Stalin ve Troçki Çatışması

 

 

Sovyetler Birliği’nde Ekim Devrimi’nin ülkücü hamlesi geçince, ihtilalci önderler, kendilerini çok güç, hemen hemen çözülmez sorunlar karşısında buldular. Bütün ülke karışıklık içindeydi. Savaş henüz bitmemişti; bir karşı ihtilalin kımıltıları başlamıştı. Açlık vardı; köylülerle erlere ve işçilere verilen sözün yerine getirilmesi gerekiyordu. Bolşevizm tecrübesi, güçlükleri ortadan kaldıracak kadar verimli görünmüyordu. Ne var ki Parti, ülkenin ancak “İşçi ve köylü diktatoryası” ile, başka bir deyişle Parti’nin diktatörlüğüyle kurtarılabileceğini ileri sürüyordu.

 

Teori aksadığı halde, bir felaketin önüne geçilmesini ancak Lenin’in esnekliği, ileri görüşlülüğü ve üstün yönetme yeteneği gerçekleştirebilmiştir. Tek taraflı bir teori olamayacağı için çeşitli görüşler karşısında kalındığı anlaşılmıştı. Bu alanda hemen hemen kişisel bir mücadeleyle çalkalanan ortamı, Lenin, demir yumruğuyla bastırmış; karşıt akımlar arasında bir köprü kurabilmiş ve işçilerin Kronstadt Ayaklanması’nı önleyebilmişti.

 

Troçki ile Stalin arasında uyuşmazlık eskiydi; bu sıralarda daha da körüklenmiş oldu. Stalin, hiç göze batmaksızın manivelayı elinde tutan soğukkanlı, hesaplı, pratik bir adamdı. Troçki ise kitaplardaki aydın ihtilalci, gösteriş ve heyecan adamı; büyük sürükleyici nutukların, dünya ihtilali teorisinin ustasıydı. Kızılordu’nun koruyucusu General Yudeniç, Beyaz Rus erleriyle Petrograd’ın kapılarını tuttuğunda şehri kurtaran da Troçki’ydi. Bu bakımdan ‘kıdemli’ sayılıyordu.

 

1920’lerde, Lenin hastalanıp da Parti’nin yönetimi elinden çıkınca, ciddi bir bunalım baş gösterdi. Herkes gözünü Troçki’ye çevirmişti: Napolyon’a en çok benzeyen oydu. Lenin’in ölümünden sonra acaba iktidarı eline geçirip ihtilalin omuzlarında, bir zamanların Napolyon’u gibi diktatör olarak yükselecek miydi? Stalin, bu kuşkudan kurnazca yararlandı: Sinovyev ve Kamenyev ile, sonradan Troçki’yi işbaşından uzaklaştıracak bir “Triyumvira-üçlü yönetim” kurdu. Bu olup bittikten sonra, öbür ikisi, aslında Napolyon’a en az benzeyen adamın en tehlikeli adam olduğunu anlamakta gecikmiş oldular; Parti’nin genel sekreteri, kilit noktalarını ele geçirmişti bile; artık oyunu kazanmıştı.

 

Kısa süre içinde Triyumvira’nın öbür iki üyesi de Troçki’nin durumuna düştüler; açığa çıkarıp ‘izole’ ettikleri eski düşmanları Troçki ile yeniden anlaşma teşebbüsleri, aslında gülünç ve acınacak bir umuttan başka bir şey değildi. Stalin, ulaşmak istediği şeye ulaşmış; onları moral bakımından çökertmişti. Stalin’le Troçki üzerine en güzel psikolojik araştırmayı, Stalin’i tanıyan ve onun hemşehrisi Gürcü şair Grigol Robakidze yazmıştır. Lenin’den sonraki güçler çatışması sırasında, Robakidze henüz Sovyetler Birliği’nde yaşamaktaydı; Rusya’dan göçmesi, daha sonralara rastlar. Onun “Bir Ehrimen* Kudreti Olarak Stalin” adlı incelemesi, Stalin ile Troçki arasındaki karşıtlığı ve iki adamın birbirinden büsbütün ayrı yapıdaki karakterini göstermesi bakımından ilgi çekecek bir olayı ortaya koymaktadır.

 

 

stalin-kamanyev-sinovyev

 

1923 YAZINDAYDI… İktidar, Triyumvira’nın ellerindeydi; Stalin, Kamanyev ve Sinovyev’in… Lenin, hasta yatıyordu, Troçki açığa çıkmıştı. Troçki’yi uyku tutmuyordu; Lenin’in hastalanmasıyla görevi tehlikeli bir güç kazanmış oluyordu. Triyumvira, Merkez Komitesi’nden bazı üyelerin Harp Divanı’nda görev almasına karar vermişti; tabii Stalin de bu üyeler arasındaydı. Bu tasarının mimarı da kuşkusuz Stalin’di. Sonbaharda bir Plenium (Parlamento) toplantısı yapıldı. Söz konusu mesele kapalı bir şekilde ortaya atıldı. Stalin suspus oturuyordu ama, bu haliyle bile dayattığını ortaya koyuyordu. Troçki, elindeki yetkinin kısıtlanmasının söz konusu olduğunu hemen anlamıştı. Kızdı, öfkelendi, soğukkanlılığını kaybedince kendine hakim olamadı. İleri sürülen teklifi ‘güvensizlik delili’ diye niteleyip her zamanki heyecanıyla toplantıya katılmış üyelere döndü:

 

-Beni işimden alın da, bırakın devrimin sıradan bir eri olarak Almanya’ya gideyim.

 

Gerektiğinden uzağa ateş edilmiş oluyordu; bu büyük davranış, hedefi bulamadı. Üstelik konuşması her zamanki gibi ‘kudret’ saçtığı halde… Troçki, ateş püskürmekteydi. Parlamento, büyük çoğunlukla şaşkına dönmüştü. Sinovyev birden ayağa kalktı ve –Trokçi bu teklifteki niyetini anlayamasın diye; onu taklit ederek mi, yoksa bir art düşünceyle mi belli değil– bağırdı:

 

-Bırakın ben de bir ihtilal eri olarak Almanya’ya gideyim…

 

Troçki’nin sözleri ateştense, kadınımsı Sinovyev’in sözleri cılk erik kadar yumuşaktı. Tam bu sırada Stalin yavaş yavaş ayağa kalktı ve üzülmüş gibi konuştu:

 

-Merkez Komitesi bu iki değerli yoldaşın hayatını ateşe atar?

 

Fakat Troçki rahatlayamıyor, dediğinden dönmüyordu. Şimdi de sözü Leningrad’lı bir delege, Kamarov almış; yayvan bir konuşmayla araya girmişti:

 

-Troçki yoldaş neden böyle yapıyor ve siz sayın şefler, siz de böyle bir gevezelikten ötürü, tedirgin olmakla hata ediyorsunuz.

 

Bu sözler, Troçki’ye fena dokunmuştu: Demek iş bu hale girmişti. Kamarov gibi biri, tutup sorduğu bir soruyu ‘gevezelik’ diye niteleyebiliyordu. Öfkeyle ayağa fırladı. Haykırarak adının bu oyunu oynayanlar listesinden silinmesini isteyip kendinden geçerek kapıya yürüdü. Troçki’nin kapılarla ilişkisi olmuştur her zaman. 1919’da Sovyet ülkesi büyük tehlike içindeyken, kapitalist dünyaya nasıl haykırdığı hatırlardadır:

 

-Gidiyoruz..! Ama kapıyı öyle bir çarpacağız ki, bütün dünya sarsılacak…

 

Şimdi dışarı çıkarken de belki o cümlesini hatırlamıştı. Öylece şaşmış kalmıştı; Parlamento’dan çıkıp gitmek üzereydi. Troçki, o sıralarda henüz büyük adamdı.

 

Herkes soluğunu tutmuştu. Ortalığı sessizlik sarmıştı. Tarihten bir yaprak… Herkes bir şey bekler gibiydi; belki de kapının çarpılmasını… Troçki 1919’daki tehdidini hiç olmazsa küçük çapta gerçekleştirmek niyetiyle, kapıya yapıştı. Fakat Parlamento’nun Kremlin Sarayı’nın koca taht salonunda toplandığını ve salon kapısının da eski Romanov sülalesi kadar sağlam ve kuvvetli olduğunu unutmuştu. Kapı yerinden oynamıyordu. Açmak için bir asıldı; fakat kapının kanadı ancak ‘haşmetle’ yavaş yavaş açıldı. Bütün Parlamento üyeleri, bu yenilmez kapıyı açmak için korkunç hareketler yapan sıska, ufak tefek adama bakıyordu. Herkes zor tuttu gülmesini. Yalnız tek bir kişi vardı bıyığının altından gülen… Troçki, utanarak salondan çıktı. Arkasından kapıyı çarpacak diye beklediler, ama tarih karşısındaki o davranış, kapının direnen kuvveti karşısında eridi…

 

 

Bıyığının altından gülen adam, Stalin’di…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla