikiliğine bağlı değildir, herhangi bir ‘bağlantı odaklarına’ sahip değillerdir ki bu durum oluşların kımıldayışlarını özgürleştirir. Socio-corpus bunun bir ‘taşıyanıdır’ (taşımak kavramını biraz açalım. Bizler burada makinik yahut kutsal bir omuzlamadan söz etmiyoruz. Anlatmak istediğimiz şey biçimsiz bir dahil olmadır.)

 

Karnaval hiç bir şekilde ‘kitaba’ mahkum edilemez. Karnavalın kendisi ‘metinlerden’ oluşur. Biz bu metinleri ‘ölü’ yazarın Socio-corpus/lar olduğunu fark edebiliriz. Metin kendi kendisi böler, sonsuza kadar sürer bu süreç. Metni fakat yine de okuyabiliriz-dogmatik olmadığı sürece-anlamlandırabiliriz bile hatta. Bu anlamlandırma fakat bizleri ‘eserin heykelleşmiş olanına’ sokuşturmamalı. Socio-corpuslar, etki sahibi olduklarından ve kurgu kurgulayabildiklerinden ötürü, karnavalın oluşturduğu metinlerle iletişime geçebilirler, bu iletişim ‘bütünlüğü’ değil ‘kenetlenmiş çeşitlikleri’ oluşlaştırır. İşlerler ‘işlevi’ işlevleştirirler. Bio-corpus(biyolojik beden) ilkel olan durumundan ‘kurgulayıcıya’ geçer bu geçişi sağlayan socio-corpustur. Bio-corpus karnavalın içerisinde ‘bulunamaz’ bile çünkü bio-corpus tam olarak ‘corpus’ yani beden bile değildir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi kendisi bir ‘kabuktur’ yani izleri kurgulayamaz, kurgunun ‘karmaşasını’ içeremez. İçermek socio-corpus’a aittir. Socio-copus savaşır, duraksamaları vardır. Yayılır, hatalarının farkına varabilir. Kendisi bilinç değildir fakat. Karnavalın bilinci yoktur. Zihinleri vardır, bu zihinler birbirlerini izlerler ‘metinler üzerinden’ bağlantılar kurarlar ama bu bağlantılar ‘düğümler’ oluşlaştırmaz, kımıltılar ‘inşaa edermiş’ gibi yaparlar. Karnaval, yani, bir tür oyundur.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir