Türk Edebiyatı Neden Bir Akım Oluşturamadı?

Başlıktan da anlaşılacağı üzere, edebiyatımızda neden bir “akım” oluşmadığı sorusuna cevap aramak, belki de bulmak, niyetim. Evvela “akım nedir?” sorusuna cevap verilmeli, zannımca. Akım; belli bir tarihsel süreçte, belli birtakım sanatçılar tarafından felsefeden, sanatın pek çok dalından ilhamla oluşturulmuş, kendinden sonra gelenlerde ve dünyada pek çok edebiyatçıda, sanatçıda tesir uyandırmış, sağlam temellere dayanan, tutarlı gruplardır, şeklinde bir tanım yapılabilir, diye düşünüyorum. Bu tanımı yaptıktan sonra, dünya üzerindeki akımların özelliklerini incelemek ve bunları edebiyatımızdaki teşekküller, topluluklarla karşılaştırmayı uygun buldum.

Bu akımların, her şeyden evvel, “beynelmilel” olduklarını görürüz. Dünyaca bilinirler ve pek çok sanatçıyı etkilemişlerdir. Bir felsefi görüşten, sanatın birçok dalından beslenmiştir, edebiyat akımları. Sanatçıları bunları kendi eserlerine yansıttıkları gibi, kendinden sonra gelenleri, hatta dünyayı etkilemişlerdir. Peki, nasıl başarmışlardır bunu? Az önce de belirttiğim gibi en başta, felsefi anlayışlardan beslenmişlerdir. Toplumsal hayatın gerçeklerine ve gereklerine göre hareket etmiş, sağlam eleştiriler üzerine kurulmuş, orijinal ilkeler benimsemişler, sanatın diğer dallarını da kapsayacak söylemler geliştirmişlerdir. Belki de hepsinden mühimi, sanatçılar aynı sanat anlayışı ve ortak dünya görüşü çizgisinde birleşmişlerdir. Peki bu söz konusu durumlar, bizim edebiyatımızda var mıdır? Elbette hayır.

Divan Edebiyatı’nda şarkın büyük tesirlerinin olduğu aşikardır. Modern edebiyata gelindiğinde ise klasisizm ve romantizm akımlarından etkilenen Tanzimat devri sanatçılarımız, ne denli orijinal eserler sunabilirlerdi? Yahut Fransız şiirinden, parnas şairlerden etkilenen Servet-i Fünun sanatçılarımız? Tevfik Fikret’in meşhur Rübab-ı Şikeste’si (Kırık Saz) adını Bergarat’ın “Lyre Brissee” adlı kitabından alırken, ne denli orijinal olabilirdi, eserler?

Elbette Servet- Fünun, edebiyatımızı ilerletmiş, sağlam bir şiir ve nesir anlayışı getirmiştir. Ancak bunlar kendi orijinal sanat anlayışları değil, Fransız edebiyatının tesirinde bir sanat anlayışıyla olmuştur. Sözün kısası, orijinal olmayan düşüncelerle de bir akım oluşturulamazdı, ancak daha öncde oluşturulmuş bir akımın tesirinde kalabilirlerdi. Nitekim böyle olmuştur.

Bir başka bahis de, edebiyatımızdaki toplulukların büyük vaadlerle ve kendinden öncekine tepki olarak doğup, kendinden öncekinin gölgesinden dışarı adım atamaması mevzuudur. Misal Fecr-i Ati topluluğu. Büyük umutlar, hayaller ve ideallerle, Ahmet Samim’in Hilal matbaasının bir odasında yapılan bir toplantı sonucu temelleri atılan, edebiyatımızda ilk defa bir bildiri ile ortaya çıkan Fecr-i Ati topluğu, Servet-i Fünun’un takipçisi olmadığını net bir şekilde belirtmiştir. Lakin trajikomik bir durumdur ki topluluk, Ahmet İhsan’ın Servet-i Fünun’da kendilerine tahsis ettiği bir odaya yerleşmiş, eserlerine Servet-i Fünun dergisi ev sahipliği yapmış; dil, üslup, sanat anlayışı yönünden Servet-i Fünun’un devamı niteliğinde olmuştur. Oysa klasisizme tepki olarak doğan romantizm, hiçbir yönüyle klasisizmin devamı değildir.

Akım olabilmede bir başka mevzuu olarak, “dönemin gerçeklerine ve gereklerine göre hareket etmek” demiştik. Savaş yıllarında “sanat şahsi ve muhteremdir” anlayışıyla yola çıkan Fecr-i Ati topluluğu, elbette bir edebiyat akımı olamazdı. Nitekim savaş yıllarında bu anlayışla yola çıkmaları, erkenden dağılmalarının nedenlerindendir, demek yanlış olmayacaktır. Aynı zamanda Fecr-i Ati’de bulunan Yakup Kadri, Fuat Köprülü gibi isimlerin daha sonra Milli Edebiyat’ta karşımıza çıkmaları, kendi içlerindeki tutarsızlıkların ve bu yönüyle de bir akım olamayacaklarının ispatıdır.

Bir diğer nokta da, “aynı sanat anlayışı ve ortak dünya görüşü çizgisinde birleşmek”ti. Bizim edebiyatçılarımız ya aynı sanat anlayışında ya da ortak dünya görüşünde birleşmişlerdir. Bunların ikisini aynı anda gerçekleştirememişler, bu da akım oluşturabilmelerine bir engel olmuştur.

Daha yakın zamana, İkinci Yeni şiirine bakacak olursak, onlara da akım demenin yanlış olacağını görürüz. Zaten bu, İkinci Yeni’nin felsefesine aykırıdır. İnsan zihninin karmaşasını vermişlerdir, şiirlerinde. Kullandıkları dil ile dilin katı kurallarını yıkmaya gayret etmişlerdir. Edebiyatımızda elbette ses getirmişlerdir. Ancak keskin kurallara karşı olan bu oluşum, bir edebi akım olamamıştır.

“Garip” için akım denilebilir, diyeceksiniz belki. O halde evrenselliğini gösterin bana. Dünyanın bir köşesinde, Garip şiirini benimseyip bu anlayışta şiir yazanlar var mıdır? Günlük küçük hassasiyetlerin şiiri olan, “Hiçbir şeyden çekmedi, nasırından çektiği kadar” şeklinde, ayaktaki nasıra dahi yazılan şiire yer veren Garip’te bir karşı çıkış vardır tabii. Bu sebeple Garip Hareketi diyebiliriz. Ancak Orhan Veli’nin vefatından sonra diğer iki ismin devam ettirememesi, kısa ömürlü olması, evrenselliğe ulaşamamış olması gibi hususlardan ötürü “Garip” de bir akım olamamıştır.

Hülasa; tutarlılığı olmayan, kendinden öncekini eleştirse de onun gölgesinden kurtulamayan, belli dönemlerde şarktan, belli dönemlerde garptaki akımlardan etkilenip onların tesiriyle eserler veren edebiyat topluluklarımızın, bahsettiğim sebeplerden ötürü bir edebi akım oluşturamadığı kanısındayım.

Not: Türkiye’de Edebiyat Toplulukları kitabı, bu yazıyı yazma fikrimin oluşmasında rol oynamıştır.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla