Tören Üzerine Bir Deneme

Beden aslında en başından beri başlangıcı ve sonu asla bilinmeyecek bir törenin içerisindedir. Bu törenin içerisindeki özneler çokluktur, kalabalıklık değillerdir asla. Kalabalığın temel görevi ”durmaktır” ve ”pasifleşmektir.” Fakat çoklukta bütün bu özenlere törenin alanını genişletebilir, parçalayabilir. Alanın oluşturacağı biçimler ”teklik” söz konusu değildir. Dışarıdan baktığımız zaman bu törenin ‘‘tek bir ruh” tarafından gerçekleştiğini düşünürüz fakat olansa son derece farklıdır. Bir tören ”bir” değildir. Bir tören, çoğalan ve oynayandır yani kendisi bir heykel-vari olan inşa edemez.

Heykeller mikro düzeyde var gibi gözükebilir bizlere. Mesela tam ötemizde duran bu ”düzenli yapı” bir heykel değil midir diye sorabilir okur bizlere. Oradaki heykele uzaktan bakan ve yüzeyin ona sunduğu ayrıntılarla yetinen okur ”düzenli olan yapının” düzenini bir gerçeklik ve Gerçeklik olarak algılayabilir. Bu algı yanlış olmasa bile, hareketli bir alanda doğrular gövdeleşmez, yanıltıcıdır. Orada beliren ve okurumuzun heykel dediği inşa, düzen içermeyen ve genişleyen bir organdır aslında. Bu genişleme son derece ağır işlediği için (hızlı ya da yavaşlığı normatif ya da simgesel olarak düşünmeyelim. Simgesel değildir çünkü kımıldar, normatif değildir çünkü ölçülemez. Burayı bir makine olarak düşünelim ama bu makinenin sağlayacağı işlev doğrudan işlev kavramına bağlı değildir. Hayatının akışı içerisinde sana-bu oluş-ürün ve işlev sağlayamaz ama simge kadar da pasif değildir) okur yahut gözlemci bunun farkına varamaz.

Beden bu karnavalın içerisine iki sebepten ötürü girmiştir aslında.

Bu sebeplerden ilki korkudur.

Bedenin bu korkusunu kurgulayanlar ise ”törenin” kurucularıdır. Bu kurucuların bütün ”iktidar kuranlar” olarak düşünebiliriz. İktidar kurgusunun kolektifleşmiş bir beden üzerinden inşası belirir  bizlere. Kuranların görüntüleri, zihnimizde tabii, dilediğimiz gibi resmedebiliriz. Bu görüntüler, ister istemez vahşetle ilişkilenecektir. Kurulan görüntü, sembolik yahut doğrudan bir silahı kavrayacaktır elleriyle. Fakat zaman içerisinde kurulanın görüntüsünün değiştiğini fark ediyoruz (ki en başında belirttik herhangi bir sabiti yok diye bu görüntülerin) yani silah ”perdenin arkasına’‘ gizlenmiş yahut sivilleşmiştir.

Karnaval gerçekten ve gerçekten uzak bir düzlemde değildir nihayetinde. Sivil silahı düşleyelim biraz da. Kalem tutan bir özne ve gülümseyen bir maske yani. Bu kalemin sivilleşmiş bir fallusun çağdaş dünyamızda bedenleşmiş, yani pay almış hali olduğunu düşünebiliriz, fakat kendisi fallus değildir. Fallustan pay almıştır. Fallustan alınan paya verebileceğimiz daha tarihi bir örnek iste kılıçtır. Fakat çağımız kılıçların keskinliğini köreltmişti,r bu yüzden müzeleşen bir fallusa dönüşmüştür kendisi. Kılıç artık ağlamaktadır bir camekanın içerisinde karartılı gözlerle. Maske ise tragedyadakine benzer fakat çok daha ayrıntılıdır. Maske yüze ait bütün ayrıntıları yansıtır. Bu yansıma bir çok sosyal, politik ve siyasi ve politik değişimlerle açıklanabilir. Tragedya maskeleri ‘‘beyaz’‘ ve ”ikilidir” fakat burada söz etmeye çalıştığımız tenden maske ise ‘‘pembe” ve ‘‘çokluktur.” Bir yakınlaşma ve uyumlulaşmayı görüyoruz burada. Bu uyumlulaşma, fallustan pay alıyor tabii ki de söz ettiğimiz iki parça ya da kısım, Baba Olanı kurgular. Baba olan bir bütünlüktür fakat bu bütünlük çoklukları taşır ve klasik bir ‘‘bütün olanın” ötesindedir.

Korkuyu kurgulayanın dışında ise küçük mahkumların da etkisi vardır korku üzerinde. Bedenlerden biri-istisnai bir durum olur bu ama-diyelim ki alanın içerisine girmek istemedi. Peki ne olur o zaman? Beden küçük mahkumlarca köleleştirilir. Küçük mahkumun oluşturduğu “küçük olan efendi” durumu söz konusudur burada. En nihayetinde küçük olan efendiler, bedeni sürükler ve hapseder. Beden ”teke imkan vermeyen düzenden de ötürü” mahkumiyetini kabullenir, kendi hücresinin o soğuk duvarları içerisinde ”onlarlaşma’‘ sürecini yaşar, hisseder ve içselleştirir.

Diğer sebep ise hazdır.

Beden kendi kendini imha etmeyi arzulayan bir yapıdır, inşadır ve makinedir. Beden törenin içerisinde diğer çokluklarla birlikte iletişim kurduğu zaman kimi kısımlarını yitirir ve yok olur. Haz, bu eylem sırasında bedenin hissettiğidir. Yalnız kalmanın yarattığı ”iğrenmenin” yerini çokluk olmak ya da oluş alacaktır. Fakat burada tamamen bir yitiş söz konusu değildir. Buradaki durumda beden kendisi olmaya devam eder fakat farklı bir biçimde. Çokluk dediğimiz de budur. İmha olarak kavramsallaştırmaya çalıştığımız durum ”çokluğa dahil olmaktır” yani tam olarak kendiliğinden kopmadan olan bir özneleşmedir. Haz bedeni sürüklemeye devam eder. Etkileşim sırasında ‘‘duyumsanan’‘ olarak hayallendirelim. Haz yapılar sonrasına ve ağaçlara karşı durur. Yarık değildir, çizikleşir.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla