Anneciğim ve Mesleğim

 

 

Yaşı elliye dayanmış bir adamım. Aylak aylak yürümeyi, simidimi martılarla paylaşmayı, çay demlemeyi, kitap ciltlemeyi, tütün sarmayı, kedilerimle uyumayı, insanları seyretmeyi, bedava sergi ve tiyatrolara gitmeyi severim. Evet bedava sergi ve tiyatrolar. Aslında bedava olmayanlarını da severim, lâkin uzaktan. Çünkü, ben para kazanmıyorum.
Kuzguncuk’ta, dedemden kalma eski, küçük bir konakta, söylediklerini iki dakika içinde unutup defalarca tekrar eden, beni bir yabancı zanneden anneciğimle yaşıyoruz. Kendisi, emekli edebiyat öğretmenidir. Evin içinde kalem eteği ve fuları ile dolaşır daima. Küçük konağımızı saray, kendini de sarayın sultânı sanıyor. Adı Mihrümâh. Hayır, Mihrimah değil efendim, Mihrümâh. Kendisinin emekli maaşıyla geçiniriz.
Altı kedimiz var. İkisi dişi, dördü erkek. Erkeklerin üçü yeni doğdu, on günlükler henüz. Vera, Nâzım’dan hamileydi. Onların yavruları yeni doğanlar. Diğer dişinin ismi Tezer. Önceki sahibi tarafından kısırlaştırılmıştı. Diğer kedilerden ayrı, yalnız takılıyor genelde. Yeni doğanların isimleri sırasıyla: Dosto, Barış ve Bulut. Dosto’nun isim anası Mihrümâh Sultan’dır. “Dostoyevski” demek kendilerine zor geldiği için “Dosto” demeyi tercih etti.
Benim adım mı? Canım ne gereği var şimdi adımın? Barışa, okumaya, sevgiye susamış, elli yaşlarında bir insanım işte. Evet, sevgiye aç, sevgiye susuzum ben. Sâhi, neydi karşılıksız sevgi? Anneciğim, lokum ve şarap aldığım zamanlarda sever beni. Kedilerim, yemeklerini verdiğimde sırnaşırlar bana. Ben; sakalları ağarmış bir adam, daha önce hiç sevilmemiş, saçı hiç okşanmamış, burnuna hiç öpücük kondurulmamış…
Her neyse efendim, konumuz bu değil. Sâhi, konumuz ne? Konumuzu anımsayamadığıma göre, anneciğimin emekli maaşını çekmeye gittiğim günü anlatayım sizlere. Sakallarımı taradım, keten pantolonumun üzerine ceketimi giyindim, yeni boyadığım ayakkabılarımı da ayağıma geçirdim, tuttum bankanın yolunu.Takım elbiseli amcaların ardına kuyruğa girdim ben de. Kuyrukta, Behçet Bey amcayla karşılaştık. Nitekim kendisiyle bu kuyrukta tanışmıştık iki ay evvel. Emekli maliye memuru olan Behçet Bey amca, tam bir İstanbul beyefendisidir. Yedi göbekten doğma büyüme Üsküdarlıdır. Kendilerinin yaşı da seksen civarıdır.
Maaşları çektikten sonra az ilerideki mahalle kahvesine gidip hoşbeş etmeye karar verdik. Elinde bastonu, başında fötr şapkası, üzerinde takım elbisesi, cebinde köstekli saatiyle Behçet Bey amca bu yaşında dahi yakışıklılığından ödün vermemişti. Ağır adımlarla kahvehaneye vardık. Dışarıdaki masalardan birine oturduk. Behçet Bey amca sade Türk kahvesi istedi, ben de bir demli çay. Tütünümü sardım çayım gelene kadar, Behçet Bey amca da piposunu çıkardı.
Bir süre sonra durup uzun uzun yüzüme baktı.
-“Kaç zamandır ahbâbız seninle, hiç sormadım. Sâhi, ne iş yaparsın sen?” Diye sordu.
-“Okuyorum.” Dedim
-“Evlâdım ne iş yaptığını soruyorum, mesleğini yani. Talebe misin yoksa bu yaşta?” Dedi. Bunu söylerken bastonunun üzerindeki eli titremişti.
Tekrar “Okuyorum.” dedim.
Sinirlendi, -“Tövbeestağfurullah, bunca zaman bir serseriyle ahbaplık etmişim.” Diyerek ayağa kalktı ve yavaşça çıktı kahvehaneden.
Ne iş yaptığımı sormuştu; okumaktan başka iş bilmezdim ben, bunu ona söyleyemedim.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: