Alan / Edebiyat / Yayılış

1

                 Edebiyatı bir alan gibi düşünebiliriz, başlangıcı ve sonu hiçbir zaman gelmeyecek. Hatta “köksapsal yayılmadan” bile söz edebiliriz bence bu noktada. Ortadan (o ortayı imgeleyecek bir çok duyguyu, eşyayı düşünebiliriz ve bu eşyaları Yeni Sahne’de olduğu gibi vahşete kurban edebiliriz) ötelere ve ötekilere ulaşan bu dinamikliğin bireyi nasıl özgürleştireceğini, bireyin mühürlemek zorunda kaldığı kapıyı parçalayacağını sizler de tahmin edebilirsiniz. Böylesine bir Gerçeğin en başından beri oluş olduğunun farkındayız. Bu oluşun şekillenişi fakat ne yazık ki, egemen sınıflarca zehirlendi, çarpıtıldı. Bu sonsuzluğu yani bu politik sonsuzluğu salonlara, mezar taşlarına, küçük salonlara, insansız apartmanlara mahkum ettiler. Bu mahkumiyetin üzerine bir iki tane de gelenek yahut esrarlı söz eklediklerinde de sonuç ya beliren bir Yunan heykeliydi (Zeus tabi ki) ya da kırılmış bir divan. Ama edebiyat ne kadar “özgür olmayan” üzerinden hayal edilirse edilsin kendisini bir şekilde “köklerce yayılan” olarak yansıtır. Yunan heykellerine sıkıştırılmış anlatıları, ağaç olmamak üzere parçalayan bir çok anlatı mevcuttur yahut divanı yerinden söken. Edebiyatın mahkumiyet olarak yansıtılması monolitikleşmesi gibi durumların yok oluşlarına hala sabit değiliz fakat bir Gerçeğin farkındayız ve bu olanın bizleri bambaşka yerlere sürükleyeceğini, sonunu bilmediğimiz bir yolculuğa savuracağını biliyoruz. Orta noktanın hayalini belki de kurmak zorunda değiliz, fakat bu çelişme olur ki buradaki orta nokta mutlak değildir şekillenir heykel kilini düşünebiliriz.

 

2

                 Yunan heykelinin görünüşü nasıldı peki? Bu heykelin kime ait olduğunu az çok tahmin edebiliriz, fakat bizler; inanıyorum ki, o korkuluğu betimlemeliyiz. Homeros iyi bir heykeltıraştır bence. Mermere iyi şekil verir. Bu şeklin ayrıntılarını şöyle sıralayabiliriz:

1)Erkek
2)Kaslı
3)Elleri savaşı öneren.
4)Kolları ileriye odaklanan
5)Sakallı
6)Saçları kıvırcık ama ötekinin kıvırcıklığından farklı. “Düzenli” kıvırcıklık diyelim buna.

                 Sıraladık değil mi ayrıntıları? Evet. Bu görüntünün “köksapla alakasız” olduğunu da söyleyebiliriz. Fakat bu görüntü asıl olan değildir, bu görüntü her şeyden önce “köksapın doğasına” aykırıdır (Not: Doğa kavramını egemenlerin kullandığı gibi düşünmedim.). Biçim vardır. Biçimi olan mahkumdur. Oysa asıl akış bir biçime ait olamaz. Heraklitos’un “Aynı nehirde iki kere yıkanılmaz” (yahut her şey akar hiçbir şey durmaz.) söylemi bence bu bahsetmekte olduğumuz durumu mükemmel bir biçimde betimliyor. Aynı olamayacak bir olguyu kaba sıkıştırmak gibi bir durum söz konusu. Sıkışan kendine bir çatlak bulacaktır elbet, kaldırım taşlarının arasından yükselen bir beyaz karanfil, kardelen gibi.

                 Her şeyin çatırdağına artık daha yakından şahitlik ediyoruz. Bu parçalanan heykel de durumu özetler gibi. Homeros isimli heykeltıraşın önceki heykelini başka bir biçimde işleyip onu Odysseus’a dönüştürmesi de boşuna değildir. Odysseus’un heykeli ile Aklieus’un arasındaki farklar bile bizlere gerçeği gösterir. Artık kahraman/heykel kendini doğrudan düşmana savuramaz, onuru için savaşamaz. Artık ikinci heykelin düşündüğü şey sadece faydadır. Ben bu durumda heykeltıraşımızın kökten çok kısmi de olsa pay aldığını düşünüyorum. Kökü görmüş ve karakterinin kurgusunu başka bir biçimde ele almış ama kendisinin de dediği gibi hala bir biçimi korumak söz konusudur. İlyada ile Odysseus’un arasındaki fark budur.

 

3

                 Divan için heykelleşmiş bir imge yahut şahsiyet kullanmanın çok doğru olmayacağını düşündüm. O yüzden Divanı yine kendisi ile imgelemeyi doğru buldum. Bir gelenek olarak divan, yaklaşım olarak divan heykele bağlı değildir. Ama köksap ta değildir. Kendisinin ulaşmak istediği, varmayı arzuladığı bir nokta mevcuttur. Bu nokta minörün acısıdır. Acı çeken acı çekişi ile kahramandır. Zafersiz olandır. Bunu köksapsal olarak değerlendiremeyiz çünkü bu durumda yine bir mahkumiyet söz konusudur. Acı çekmeye mahkum olmak söz konusudur bu da görünmez bir puta adanmışlığa düşer. Görünürlük meselesi heykeldeki gibi değildir fakat görüntünün yine daha belirsiz hatları vardır. Bu hatları ‘kendilerinin iyileri’ olarak düşünebiliriz. Sınırlanış çizgidir. Çizgi sınırlanış. Homeros gibi bir heykeltıraşın durumundan başka bir bölgeleştirmeden söz edebiliriz. Buradaki bölgenin bükümü, sökümü daha kolaydır ve daha rahat yayılır. Daha “kıvrak” diyelim kısacası. Acı ile birlikte kıvrılan sözde özne, bölgeye varınca özneleşir. Bölge acıyla şekillenir, arzu bölgesine evrilir. Retorikle eğilebilecek bir yüzeyin üzerindeki hareket basittir. Biçimsiz ama özgür olmayan bir biçim olmayan biçimdir olan. Biçime hakim olan objeler ve mekanlar vardır. Esneme, esneyenle sınırlıdır yani. Bunun gibi “pratik” bir söylem “söyleminin tekliğini” gizler, sınırlarını arka odaya saklar. Sınırlar, köksap olmama hala ona hakimdir.

 

4

                 Heykeltıraşın ellerine ve sunduğu forma öykünenlerin de bir alan oluşturacağını hepimiz düşündük herhalde ki gözlerini kağıdın ayrıntılarında gezdirmek, kelimeleri anlamlandırmak kavrayışların en etkin, en özneye yakın olanıdır. Heykelin parçalarını çalarken hiç kimse onlara bağırmadı, haykıranlar yahut yahutlayanlar. Arzu bölgesini inşa ettiklerinde söylemlerini yani edebiyat olan nitelendirdikleri söz kalabalıklarını daha kendi kişisel çıkarlarına dönüştüreceklerini anladılar. Bu anlayış Gerçekliğe dönüşmedi fakat gerçek olana yakınlaştı. Divandan farklı olarak onlarda yine ikonolojiklik söz konusu. Meryem’dir, beyaz İsa’dır. Yani ikonsuzluk heykeltıraş Homeros’tan gelenler için, belki de onların talihsizliği, imkansızdır. Divandaki soyutlanış burada tam olarak gerçekleşemez. Yarı soyutlanış diye isimlendirebiliriz bu durumu. Yarımı tam olarak ikondan kurtulamama durumu olarak ele alalım en ideali.

 

5

                 Karşıt olanları, karşıtlık ifade eden ifadeleri yukarıda ele almaya çalıştık. Bu ele alışın bizlere sunduğu verilerle yola çıkıp, ki bilgi bir olandır ve biz olana karşı direniş göstermeye çalışıyoruz, ne gibi söylemler geliştirebiliriz? Öncelikle heykellerin tam olarak yok olmadığı yahut divanın yeraltına gömülmediğinin farkına varmalıyız. Böylesine bir özgürleşmeden ne yazık ki tam olarak söz edemeyiz. Akışın, köksapsal yayılışın daha belirginleştiği durumunu hissediyoruz fakat bizler, okuyucu yahut metin olarak, kavradığımızın ötesine varamıyoruz. Heykeller parçalarca birikiyor, divan sayfaları zemine saçılmış. Alan sürekli genişlemekte. Alanın genişlemesi hatların yokluğunu gösteremiyor fakat. Heykel ve divan söylemlerini bir şekilde ayakta tutabiliyor ancak bu “egemen yansıması olarak gerçekleştirilen direniş” artık mutlakiyet algısı taşımıyor. Diyalogları hayatta kalmak için kullanan bir bilgeyi düşünebiliriz bence artık. Bilgenin bile olmadığının da farkındayız, çünkü bilge çağa ait olan bir inşaadır ve bu  artık alan bırakacak hiçbir yaklaşım etkin değildir, aktüel değildir. Fakat bu genişlemeyi “köksapı görmek” olarak değerlendirmemeliyiz. Hala parçalar, yarı demokratik formlarda kendini var ediyor. Oysa, özne okurun, alevleriyle kendini oluşa kurban etmek isteyen kişi, cebine gizlediği bıçakları çıkarıp, kollarında gezinen geçmiş ayrıntılarını kanata kanata imletmelidir. Amaç yok. Kelle “betimlenmiş ileriye” doğru ilerlemeyecek. Doğru yok. Tarihin oluşu olmak uğruna kımıldıyoruz. Her şeyin oluş olmak üzere olduğu bir patikada yürüyoruz. Uçların, ikilenmediği, süreklileşen bir tecrübenin kıvılcımlarını, edebiyat dediğimiz ceketin üzerine saçacağız.

 

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: