1984 Distopyasının Politik İzlekleri

‘’Nereye baksanız, siyah bakışlı surat karşınızdaydı.’’

Winston Smith Okyanusya ülkesinde Gerçek Bakanlığı’nda bir personeldi. Bu bakanlıklar ülkede dört adetti ve yönetim aygıtlarının bölüştürülmesinden doğmuştu. Gerçek Bakanlığı; haberlerin iletilmesinden(emirlerin), eğlenceden, öğrenimden, eğitimden ve güzel sanatlardan sorumluydu. Toplumun normlarını ve düzenini sağlamakla yükümlü  olan Sevgi Bakanlığı, ekonomi işlerinden sorumlu olan da Varlık Bakanlığı’ydı. Ama Orwell’in distopyasına adım atmadan önce, Smith’in devletiyle Platon’un Devleti arasındaki ilişkiye bir göz atalım.

Platon’un özü, onun idealar öğretisinde yatar.  Devletindeki ve insandaki doğruluk/eğrilik ya da farklı çevirilerde adalet/adaletsizliği bu diyaloglara göre temellendirir. Sofistlerin argümanına göre ‘’güçlüye göre şekillenen’’ bir doğruluk vardır. Platon, Sokrates aracılığıyla bunu çözümlemeye, doğrusu bunu diyalektik düşünme yöntemiyle doğruluğun adalet ve ahlakın temellerinden biri olduğunu kanıtlamaya çalışır. Devlet olgusunun ortaya çıkış aşamalarına dair fikirler ve niteliklerin idealize edilmiş özelliklerini bize anlatır. Biz burada Platon’un felsefi öğretilerinden, etik ahlaksal gibi kavramlarının; politik devlet inşasına giden yolu ve en iyi devlet modelinin –Platon’a göre- nasıl olması gerektiğine dikkat çekeceğiz. Günümüz denetim toplumlarıyla, Orwell’in denetim/disiplin toplumu distopyasıyla ne kadar bağlantı kurabileceğimizi de görmek istiyoruz.

Platon, eğer doğruluk varsa bir tek insanda olduğu kadar bütün bir toplumda da vardır(?) der. Tekil bir önermeden çoğul bir önermeye geçerek, bütünde bir doğruluk varsa, bunun en küçük yapılarda olduğunu iddia eder. Düzenli bir toplum inşasına geçmeden önce söylediği budur Platon’un.  İnsan kendi kendine yetemeyen bir varlık olduğu için, topluma gereksinim duyar; kendine yetmemesi, onu sosyal bir varlık olmaya- doğal biçimde- yönlendirir. Sosyal ve bireysel ihtiyaçların, eksikliklerin giderilmesi ve yaşanılabilir bir ortamın olması için insanlar farklı olgulara(kurum, insan, aile vb.) gereksinim duymuştur.

Bunun için Platon, devletinde iş-bölümü yapar. Herkesin bir rolü olduğu ve toplumda ki eksikliklerin farklı statüdeki insanlar tarafından giderileceği bir tasarım modeli. Toplum nüfusunu yaradılışlarına göre konumlandırıp bu konumlara göre eğittiği bir yapı dizayn eder. ‘’Yaradılışlarından’’ farklı olan insanları, farklı niteliklerine göre ayırır. İnsan bedeni nasıl belli bölümlerden oluşuyorsa, toplumu da bu şekilde inşa edecektir. Onun için insan bedenin nasıl bölümleri varsa ruhunda bu bölümleri vardır. İnsan ruhunun istek ve arzuları işçi sınıfına, öfke ve kuvvet yönü asker(koruyucu) sınıfına, akıl yönüyse yönetim(filozofların) sınıfına dahil olur. Bu bölümler aralarında belli bir hiyerarşiye tabidir. Bundandır ki, toplumda böyle bir hiyerarşiye uymak ve ödevine uymak zorundadır.

Yönetici sınıfı gerektiğinde herkesin/devletin çıkarın için yalana başvurabilir, toplumu manipüle etme hakkına sahiptir. Çocukların eğitimiyse a’dan z’ye devletin belirlediği şekilde olacaktır. Beden ve ruh eğitimi toplumsalın iyiliğine olacak şekilde revize edilir. Her sınıfın nasıl eğitilmesi, nasıl davranacağı bellidir. Bireyin edimlerinin ve düşüncelerinin birileri tarafından zorlama hissetmeden, içselleştirmesi lazım. Hayatının her alanını düzenleyen yasalara ve kişilere rağmen özgür olduğunu bilecektir. Birey bunu öz denetimle içselleştirip, yasanın ve uygulayıcıların onlardan yapmalarını istedikleri her şeyin, yaptıkları her şeyin kendilerinin ve toplumun iyiliği için olduğunu bilmesi gerekir ki öyledir de. En iyi, mutlu ve güçlü devlet olmanın amacı vardır burada. Böyle bir devlet yapısı evrensel ilişkilerle bağdaştırılır, bu ilişki ve olguları en doğru, mantıklı ve hatasız biçimde filozoflar ”bilir”.

Bilgi iktidarın elindedir. Mutlu bir hayatın inşası bu yönetimin kudreti ve hikmetiyle olur. Aynı şekilde bu sınıflı toplumda mülkiyet de yoktur. Evlenme, meslek seçimleri, kimin çocuk yapmayacağı, bunların denetimi ve geleneksel ölçüler; devletin yasalarıyla gerçekleşir. Aile olgusu yeniden formalize edilir. Çocuklar kimin anne kimin baba olduğunu bilmezler. Ebeveynler kimin oğlu/kızı olduğunu bilmezler, böylelikle herkese karşı gelişecek kolektif değer, saygı ve onur katmanları inşa edilir. Burada dikkatimizi çeken şey, insan bedenine dair her şey, daha kutsal sayılan bir edim için, devletin başında olan ‘’akıllı’’ve ‘’yönetime uygun’’ taraflarca verilir. Bu devlet gerekirse yalan söyler, bütün halkın iyiliği ve refahını gözettikleri için. Tıpkı ölçülü ve uyumlu olan müziğin kendisi nasıl ruhu beslerse, bu uyumu ve ölçüyü de sağlamak aklın ve düşüncenin sahibi iktidarlara aittir. Her nota ve diziliş bazen uyumsuzluklar gösterebilse de yönetimin başındakiler bu senfoniyi yönettiğinden toplumun birliği ve beraberliğini her zaman gözedecektir.

Devletin sosyolojik anatomisiyle beraber bu eser türünün ilk örneklerindendir. Burada gözümüze çarpan şey tenin ve tinselin organizasyonudur. Platon’un beden alegorisinde organlar organizasyonlaştırılır. Sosyolojideki toplumsallaşma(süreci) da bunun bir örneğidir. Toplumda yaşayabilmek için toplumun kültürel kodlarını organik bir biçimde işlevsel hale getiren onu içselleştiren ve eyleyen insan toplumun ve organizmanın bir parçasına dönüşür. Bu yüzden Antonin Artaud ‘’Organsız Beden’’ kavramını kullanır ve Fransız felsefesinin ve sosyolojisinin çok önemli isimlerinden Gilles Deleuze bu kavramın içini tekrardan doldurmaya çalışır. Organsız beden, biçimsiz olan, düzenlenmemiş olan, katmanlaşmamış veya katmansızlaşmış beden ya da kavram anlamına gelir. Organlar biyopolitikanın, aile kurumunun, dinin, eril kurallı dilin, kısacası dogmatik her türlü kültür kodunun düşünsel(teorik) ve pratik temelidir. Organlar sistemin, yapının(toplumun) parçalarıdır. Bedenin deney ihtimalini kısıtlamaya çalışır. Yani eylemin kendisini, eylemin eyleyiş tarzlarını şekillendirir ve eyleme geçme süreçlerini(arzu, istek, hayal, dürtü) etkiler. İnsanları aynılıkla, tek sesli bir uzamla, ”özgür olduğuna inan bireyin” arzuları, düşünceleri farklı aygıtlarla kanalize edilir. Organsız bedenler ise bireyin bedeninin enerjisini düşünür. ‘’When you will have mad ehim a body without organs, then you will have delivered him from all his automatic reactions and restored him to his true freedom.’’ (Artaud) Çeviri: Bütün otomatik reaksiyonlarını ortaya çıkaracaksınız ve onu gerçek özgürlüğüne kavuşturacaksınız( Can Ali Kaya)

Platon’da ki devletin işleyişini ya da doğrusu Platondan günümüze devletin yapı çözümünü aktarmaya çalıştık….

 

Zaman içerisinde Sosyoloji bilimine kadar toplumsal felsefe, her çağda ve dönemde farklı farklı kişililerle ele alındı. Tekrardan Orwell’i eserine dönecek olursak, Büyük Birader isimli bir liderden söz edilmektedir. Aile ilişkilerinin tamamen yeniden revize edilmesiyle deforme olduğu bu düzende, bu lidere kardeş denmesinin anlamını da görmekteyiz. Her tarafta evde, işte, lavabolarda, sokaklarda, bir tele-ekran vardır. Bu tele ekran hem verici işlevini görmekte hem de alıcı işlevi görmektedir. Böylelikle insanların her türlü söylemi, davranışı, mimikleri kontrol edilmekte aykırı ve uyumsuz bir durumda müdahale edilmektedir. Tele-ekranın olmadığı bir yerde bile insanlar görünmeyen bir görenle beraber bedeni ve zihninde bir öz denetim gerçekleştirmekte. Bedenimiz, arzularımız ve eylemlerimizi kontrol etmeye çalışan manipüle eden bu olguya Foucault ‘’Biyopolitik izleme’’ der.

Gariptir ki Winston’ın görevi, Partinin bugün ak dediği bir olay/durum eğer yarın şartlar gereği değişmesi gerekiyorsa yarın bu verileri, belgeleri, haberleri karaya tam tersine çevirip düzeltmesi gerek. Geçmişi denetleyerek  geleceği kontrol altına alma. Bu bakanlığın adının Gerçek Bakanlığı olması veya diğer bakanlıkların isimleri tam da bunun için verilmiştir. Gerçek Bakanlığı bir piramit şeklinde inşa edilmiştir. Bu bir yandan Herbert Spencer’ın sosyolojik çıkarımlarını aklıma getirmekte. Spencer Darwin’in evrim teorisinideki biyolojik organizmanın evrimsel gelişmesine benzeyen bir toplumsal değişim teorisi geliştirir. Basit homojen toplumların karmaşık ve çok kültürlü heterojen toplumlara doğdu giden genel bir evrimsel yol izlediğini söyler. Doğal seleksiyon sonucunda çevresinde farklılaşarak bütünleşme yoluyla uyum sağlayan toplumların hayatta kaldığını söyler. Daha sonra Spencer’in bu görüşleri( doğal seleksiyona dayanan toplumsal izlekleri) toplumsal eşitsizliğin ve ayrımcılığın özellikle faşist söylem ve politik olan durumların meşrulaşmasına ilham kaynağı olmuştur. Bu doğal seleksiyon toplum inşasında Platon’da piramitin en üstünde filozoflar vardır. Orwell’in eserindeyse İç parti üyeleri ve Büyük Birader’in kendisi bulunmaktadır…

İnsanları korkuyla nefretle bir arada tutan bir sistemden söz ediyoruz. Bu toplumda en büyük suçlardan biri düşünce suçudur. Bir düşünce suçu gerçekleştirirseniz ya da daha doğrusu bir şey düşünürseniz ve bu düşünüş Parti’nin ve toplum ( toplumsallaşmanın) standartlarının dışında olursa bunun tespit edilmesiyle yakalanmanız kaçınılmazdır. Bu düşüncenin suç olduğu, sadece itaat etmenin doğal olduğu bir sistemdir. Parti’nin karşısında olan biri/leri varsa kim olduğunu, ne yapığını bilmeden hatta varlığından bile emin değilken ondan nefret etmeniz istenir. Bunun için romanda İki Dakika Nefret adlı bir etkinlik vardır. Devlette-partide- daha önceden yönetimde olan fakat sapkınlık yoluna giren bir adam vardır. Emanuel Goldstein.

Bu iki dakika içerisinde tele-ekrandan iç partiye ve halka düşman olan Emanuel’in yüzü çıkar, bunu izleyenler  bu iki dakika boyunca küfürler, bağrışmalar bu devlet düşmanına yönelir. Nefret, öfke bu karşı duyulan göreli sevinç, doğal olmayan mutluluk ve irrasyonel gurur… Parti tüm bu duyguları nasıl ve kime yönlendirmeniz gerektiğini size söyler, gösterir. Sinemalarda, Parti’nin savaş alanında ki görüntüleri izletilir her kadına çocuğa ve erkeğe. Bir savaş ortamında olan her türlü kan, şiddet ve vahşet, Parti’nin bu zafer gösterimi barbar bir sevinçle ve barbar bir gururla izlenilmesi içindir. Bundan gurur duyan milyonlarsa cabası… Bu gurur meselesi aklıma Schopenhauer’un Fikirlerin Bilgisi Üzerine adlı eserindeki bir paragrafı da aklıma getirdi. ‘’ En değersiz gurur, milli gururdur. Bu, onunla gurur duyandaki bireysel özelliklerin yoksunluğunu ele verir. Çünkü insan neden milyonlarca insanlarla paylaştığı bir özelliğe tutunma gereği duyarbilirki başka türlü? Dikkate değer kişisel niteliklere sahip olan, sürekli göz önünde bulundurduğu ülkesinin hatalarını açıkça görebilecektir. Ama dünyada gurur duyabilecek hiçbir şeyi olmayan her zavallı aptal gurur duyabilmek için son çare olarak ait olduğu ülkesi ile gurur duyar. / Schopenhauer’’

Tabi burada ki toplumdan ziyade düşünmeyen, özne olarak otonom araçlardan yoksun yığın nosyonunu uygun görüyoruz. Toplum deyince aklımıza bireylerden oluşan, düşünen, sorgulayan hiyerarşik açıdan hiçbir farklılığı olmasa da nitelik bakımından derecelerinin olduğu ama bu derecelerin biri veya ötekinin diğerinden daha önemli olmadığı ‘’bu veya bu’’ ayrımından ziyade ‘’bu ve bu’’ bağlacıyla bağıntı kurabileceğimiz bir anlayışı savunuyoruz. Birinin diğerinin karşısında üstünlük kurmadığı bir toplumsal (içkinlik) düzlemi.

Milgram’ın deneyini hatırlayacak olursak kişilerin şahsi görüş, düşünce ve vicdanlarına rağmen otoritenin emirlerini yerine getirmeye olan yatkınlıklarını büyük bir şaşkınlıkla görürüz. Burada toplum Parti’nin davranışsal modeli olmaktadır. Başkasının dileklerini, istemlerini arzularını yerine getirmesinden ötürü, yaptığı davranışlardan ötürü kendini sorumlu tutmaz. Eğer ki biri bu görüşle hareket ederse otoritenin tüm gerekliliğini harfi harfine uygulamış olur. Bu sinema filmleri ve nefret etkinliklerinin bir yan anlamı da budur. Boyun eğmenin davranışsal ve içsel bir şekilde normalleştirilmesi, grubun sahibi kimse öğretisi neyse onu uygulayan yığınlar silsilesi..

Televizyonlarda canlı yayınlanan ilk savaş olan Körfez Savaşını buna örnek gösterebiliriz. İnsanlar bu savaşı tıpkı bir tulavet kağıdı reklamını izler gibi izliyorlardı. Burada olansa bu görüntülere gururun ve mutluluğun karışması, bunun içselleştirilmesi, öfkenin ve şiddetin sizi temsil eden ve yöneten Parti’nin bu katliamları yaparken haklı olduğunuzu düşündüren propaganda olması. Parti’nin Yenisöylem adındaki yeni dili, daha az sözcükle işinizi görmeye günde belki  50-100 arası bir kelime dağarcığıyla işlerinizi yürütmenizi sağlamaktı. Aynı zaman da kelimeler olmadan düşünemezdiniz de, Parti düşünmenizi istemiyor sizi bilinçli birer cahil yapmak istiyor. Kullandıkları paradan, her tarafta gözüken, partinin sloganı olan bu üç cümle yeterince açıktır.

 

Barış Savaştır, Özgürlük Köleliktir, Cahillik Güçtür. İnsanlar eğer cahilse, düşünmezse, iktidar daha güçlü olur. İktidar eğer savaşmazsa toplumdaki gerekli olan nefreti ve öfkeyi besleyemez çünkü parti bizim içindir, bizler yönetilmesi gereken ‘’insancıklarız’’ onlar için ve bizim özgürlüğümüz partiye ne kadar biat ettiğimize bağlıdır. Tıpkı Platon’un devletinde olduğu gibi her kafadan bir ses çıkması uyumsuzluğun ve ölçüsüzlüğün işaretidir ve devletin şiar edindiği düzen ve mutluluğa zarar getirmektir. Devletin buradaki ütopya bağlantısı sosyolojik açıdan birbiriyle paralel bağlantılar içermesidir Organların otoriteye ya da Lacan’dan söz edecek olursak Babanın Adı’nın olduğu yerde uyumlusunuzdur, özgürsünüzdür. Bir yaradılış söz konusu ve bu yaradılışa göre tıpkı bir organizmada olduğu gibi devletin toplum düzenini kendine göre hücreleştirerek örgütlemesi.

Okuduğumuzda da göreceğimiz gibi bu ütopyada ki Parti(İç-dış ) küçük bir azınlıktadır. Tıpkı oligarşik düzende olduğu gibi ve nüfusun büyük çoğunluğu aslında proleteryadadır. Parti işçilere tele-ekran uygulamasını gerek görmemiştir. Çünkü toplum bilinci olmayan, geçmişi silinen ve değiştirildiğinden bile haberi olmayan bir toplumda isyan, karşı çıkma, geçmişi ve şimdiyi kıyaslama ve bu kıyaslamadan mantık yürütme olanaksızdır. Böylelikle gelecek Parti için bir tehdit değildir. Karl Marx’dan söz edecek olursak, o da toplumun bilincinin manipüle edildiğini söylemekteydi. Alt yapının üst yapı aygıtlarını kontrol etmesiyle ‘’bilinç’’ proleterya için anlamı olmayan bir kavram olmaktadır. Bunun için de insanlar direniş sergileyemezler.Toplumsal bilincin olmadığı yerde insancıl olmayan her türlü eylemin ve düzenlemenin varlığını görürüz.  Sürekli düzenlenen, kendisini artık tebaası üzerinden üreten sistem geçmişi bu sembolik düzen içerisinde yeniden geçmişe bağlantılarıyla niteler. Demogoglar, kimliksiz kalan kendi olmayan öznenin tahribiyle otoritenin söyleyeceği her şeyi kucaklar. Bu kucaklayış sabit ve değişmez olandır çünkü çekirdeğinde faşizmi barındırır, onu arzulayansa bunu isteyen halkın kendisidir. Bizlerin gördüğü okuduğu anladığıysa zaman içerisinde onun yeniden işlevsel hale gelmesi getirilmesidir.

Orwell’i eleştirecek olsaydım onun kadınların bu düzende açık bir şekilde daha çığırtkan, yalaka, erkeğe göre sisteme karşı daha otoriter olduğunu söylemesini eleştirirdim. Kadının doğduğu evren bir erkek dünyasıdır. Toplumsallaştırma süreçleri onu kendi kimliğini dejenere ettirmesiyle, otonom bir varlık olarak hüviyetini kazanmasını engelleyerek toplumun içerisine, kendi zihnine kapatmıştır. Kadını sadece cinsellikle özdeşletiren bir üretim aracı olarak görüp farklı dönemlerde yeniden ve farklı şekillerde kodlamıştır zaten. Güç(fallus)’e yönelim burada göründüğü gibi değildir, kadın için oluşacak bir kaçış çizgisidir aynı zamanda. Bu kaçış çizgisi bir yersizyurtsuzlaşmadır. Kaçmak eylemden kopuş değildir. Bir kaçıştan daha eylemli bir şeyin olduğunu söyleyebilir miyiz? Korktuğunuz için değil yeni bir silah bulmak adına yaptığınız bir eyleyiş. Özellikle Orwell’in dünyasında. Hayali olanın yapabileceği bir edimdir bu. Ve aynı zamanda kaçırmaktır, bir insanı veya nesneyi değil, sistemi kaçırmak! Kaçmak bir çizgi oluşturur. Düzenin bir an için bozulmasıdır. Tıpkı Julia’nın yaptığı gibi. Bir maske takıyor ve ona göre yaşıyor çünkü başka seçeneği yok, ama bunun yanı sıra politik bir direniş sergiliyor sevişerek… Bu anlamda Julia’yı sadece ‘’cinsellikle’’ özdeşleştirmesini de Orwell’in onun bir yandan feminist duruşunu da ( varsa) açıklıyor…

 

Gerçeklik bizlerin zihnindedir ve Büyük Birader bu zihnin kendisini denetler, geçmişi geleceği ve şimdiyle beraber düşüncenin kendisini, düşüncelerimiz eylemlerimizle var olabilir. Eylemlere yol açmayan bir düşünce somut dünyada işlevsizdir. Yönetimi bir arada tutan şey ortak bir öğretiye bağlılıktır. Savaşlar artık toprak genişletmek, ekonomi gibi dertler için değildir. Zaten her şeyi elinde tutan iktidardır, toprak konusunda dünya üç ayrı devlete bölünmüştür, savaşların sebebi toplum yapısının hiç değişmeden stabil hale getirmek ve her şeyden payını alan Parti’nin refahını sağlamlaştırmak.

Eserde görülen en önemli konulardan biri de dildir yani yenisöylem, iktidarın dili, grameridir. Gramer yapısı, kelimeler yeniden düzeltilir, bir film önerecek olursak bu dil yapısını daha başka bir perspektifte anlamak anlamlandırmak için Sercan Çalcı’nın ”Deleuze ve Guattari’de Dilin Yersiz-yurtsuzlaşması: Emir-Sözcüklerden
Tercihler Mantığına” adlı makalesinden yararlandık.

Giorgios Lanthimos’un 2009 yapımı filmi Köpek Dişini mutlaka öneririm. Şehir merkezinin çok uzağında bahçeli bir evde yaşayan bir ailenin hikayesiyle karşı karşıyayızdır. Etrafı yüksek çitlerle çevrili ev bizim bilinen ve gerçeklikler dünyası dediğimiz dünyadan tamamen soyutlanmıştır. Ailede hiç bir bireyin ismi yoktur. Yirmili yaşlarında iki kız ve bir erkek kardeş, anne babadan oluşan bir çekirdek aile. Dış dünyaya tamamen kapalı ve dış dünyayı canavarca düşmanca anlatan, biçimlendiren anne ve baba. Onların kurgusuna göre evin dışında lanetli, iğrenç yaratıklar yaşamakta ve eve saldırmayı planlamaktadırlar.

Buna karşı olarak çok sıkı bir eğitimden ve terbiyeden geçmek zorundadırlar bu yüzden tıpkı bir köpeğin eğitimi gibi köpek terbiyesinden geçirilirler. Ebeveynler bu kurguya çocuklarını inandırmak için çeşitli hileler, oyunlar düzenlerler. Nesnel dünyayı bilmeyen evin çocukları bu kurguya doğal bir şekilde inanırlar. Örneğin gökyüzünde bir uçak görseler, anneleri evin penceresinden bir uçak maketi fırlatır bahçeye ve çocuklar bunu elde etmek için yarışırlar yakalanan maketinse o gerçek uçak olduğuna inanırlar. (Romanda da gördüğümüz uçak, buharlı makinelerin icadı çok daha önceden farklı ülkeler ve kişilerce yapılmasına rağmen Parti’nin yaptığını söylerler…) Ailenin tıpkı romanda İki Dakika Nefret gibi bir takım ritüelleri vardır. Anne babanın evlilik yıl dönümünde çocuklar teatral bir gösteri sunarlar, ailenin kutsal ve önemli olduğuna dair sözleri yineleyip onaylarlar. Dedelerinin sevdiği bir şarkıyı dinlerken baba çocuklarına sözleri yanlış tercüme eder. ‘’Fly me to the moon’’ Babamız bizi sever (Darling kiss me) annemiz bizi sever.

Filmin başlangıcı bir kaset teybiyle başlar. Baş rolde anne vardır. “Günün yeni kelimeleri: deniz, otoyol, seyahat, tüfek. İlginç olan kısım‘Deniz’, oturma odasındaki ahşap kolluklu bir koltuktur. Örneğin: Ayakta kalmayın ‘deniz’e oturun da biraz konuşalım. ‘Otoyol’, çok güçlü bir rüzgâr türüdür. ‘Seyahat’, zemin kaplamada kullanılan oldukça dayanıklı bir materyaldir. Örneğin, avize düşüp, yere çakıldı, ama zemine bir şey olmadı çünkü yüzde yüz ‘seyahatten’ yapılmıştı. ‘Tüfek’, beyaz güzel bir kuştur.”

İlk kez duyulan sözcükler onların bildiği gördüğü deneyimlediği nesnelere bağlanır, ses imgeleri onların zihinde oluşan göstergelerinin üretimi olup çıkar. Deniz kelimesi oturma odasındaki koltuğu gösteren bir sözcük olarak işlenir/kodlanır… Bilinmeyen dünyanın sözcükleri ve nesneleri bilinen nesnelere indirgenir. Mesela kız kardeşlerden biri kardeşinin zombiye benzediğini söyler, erkek çocuk annesine zombinin ne olduğunu sorunca annesi küçük sarı bir çicek olduğunu söyler. Filmde bu türden pek çok kesit vardır. Köpek dişi belki modern ailenin gizli şiddet ve faşizmi olarak da okunulabilir, ama yaşadıkları evi asıl kapatan çitler değildir onlar için indirgenen uydurulan sözcüklerin kendisidir, evin (Babanın-Adı, otorite, Parti, ebeveynler …) dille kapatılması! Tabi filmi izledikten sonra sizlere çok başka pencereler açacağını ve farklı şekilde ele alabileceğinizi söyleyebilirim veya sadece benim belli bazı yönlerini mercek altına almamla filmin sadece kara bir distopya olduğunu, gerçek hayatla bağlantısının ne olduğunu da söyleyebilirsiniz.

Ama gelin bunu biraz daha detaylandıralım. Evin bahçesine bir kedi gelir, bahçe makasıyla erkek kardeş kediyi öldürür. Bunun sebebi dış dünyadaki canavarın, düşmanın sınırı ihlal etmesi kedinin düşman olarak kodlanması olabilir mi? Ama sadece kedi değil…(!) Çitlerin ardındaki her şeyin düşman olarak gözükmesi, Kedi bu içeri-dışarı ikiliğinin bir sonucuydu. İkili karşıtlık dediğimiz bu ayrım söz konusu olduğunda yalnız içerisi-dışarısı ayrımıyla kalmaz, daha geniş bir göstergeler sisteminde erkek-kadın, iç-dış, güzel-çirkin, PARTİLİ/DÜŞMAN, akıllı-deli ve iyi-kötü gibi farklı kavramlar yeri ayrı olsa da dilin içerisinde aynı disiplin ve sistemle çalıştığını söyleyebiliriz. Bu ayrımlarda gözüken en büyük sorun birinin olumlu birinin olumsuz olması, birinin diğeri üzerinde egemenliği ilan etmesi burada önemli olan bu karşıtlıkların içini dolduran yapının kim olduğu neden ve nasıl doldurduğudur.  Köpek Dişin’deki de büyük bir yerde mesela yaşadığımız mahallede, şehirde veya ülkede ülkenin sınırı olan dil sınırına benzer bir gramer yapısı söz konusu işlev görmüyor mudur?

1984’e tekrar dönersek;  Bu insanlar acaba bunca öfkeye, nefrete her gün onlarca trajediye rağmen Parti hakkında ki fikirleri(uyumsuz veya düşünce suçu işlemeyenler hariç) olumlu diyebileceğimiz bir sahiplenmeyle, korumayla varlığını sürdüyor? Elbette burada Parti’nin beden ve zihin arasındaki egemenliğinden dolayı bilinçli olmayan bir topluma üstelik hiçbir yazılı yasa olmamasına rağmen bu kadar bağlıdırlar… Yazıl değil ama suç olduğunu bildikleri ve bunun sonucunda bedel ödeyeceklerini bildikleri için düzene ve Büyük Biradere karşı hiçbir davranış sergilenmez, düşünülemezdi. Romanda görüyoruz ki düşünce suçu işleyen veya standart davranış normlarına aykırı davranan ve konuşan herkes ortadan kaybolurdu. Söylentilere göre, gerçekte kimi ölür, kimi yıllarca ortadan kaybolurdu, bazen ortaya çıkar sonra yine buharlaştırılırdı… Onlardan söz etmek de suçtu. Varlardı ama artık yoklar. Parti var olan birini tarihin çöplüğünden bile silerdi. Hiç varolmamış birinden söz etmek Parti’ye karşı gelmektir.

Bu korku imparatorluğu düşünmeyen ve geçmişle şimdiki arasında bir kıyaslama ölçütü bulunmayan bu insanlar üstünde mutlak bir kontrol sağlardı. Günümüzde kimi düşüncelere ve liderlere de aynı bağlılığı sağlamıyor muyuz? Bir fikirler ve düşünceler yumağına mahkum kalmak ve kendimizi buna karşılık özgür birey olarak modern topluma adapte etmek. Bu yumağı farklı eylem ve söylemlerle yinelemek, üretmek her defasında… Özne-olanın hayaleti üzerinden de geçerlidir bu. Bu hayalet temsil edilenin, temsil ettiği değerler üzerinden kutsanması, bu değerlerin bizi ilerici, ve kimliğimizi onaması ve olumlamasından hayaletin kutsallaşması. Bunlarla beraber kitlelerin kültürel kodlarını oluşturup bu olguya doğal toplumsal örgüttür denmesi (yanılsaması)… belirli bir alanda(kimin niçin belirlediği önemli burada )zihinlere sınırlı ve kalın çizgilerle yerini ve yurdunu, kimliğini ve aidiyetini gösterme çabası… Ulusla milletle dinle ideolojiyle, temsillerinin rehberliği ve yapısını ve objektif tarihini bilmediği bir yumağı rehber edinmesi… Sahibi olduğumuz şey midir bunlar yoksa sahiplerimiz mi?

Birey olamayan kendine ait olmayan yüzlerce sıfat edinebilir, bir futbol takımını tutar gibi farklı liderlere, ideolojilere bağlanabiliyor. Kendi olmayan, kendi olmayan her şeyin içerisine nüfuz etme çabasında. Çünkü ancak bu ölçütte birey kimliğini kazanıyor. Bu kimlik sanrısı, onları var edip toplum içerisinde hem nesnel hem de düşünsel bir anlamda ve alanda var kılıyor. Parti’nin topluma-yığınlara- öfke, nefret, denetleme, düşündürmeme gibi aygıtlarla bunu sağlıyabiliyor. Aslında düşünmeyi ve duygulanımları yönlendiriyor. Sonucunu bildiğiniz olumsuz bir edime başvurmazsınız. Ne olacağını bildiğiniz ne olacağını tahmin ettiğiniz ölçüde davranışlarınız ve düşünceleriniz biçimlendirilmekte. Bu denetim toplumunda çocuklar, anne babalarını düşünce suçu işlediklerinde, düşünce polisine ihbar etmekte. Öyle ki çocuklar bunun bir ödülle, toplum tarafından onaylanması, kutsanmasıyla içselleştirilmesine yol açıyor. Anne babalarını gizli gizli dinleyebiliyor, şüphelendikleri birini takip edebiliyorlar.

‘’ İki Dakika Nefret gibi yöntemlerle dışarıya yöneltip giderilir ve kuşkucu ya da asi bir kişilik yaratabilecek kuruntular genç yaşlarda aşılanan iç disiplinle yok edilir.’’

Bu yöntem içinizde ki nefreti, öfkeyi. Partiye değil de sizi yaratılan belki var olmayan bir imgeye(düşmana, haine) karşı kanalize edilir. Böylelikle olumsuz duygulanımlarınız denetim altına alınır. Burada yapılan inceleme roman karakterlerinin olaylarından ziyade, bile isteye Orwell’in yarattığı distopyanın içerisindeki iktidarın kullandığı aygıtların(dil, toplum, söylem, öz denetim, denetim) farklı eser ve kaynaklarla ilişkilendirip günümüzde ki modern dünyanın bu  referans ve kaynaklarla açıklanması oldu.

Kitabı okuyan birinin incelemek isteyeceği bir metin oldu. Elbette Smith’in bilincinin farkına varması, ölümüne yol açacak bir not defteriyle bilinç dışı bir istemle var olan düzene karşı çıkma dürtüsü, Kardeşler örgütüne zamanla sempati duyması, Julia adlı kadınla cinsel ve duygusal ilişkisi, Parti’nin cinselliği bile denetim altına alması, O’Brien adlı karakterle karşılaşması Emanuel Goldstein’in Kardeşler birliğine katılması ve belki de unutulan en önemli kısımlardan biri de; Düşünce polisi olan O’Brien’ın aslında İç Parti üyesinin ve düşünce suçlularını işkenceyle terbiye edip tekrardan topluma kazandırması ya da illa terbiye ettikten sonra öldürmesi, Winston’un Kardeşliğe katıldığını sanarak özgürlük için O’ Brien’ın  içinde olduğunu sandığı Kardeşlik için adam, kadın, çocuk demeden öldürmeyi kabul etmesi, katliamlar yapmayı onaylaması, kardeşliğin verdiği her emre koşulsuz şekilde uymayı göze alması, şimdiki kimliğinden grubundan başka bir kimliğe geçiş… Asıl can alıcı olaylardan biri de bu oldu benim için.

Yaşadığı düzene ve otoriteye karşı çıkan bir örgütün daha insancıl eylemlerle direniş göstermesini bekliyorsunuz. Buna karşılık umutlanıyorsunuz. Ya da bir direniş gerçekleşecekse bu mutlak otoriteye karşı bir saldırı olmasını bekliyorsunuz bunun kaçınılmaz olduğunu hayal de ediyorsunuz. Bunu insanlık dışı yönetimin ve denetimin sahibi olan partinin üyelerine karşı olmasını en fazla beklersiniz ama Kardeşler Örgütü adı verilen bu yapının böyle istemlerde bulunması sizde de bu örgütün kesinlikle hayali olabileceği ve düşünce suçlularını sinsice yakalamaya çalıştığı bir proje olduğu aklınıza getirdi mi? Onları terbiye etmek, öldürmek ve sindirmek üzerine kurulu bir Parti stratejisi olduğu fikrini uyandırdı o an ben de.  Ya da Orwell, özgürlük için yapılan girişimlere devrimlere karşı bir gönderme de yapmış olabilir. 1789’ da burjuvanın işçi sınıfıyla birleşip monarşiyi yıkması ve burjuvanın iktidarı yine ele geçirip proleteryanın hakkını alamaması zamanla ancak küçük burjuvalara dönüşmesi, ya da Stalin diktatörlüğü… On binlerce yüz binlerce insanın katli, devrim ve eşitlik adına yapıldı…

 ‘’ Kimse devrimi korumak için diktatörlük kurmaz, diktatörlük kurmak için devrim yapar.’’ Romanı bu kadar geç okuduğuma gerçekten pişmanım. Bu kadar sürükleyici, uyarıcı, sizi olayların içerisine çeken ve aslında okuduğunuz şeyin gerçekliğini günümüz yaşamın kendisinde olduğunu hissettiren, sizi beklenmeyen hadiselerle karşılaştıran şaşırtıcı bir roman oldu. 1984 distopya türünün ölümsüzlerinden.

 

Uğurcan Kaçmaz

Yalnız akış var beni devindiren, beni yolcu yapan bu dikenli yol üstünde. Bir tanım yok adımın altında, bu adın altında yatan gerçeğin peşindeyim lakin bulunacak ve tamamlanacak bir şey değil bu; beni ben yapan doğrular ve gerçek diyemeyeceğim gerçekler...

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: