Yapıçözüm Üzerine ‘Titremek’

1

Nefret ettiğiniz, aranıza mesafe koyduğunuz bir şeyin ‘yapıçözümünü’ gerçekleştiremezsiniz. Yapıçözümün amacı ‘bozmak’ değil aksine ‘yeniden inşaa etmektir’. Fakat bu yeniden inşa sırasında/sürecinde elbette ki bazı hatalar belirir. Bu hataların üzerine konuşmak o üzerine konuşulan şeyin çokluklarını yok etmez, aksine, farklı yönlerini gösterir. Yani yapıçözümün amacı bir şeyleri ‘alt-üst’ etmek değil, o şeyin/şeylerin farklı yönlerini göstermektir. O şeyin ‘içinde’ olmaktır. Ne Derrida’nın ne de Spivak’in amacı Batı Kültürünü yok etmek değildi. Onların yapmaya çalıştığı şey Büyük Anlatının boşluklarına sıkışmış gerçeklikleri, okuyucuya, okura ve akademiyaya göstermekti.

İlyada destanını düşünelim mesela. Bu destanı yapıçözüme uğratmak o metni itibarsızlaştırır mı? Elbette ki hayır. Yapıçözüm, düşünülenin aksine, onu zenginleştirir. İlyada destanında ‘Bu da varmış’ der, okur yahut yazar metni yapıçözüme uğrattığında. Diğer epikler için de aynı durum söz konusudur aslında. Yapıçözüm, çoklukların enerjisini arttıran bir harekettir, eylemdir yani.

Türkçe çevirisinde, bu kavramın, belli sorunları var. Üç farklı şekilde çevriliyor bu kavram:

1-Yapıçözüm
2-Yapıbozum
3-Dekonstrüksüyon

Bunlardan hangisini seçmeliyiz peki? Bence ‘yapıçözüm’ daha doğru bir alternatif olur bizler için. Bunun sebebi ise Deconstruction’ın amacının bir ‘bozma’ değil, sürekli yeniden yapılandırmadır, hiç durmadan. Deconstruction’ın amacı ‘bozup bırakmak’ olmadı asla. Derrida bu yanlış anlaşılmanın tehlikesinin farkındaydı. Derrida ‘kültürleri yok eden bir Boogeyman’ değildi. Derrida’nın amacı ‘heykellerin kırılmış noktalarını’ görünür kılmaktı. Ki nitekim başardı da. Fakat onun gibi ne yazık ki kimse yaklaşmıyor Deconstruction’a. Üzücü bir durum bu.

Yapıçözüm elbete ki eleştirir. Bu eleştrisi onun canlılığını, güçlülüğünü ve akışkanlığını arttırır. Yapıçözüm okura ve yazara nefes alabileceği alanlar sunar. Bu alanların içinde ‘eğlenmek’ hepimizin görevidir, elbette.

Yeniden inşanın sabiti yok, süreçlerin içinden geçen bir ‘canlılıktır’ kendisi bunu da belirtmek istedim.

2

Post-koloniyal çalışmaların sıkıntılı bir duruma düştüğünü görüyorum son bir kaç gündür. Batılı Öznenin inşaasını eleştirilmesi, gerçekten de, önemli. Fakat bu Batı Özneyi eleştirirken bizler aslında, fark etmeden de olsa, doğuyu yahut simule edilmiş doğu coğrafyasını sonsuz bir çocukluğa mahkum etmiyor muyuz? Batılı Öznenin yüceliği, post-modern yaklaşımlar olsaydı da olmasaydı da, bir şekilde parçalanacaktı. Özne yüceliğe mahkum edildiği an kendi ölümünü ve yıkımını da kurgular, işler. Bu ‘yüceliğin’ işleyişinde var olan bir durumdur. Yüce olan yüceliğinin içinde söner ve büzülür. Hiç bir şey sonsuz değildir. Yüce olanın zayıflıkları, siz ne yaparsanız yapın, kendisini bir şekilde manifeste eder. Virilio’u kabaca çevirirsek:

”Gemiyi inşaa eden bir usta aynı zamanda onun enkazını da geminin içine sokuşturur, birlikte hazırlar.”

Bu ne Spivak’ın ne de Said’in hatasıdır aslında. Post-koloniyal araştırmaları etkileyen bir duygusallık var. Bu duygusallığın yıkılması gerekiyor. Sömürgeciliğin sadece ‘Batılı Özne’ ile sınırlandırılmaması gerekiyor. Batılı Özne’nin yaptığı şey bunu sistemleştirmekti sadece, aslında. Batılı Özne kendi ‘yayılma sistemini’ kurdu. Diğer sömürgeciler bunu yapmadı. Batılı Özne’yi peki ‘sistemi’ mi sadece kötü hale getirir? Sisteme sahip olan sistem kurabilme yetisine sahip olduğu için mi ‘hegemonyatik bir canavardır’? Bunu düşünelim biraz da.

Osmanlı yahut Japon İmparatorluğu yayılmacı değil midir? Japon İmparatorluğunu ayrı bir zaman ele alalım. Bunun sebebi ise Japon İmparatorluğunun yayılmacılığın Batılı Özneninkine çok benzemesidir. Osmanlıyı düşünelim biraz.

Osmanlı bir ‘yayılma sistemi’ kuramadı, kuracak kabiliyete sahip değildi. Belli asimilasyon sistemleri kurdu, devşirmeler yarattı. Fakat sahip olduğu coğrafyaların dili üzerinde bir hegemonya kuramadı. O toprakların dilini değiştiremedi. Kültürünü, ki Osmanlı kültürünü metinlerarasılıklarla birlikte düşünelim, yayamadı. Çünkü altyapısı yetersizdi. Böylesine bir ‘sistemleşmeyi’ ön göremedi. Belli imgelere ve güçlere sahip olan bir imparatorluğun ‘sistem kuramamasının’ nedeni ise bir aydınlanma yaşamamasıdır. Belli başlı stabil iyilerle idare eden, kısmen kendisinin sosyal ruhumu işgal ettiği topraklara verimsiz tohumlar misali saçan bir yapı, yaratık idi Osmanlı. Güçlüydü ama gücü ilkeldi. Bundan ötürü de ayakta kalamadı, öldü.

Peki Osmanlının bu gerçekliğine baktığımız zaman bizler, Batılı Özne ile karşılaştırdığımızda, hangisinin daha merhametli olduğuna nasıl karar vereceğiz.

VERMEYECEĞİZ.

Osmanlı’nın kaba yayılmacılığını da Batılı Özne’nin de reddetmek zorundayız. Ülkemizdeki solcular bile hala bunu beceremiyor, kisme kusra bakmasın.

Her türden sömürgeci yaklaşımı inkar etmediğimiz sürece bizler bazı söylemleri yinelemeye mahkum edileceğiz.

Zinicrleri parçalayıp, iyinin ve kötünün ötesine varabilmek olmalı mesele.

Bu entelektüel mücadele, hepimzin.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla