Uzaklardan Bir Yabancı

Takvimler, ayın kaçını gösteriyordu bilmiyordu; günleri saymıyordu bile artık. Şu birkaç gündür, sabahları uyanır uyanmaz göğsünde bir acı, dudaklarında bir kuruluk, boğazına  takılıp kalan bir sancının varlığını hissediyordu. Yataktan çıkmak istemiyor, kalbindeki hüzün labirentini, göz bebeklerinin içinde hissediyordu. Bu durum, göz kapaklarını daha da ağırlaştırıyordu. Uyanır uyanmaz ruhuna saplanan bu bedbinlikle yaşamaya çalışıyordu günlerdir.

Altı ay önce gelmişti bu kasabaya. Milas’ın en bakir koylarından biriydi burası. Nefes almayı bu minicik koyda öğrenmişti sanki. İki odalı bu ufacık ev, buradaki ağaçların, sahilin bir uzantısıydı sanki. Yatağının tam karşısına düşen penceresi, muazzam bir resim gibi duruyordu  karşısında. Güneş, her sabah başka selamlıyordu bu karenin ardından onu. Her sabah farklı bir hikaye anlatıyordu dalgalar kulağına. Böyle böyle acısı hafifliyor gibiydi. Ya da bu acıyı taşıyabilmek için göğüs kafesi her geçen gün biraz daha genişliyordu. Bu küçük pencere onun kocaman dünyaya açılan tek aydınlığıydı.Ne güzel bir aydınlanıştı.  Oysa kocaman dünya dışarıda değil onun zihninde, kalbindeydi. Pencerenin ardı, pencerenin önü… İki ayrı dünya… Hangisi bir diğerini doğurmuştu, hangisi daha büyüktü, bilmiyordu. Bazen o bile bunun ayrımını yapmakta zorlanıyordu. Neler sığdırmıştı geçen yıllarına? Ne iç çekişmeleri, ne kalp kırıklıkları, ne pişmanlıkları vardı. Yaşamıştı bu dünyanın boşluklarını tek tek,  en dibine kadar. Dünü, “bir gün gibi” geçmişti. Mutlulukları, gülen gözleri hep yanındaydı aslında. Neşeli olduğu gün sayısı daha fazlaydı elbette. Fakat uzaklardan bir  şarkı çalınırdı hep kulaklarına. En hisli, en perişan notalardı bunlar. Şimdi  “gönül marşı” nın bestelendiği  yerdeydi. Hayatının zafer dönencesindeydi: Geceleri hep uzun, gündüzleri hep kısa olan.

Kalbinde hezeyanlarla uyandığı penceresinin  öbür yanı griydi bu sabah. Deniz, gümüş pırıltılarla bezenmiş bir halıyla kaplanmıştı sanki. Güneş, doğmuştu ama yabancının şehrine değil. Bulutlar kol kola girmiş, efkar yüklü bir gecenin sabahını kutluyorlardı adeta. Koyun iki yanından uzanan sazlıkların  pencereyi tam ortasından bölmüş hali, sabahın gümüşi pırıltılarına, onları da dahil ediyordu. Suyu sever ve ona saygı duyardı. Geçen günlerin kasvetini yıkayabileceği bir su beldesi arıyordu kendine. Buraya gelmeden önce birkaç sahil köy ve kasabalarını  gezmişti  ancak bir türlü oralara kendini ait hissedememişti. Buraya bir balıkçı teknesiyle gelmişti. Çay içmek için kasabanın bir kahvehanesine girmişti. Bu iyi giyimli yabancı, kahvehanedeki herkesin bir anda dikkatini çekmişti. Bu küçük, kahvehane demeye bin şahit olan yeri kasabanın Reis Baba’ sı işletiyordu. Öyle bildik kahvehanelere  benzemiyordu burası. Küçük ahşap masalar, çayhanenin önündeki çardağın altına dizilmişti. Çardağa asılmış saksılardaki rengarenk  çiçekler: menekşeler, nergisler, papatyalar,  begonyalar… Reis Baba, yeni yıkamıştı çardağın altını, mis gibi toprak kokusu yayılıyordu çevreye. Baharın ilk günleriydi. Kitaplarla dolu bir çayhane… Reis Baba, dikdörtgen şeklindeki bu işletmenin köşelerini kitaplara ayırmıştı. Fakat kitaplıkların muntazam görüntüsü, bu kitapların kasabalılar tarafından okunmadığını belli etmeye yetiyordu. Kitaplıkta bitki bilimi ile ilgili dergiler, psikolojik romanlar ve Rusça olduğu tahmin edilen kitaplar vardı. Bu küçük kasabayla Reis Baba’ nın dünyası birbiriyle yeni tanışmışlar gibiydi. Reis Baba, yabancıya “Hoş geldin” deyip birer çay getirmişti, karşılıklı içmek üzere. Yabancı, Reis Baba’ ya meramını anlatmış, sahilden sakin bir yerden ev  almak  istediğini söylemişti. Reis Baba, onurlu gözleriyle gökyüzüne buğular çizen bu yabancıya, bir evin olduğunu ancak tadilat işlerinin biraz zaman alacağını söyledi. Yabancı bir sırt çantasından ibaret olan eşyası ve yüklü geçmişini de sırtlayıp ufak bir tekneyle evi görmek için yola koyuldular. Denizin dalgaları değerken kirpiklerine, tuzu ise kalplerindeki nasırları temizlemekle meşguldü. Nihayet koya varmışlardı. Barınağın silüeti  uzaktan görünür görünmez yabancı, kalbindeki tellerin titrediğini hissetti. Barınağa yaklaştıkça özüne sarıldı. Evin iki yanında çam ve meşe ağaçları sıralanmıştı. Bu dökük evde yaşamayı hayal etmeye başlamıştı bile. Yabancı, eve ilk adımını attığında evin başka zamanlardan yayılan kokusu bamtelini huzura boyamıştı. Bundan emindi, bu ev başka bir alemdendi. Daha ilk günden kolları sıvayıp evi onarmaya başlamıştı. Pencereleri yenilemiş, kapıları sağlamlaştırmıştı. Eksikleri tamamlamak için kayığıyla kasabaya iner, alışverişini yapar,  hemen eve geri dönerdi. Evde yok denecek kadar eşya vardı. Bir yatak, yatağın tam karşısında pencereye çapraz konan bir koltuğu vardı. Bir kitaplık yapmak içinse kolları sıvamıştı. Bir-iki sandalye ve bir odun sobası mevcuttu evde. Bu süre zarfında uzakların yabancısı ile Reis Baba arasında bir muhabbet peydah oldu. Yabancının tek misafiri Reis Baba olurdu. Sobada bakır çaydanlığında çay demler, Reis Baba’yla ince belli bardaklarına sıkı sıkı sarılıp sohbet ederlerdi. Lakin öyle kelimelerin samimiyetsizliğiyle boğduğu bir sohbet olmazdı onlarınki. Az konuşurlar, uzun uzun düşünürlerdi. Yanan sobanın alevi, gözlerindeki beyhudeliği ışıtır; akabinde çaylarını yudumlamaya devam ederlerdi.

Tek dünyası şu küçücük koy ve yalnızlığıydı. Kimsesizlik böyle mi dinginleştirirdi bir ruhu? Böyle mi sakinleştirirdi yoksunlukların sancıları bir insanı?

Her sabah, denizin kokusuyla ona “Merhaba” diyen gri fotoğrafla, evin ardıçtan kokusu, kaybettiği ömürleri uykularına salardı bir bir. Günleri; kararlı, yorgun, geleceğini ise idam etmişti artık. Kulağında hep o uzaklara yelken açan şarkı… İçinde  ise hislerinin yorgun bulvarları hep o şarkıyı mırıldanıyordu…

 

BU İÇERİK BİR KONUK YAZAR TARAFINDAN ÜRETİLMİŞTİR. Yayınlanmasını istediğiniz eserlerinizi yenipapirus@gmail.com ‘a göndermeniz gerekmektedir. Editör onayından geçen eserler Yeni Papirüs okurlarına sunulacaktır.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir