Tıpkı benim gibi yorgun ve ölmekte olan bir duvara çevirdim bakışlarımı, boya artıklarını ve küçük çatlaklarını birleştirerek siluetler oluşturdum. Hepsi birden yavaşça canlanıp dağıldılar odama. Öylece hareketsiz beklerken donuk gözlerle, onları, neden ve nasıl yarattığımı bilmediğimi fark ettim. Bu küçük yaratıklar yazmamı ve çizmemi istiyorlardı, emir gibi bir şey değildi, bir çocuk sızlanması gibiydi daha çok. Onlar istiyorlar, bense söyleneni yapıyordum. İşim bittiğinde elimdekileri tavandan aşağı sarkıttığım incecik iplere iliştiriyordum. Çünkü tam da bunu yapmamı istiyorlardı. Onlardan kurtulamıyordum. Yazıları ve resimleri iplere astığımda tiz çığlıklar atarak zıplıyorlar, kutlama yapıyorlardı.

”Çirkin bir ayin’‘ diyordum olanları izlerken. ”Çirkin”, evet, doğru kelimeyi bulmuştum. Onlar, en çok da çirkindiler. Bizlere öğretilen tanrıların aksine ben küçük yaratıklarıma baktığımda garip bir duyguyla sahipleniyordum onları. Yanı başımdan süzülüşlerini seyrederken kendimden geçiyordum.
Bulanık şuurumla başladım düşünmeye…

Bütün bu şeyler, bilirsiniz, benim olan her şey ve geri kalanı; tıpkı benim yarattığım bu ucubeler gibi bir deliliğin mi eseriydi, yoksa üstün çabalarla hazırlanmış bir model dünyanın mı oyuncaklarıydı? Tanrı bu işin neresindeydi? Sorular, sorular. Boşluğa bıraktığım yanıtsız sorular. Eskiden evrenin durmadan genişleyen sonsuz varlığını düşünür ve anlamsız bir tedirginlik yaşardım. Ama şimdilerde her şeyden şüphe ederek, en çok da kendi varlığımdan, korkar oldum yaşamaktan.

Her neyse, gelin sizi biraz uzaklara götüreyim; henüz küçük bir çocukken yıldızlardan gelen ışınların milyonlarca yıllık bir yolculuk sonrasında bizlere ulaştığı gerçeğini öğrendiğimde hayrete düşmüştüm. Nasıl olur da baktığımız her şey geçmişin bir parçası olabiliyordu diyerek başlamıştım delirmeye.

Peki, ben, yani zavallı savunmasız çocuk, geçmişin içinden şimdiye varan doğru yolu nasıl bulacaktım? Bu yoldan önce ne vardı? Tanrı deme lütfen. Tanrı, zamanı yarattığında kendi varlığına da bir engel oluşturdu derim sana. Peki ya tanrı, zamanı ve bu evreni yarattığında tanrı olmaktan vazgeçip, evrenle birlikte sonunu bilmediği bir maceraya çıktıysa?

Ben, daha çocukken o ışınların uğrak yerlerine bıraktım kendimi, kayboldum sonsuz karanlığın içinde. Bana sorarsanız, küçük bir çocuğu üzmemeli derim kendini bilen bir tanrı. Ama anlatıp durdular işte; korkuttular, ezdiler beni de. Zavallı küçük beni öfkeli bir şeyin vicdanına teslim ettiler. Korkuttukça bir hayli eğlendi ama bir kez olsun dokunmadı bana sevgisiyle. Bir sopası vardı, biraz da ateşi. Kaçtım çocukça yaşamasını öğrenirken sevgisizlikten, öfkesinden ve gazabından. Savaşamazdım ki ben bu küçük bedenimle. Bir yıldız tozu gibi savruldum durdum o günlerde.

Ah benim çirkin ve sevimli ucubelerim, çok küçüktüm o zamanlar, büyümez sanmıştı belki de. Hiç durmadan koşturan ucubelerime bakıp sildim gözyaşlarımı. Bunca dağınıklığın arasında nasıl da eğleniyorlardı böyle! Acaba diyorum, tanrı da benim gibi intiharını planlamış olmasın? Bilemiyorum. Küçük korkunç yaratıklarım durmadan söyleniyorlar; çiz ve yaz, çiz ve yaz, çiz ve yaz… Onların öylece beslendiğini izlerken başka şeyler sezinliyorum. Düşünüyorum, durmadan düşünüyorum. Kelimeler aralıksız saldırıyorlar beynime.

kfehatr_760x450

Merve Ulutaş

Titriyorum. Kendi kendime konuşmaya başlıyorum yine: Bu beden, bir oyunun, bir hayalin ustaca tasarlanmış bir parçası olmalı. Büyük ve kudretli bir yaratığın, henüz mini minnacık sevimli mi sevimli yavrusuna aldığı eğlencelik bir hediye olmalıyım, diyorum. Gelişigüzel sallanan iplere dokunup ”bir oyuncak” diyorum tiksinerek. Kimse bilmiyor ama ben biliyorum. Aydınlandım çünkü! Her birimiz öyle ya da böyle bu sevimli şeylerin ellerindeki oyuncaklarız. Akvaryum hayatlarda yaşıyoruz ve sevimli küçük tanrıların izlemelik zevklerini tatmin ediyoruz. Ucubelerim eteğimi çekiştiriyorlar yine, homurdanıyorlar ciyaklayan sesleriyle; ”hadi artık, hadi, hadi, hadi…” diyorlar. Sanırım binlerce kez seslendirdiler bu kelimeleri, birkaç tanesi ise eteğime yapışıp kaldı.

Düşünürken iplerdeki çizimleri üfleyerek birbirleriyle çarpıştırıp ”bir oyuncak” diye tısladım yeniden.
Başımı yukarı kaldırıp bir süre düşündüm ve kahkahayı bastım. Yavru, diyorum, tüm bunlardan habersiz. Deliler gibi zıplayarak dans etmeye başladım odamda. ”yavru” diyorum, ”habersiz” olanlardan. Gülmekten konuşmakta zorlanıyordum, kelimelerim kesik kesik dökülüyorlardı yerlere. Ucubelerim de eşlik etmeye başladılar şimdi; yavru habersiz, yavru bilmiyor, yavru aptal, yavru şapşal…

Sonra aniden durup dikildim odanın ortasında. Yavrunun sahibi beni izliyordu, hissediyordum. ”Zamanı geldi” dedim küfürler ederek. Birkaç eşyayı sağa sola fırlatmaya başladım. Ucubelerim korkudan sindiler buldukları bir köşeye. Biraz önceki eğlencenin bitimine üzülmüşlerdi. Ucubelerime dönüp, ”Toplanın! Veda konuşması yapacağımı duyurun herkese!” dedim ve bir süre bekledikten sonra başladım konuşmaya: Yaklaşın yanıma ey yaratıklarım! Ey minik, çirkin, kendini bilmezlerim. O küçük sevimli yavruyu üzmek istiyorum!

Alkışlar ve sevinç çığlıklarıyla kendimizden geçtik bu son cümleyle. Hatta o kadar çok sevdiler ki bu cümleyi, tam üç kez tekrarlamak zorunda kaldım. Her tekrardan sonra daha da çok sevdiler. ”Üz, üz, üz, üz…” diye tezahürat yapmaya başladılar kendini bilmezlerim.

Devam ettim: Cansız bedenlerimizle onu da sürüklemek istiyorum anlamsızlığımıza. Görecek her birimizi, kafesinde ölmüş biz ucubeleri. Ah, Zavallı tanrı evladı! Çirkin minik ölülerimizi toplayacak kafesin içinden tek tek, oturup ağlayacak başımızda. Kıracak belki de öfkeden akvaryum, kafes ne varsa! Üzülecek. Onu da alacağız yanımıza”.

Sözlerimi bitirdiğimde kulaklarımı delen çığlıklarıyla, sevinçlerini ifade eden garip bir dansa başladı ucubelerim. Son zamanlarda hiç böylesine rahat ve huzurlu hissetmemiştim kendimi. Olanları izledim ve bir kez daha gurur duydum kendimle. Çirkin yaratıklarım elden ele taşıyarak ulaştırdılar bıçağı. Keskinliğini ve parlak gümüşi rengini hayranlıkla izledikten sonra tek bir hamleyle kestim bizi onlara bağlayan düğümü. Yere düştüm, ucubelerim başımda toplandılar. Hep beraber ölüyorduk. ”İşte başlıyor” dedim zorlukla…

Sabaha karşı başlamış bir doğumun eseriyim_ Cennet bahçelerinden yere düşenlerdenim bir de- Parçalanmış benliklerimin gölgesinde bir bireymiş gibi yaşıyorum_ Tuzlu suyun yakınlarında olmak şanslı kılıyor beni-

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla