Antik Yunan’da Tiyatro(Tragedya)

Tiyatro hakkında ki ilk kuramsal görüşler Antik Yunan‘da öne sürülmüştür diyebiliriz. Daha doğrusu Antik Yunan düşüncesinde. Antik Yunan uygarlığının düşünürlerini izleyen Klasik Çağ düşünürleri, metafiziği, toplumu ve insanı yöneten yasaları; sistematik biçimde ele alırken ‘güzel’ –eros– kavramına ve sanata da eğilmişlerdir.

Bu çağın düşünürleri toplumu eğitmesi açısından sonra da estetik kaygı/duygulanım yaratması açısından sanatı ele almışlardır. Platon(d. M.Ö. 427 – ö. M.Ö. 347) eserlerinde -sistemli olmasa da- sanat ve tiyatro sanatı konusuna yer verdi. Fakat tiyatro konusunda ilk sistemli düşünce eseri, Poetika olmuştur. Poetika’da sanatlar ( şiir sanatı) sınıflandırılmış ve özellikle tragedya türü üzerinde durulmuştur. Bu türün tanımı yapılmış, özellikleri, bölümleri belirlenip destan türünden farkları nelerdir gösterilmiştir. Aristoteles bu konu hakkında ki düşüncelerini Antik Yunan’ın ünlü oyun yazarlarının eserlerinden yola çıkarak, bunlar üzerinden örnekler vererek açıklama yoluna gitmiştir. Brecht’e kadar tiyatro oyunları ve kuramları, Aristotelesçi yöntemin çerçevesi içinde ele alınmış, kuramcılar ve tiyatro yazarları bu eser doğrultusunda oyunlarını yazıp, eleştirip incelemiştir.

Platon döneminde elbette felsefesine bağlı olarak tragedyaya karşı olumsuz bir tavır almıştır. Hayatının ilk dönemlerinde yazınla ilgilenmiş olsa da daha sonra hocası olan Sokrates’in yönlendirmesiyle felsefeyle, siyasetle ilgilenmeye başlamıştır. Bu olumsuz tavrın sebebi bilindiği üzere Platon’un idea felsefesidir. Bu felsefenin ”ışığında” biraz indirgeyerek de olsa özetlersek; insanın yalnız iyi davranışları, erdemleri kendisine örnek alması gerektiğine inanır Platon. Platon’un varlık anlayışı bütün duyulur/görünür şeylerin, düşüncelerimizin ve kavramlarımızın, duyulan dünyanın ötesinde -aşkın- ve ondan bağımsız bir varlığa sahip bir gerçeklikle idealarla bağlantılı olduğu kabulüne dayanır. Örneklemelerle açıklarsak: Doğadaki tek tek tikel ağaçlara varlığını veren tek bir ağaç formu-ideası- vardır ve bu idea ağaç tikellerinden bağımsız bir varlığa sahip olandır. Bu, dünya üzerinde tüm duyulur şeyler için geçerlidir. Ama idealar, duyu organlarımızla kavrayabileceğimiz bir yapıda değildirler, sadece düşünce ile bilinebilir ve kavranabilirler. Bunun için Platon mağara alegorisi ile açıklamaya çalışmıştır. Sanata ve sanatçılara- ozanlar, şairler- karşı olumsuz bir tavır sergilemiştir kendi felsefesi içinde, onların tanrı esini dışında yazamayan,-musa perileri- hiçbir şey bilmeyen şairlerin bu edimlerine ve yapıtlarına karşı olumsuz bir yaklaşım gütmüştür. Platon insanın. toplumun; tragedya ve komedya oyunlarının insanlar üzerinde iyi diyemeyeceği toplum için ruhsal, düşünsel açıdan kötü bir biçimde etkilendiğine inanıyordu. Komedya izlerken gülen, eğlenen insanların toplum içinde böyle bir davranışı kabul etmeyip hor görürken, tragedya izlerken ağlayan koca koca erkeklerin normal hayat içinde öylesine davranışlardan utanmaları halinde bu seyirlik yerlerinde bunların olmasını, insanın aklını ve ruhunu zehirlediğini öne sürmüştür, devletin ve insanların bekası için bu oyunlara sansür gelmesi fikrini de o ortaya koymuştu. Bu seyir ve okumaları onları gerçekten uzaklaştırıp, mantıkla hareket etme yeteneğini kaybetmesi olarak görmüştür. Fakat daha sonra Platon, ne söylese de insanların yine de tiyatroya gittiklerini, bunlara zaman ayırdıklarını görmesiyle kafasında ki devlet ve sanat anlayışı konusunda biraz daha ılımlı hale gelmiştir. –Şölen adlı yapıtında da- tiyatronun toplumun eğiticiliğine, güzel ahlakı ve aklın yoluyla doğruyu göstermesi şartı ile şiir sanatlarına görev yükleyerek izlenebileceğini öne sürerken bunun dışında kilere sansür uygulanmasını istemiştir.

Öğrencisi Aristoteles ise kendi felsesine bağlı olarak bunun aksine şiir sanatına karşı daha olumlu yaklaşmıştır. Platon’un fikirlerine karşılık Poetika’nın alt metnine baktığımızda; tragedyanın kathartik etkisiyle, mim öğesiyle  devletin ve toplumun leyhine olan bir deneme olarak kaleme aldığını da söyleyebiliriz. Tabi yalnız bu kadarla kaldığını söyleyip Aristoteles’e haksızlık etmiş oluruz. O asırları deviren bir tiyatro anlayışının temellerini bu eserle atmıştır. Tragedya’nın görevini, ödevini, araçlarını detaylı biçimde anlatmasıyla güçlü bir eser bırakmıştır ardında.

Antik Yunan uygarlığının İ.Ö V ve IV. yüzyıllarını kapsayan Klasik Çağı, sanat ve kültür açısından en parlak dönemi olduğunu  söyleyebiliriz. Tragedya ve komedya türlerinde ki en büyük ve ünlü eserler bu dönemde yazılmıştır. Bu sanatın Atina’da gelişmesinin en önemli nedenlerinden biri Yunan dünyasının kültür merkezi olması ve her yönden refaha kavuşmasıdır. O zaman da Atina’da ki  zenginlik Pers savaşlarından sonra gelişmiş ticaretle gelmiştir. Kendi açımdan baktığımda en önemli nedenler arasında gördüğüm; tragedya ve komedyanın böylesine olağanüstü bir gelişimin nedeni; toplum içinde birbirinden farklı, birbiriyle çelişen değer yargılarının, fikirlerin bir arada olmasıdır. Çoksesliliğin, farklılığın olduğu bir yerde Antik Yunan Altın Çağı’nı yaşamıştır. Tiyatro sanatına özgü bu karşıt çatışmalardan gelişip, toplumsal çelişkilerden hız aldığını da son olarak ekleyelim…

Tragedya kavramına gelirsek; Arkaik Çağ- güzel sanatlarda klasik çağ öncesinde kalan- sayılan İ.Ö VII. ve VI. yüzyıllarda şarap tanrısı Dionysos onuruna yapılan törenlerde söylenmiş dithirambos şarkılarından doğduğu varsayılır. Bu varsayım Aristoteles tarafından da dile getirilir. Koro şarkılarında söyleyen insanlar, Dionysos’un kutsal hayvanı olan teke(tragos) kılığına giriyor, şarkılar söyleyip, kaba saba danslar yapıyorlardı. Giderek belli biçem kalıplarına göre yazılmaya ve şiirsel bir özellik kazanan bu koro şarkılarına konuşan kişi yani hipokrites (yanıt veren) eklenince tiyatronun dialog çekirdeği oluşmuş oluyor. Aiskhylos zamanına kadar  yalnız bir oyuncu ile gerçekleştirilen oyunların yerine, ikinci oyuncuyu da eserlerine katarak dialog önem kazanmıştır.

Daha sonra Sophokles’in de oyuncu sayısını artırması ve sahne düzenini oluşturması, dilin daha çok günlük dile yaklaşmasıyla tragedya, dinden bağımsız bir sanat türü haline gelmiştir. 

Yunanca teke; tragos kelimesi ile şarkı anlamına gelen aoide kelimelerinin birleşmesiyle de konuşmalı şarkı olan tragoidia(tragedya) adını aldı dinsel törenlerin bir uzantısı olmaktan çıkıp bir sanat gösterisine dönüştü. Komedyanınsa Dionysos için düzenlenen bağbozum törenlerinden doğduğu varsayılmaktadır. Bolluğu, üremeyi kutsayan ve köylerde yapılan halk geçit törenlerine komos deniliyordu. Bu eğlenceli törenlerde yapılan açık saçık taklitlerin sonucu düzenli bir biçim kazanması komedyayı oluşturmuştur. Bu yine yakın okumalardan yola çıkarak yapılan bir rivayet olmakla birlikte en sağlam görüşlerden biridir. Poetika’da komedyanın üstün körü bir açıklaması olsa da Aristoteles kitabın başında daha sonra bu şiir türünü ele alacağını söylemiştir ama kitabın eksik kısımlarından dolayı bunu bilemiyoruz…

Son olarak tragedya yarışmalarından bahsedelim. Bu yarışmaları Dionysos şenliklerinde başlatan ”Kültürün ve Sanatın Koruyucusu” olarak anılan Peisistratus başlatmıştır.  Bu yüzyılın oyunlarından yalnız bir bölümü günümüze kadar ulaşmıştır. Aiskhloys, Sophokles, Euripides gibi tragedya, Aristophanes gibi komedya yazarları yetişmiştir. Bu dönemin ve tiyatronun babası olarak anılan Aiskhloys’un Zincire Vurulmuş Promethues’u okumanızı kesinlikle tavsiye ederim.

Görüldüğü gibi Antik Yunan tiyatro dönemi, düşüncesi; tarihinin genetik dokusuna kadar inilmedikçe, onu dönemin siyaseti, felsefesi, sosyolojik unsurları, sanat ve din anlayışıyla beraber okumadan anlamak mümkün değildir.

Uğurcan Kaçmaz

 

Kaynak: Sevda Şener- Dünden Bugüne Tiyatro Düşüncesi 

Yalnız akış var beni devindiren, beni yolcu yapan bu dikenli yol üstünde. Bir tanım yok adımın altında, bu adın altında yatan gerçeğin peşindeyim lakin bulunacak ve tamamlanacak bir şey değil bu; beni ben yapan doğrular ve gerçek diyemeyeceğim gerçekler...

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: