ATALEŞİN ANATOMİSİ

Günlerden perçarşamtesi saat her zaman ki gibi, gibi… Zaman kadar gerçek ve onun kadar kayıtsız ne var yeryüzünde merak ediyor insan/sar. Beni çamurdan var eden aşkın bir yokluğa sesleniyorum sesimi duyamazken. Beni bu balçığın içine hapsettiği için, yücelerin düşmanı olanların arasında yer almadan yolumu çizmeye çaba sarf ediyorum. Sadece çaba mı, eylemlerimi bile düşümden önce sarf ediyorum yoluma. Kaçış yoluma. Yoluma çıkanlara; artıklarımı sunuyorum, yalnız bir beyne sahipken öznelliğim ve aşkınlığım arasında bir seçim yapmam gerekmekte, onlara “usa” fazla gelen aşkının artıklarını vaad ediyorum, ki ancak öyle yargılayabilsinler, bende ondan sonra haklı çıkarabileyim kendimi kendimden.Tuzağım budur insansarlara karşı. Böylelikle görebileyim kuşku duymadan acısız aldıkları sidikli kararlarına. O kararlar ağızdan ağıza kulaktan kulağa temeli olmayan mutlak bir inanca ve dağ gibi kımıldamayan değerlerince alınır. Görüyorsunuz, gözlerim düşüyor çukurlarımdan, çukurlarımdan kelimeler kavramları zamansızlaştırıyor. Başarısız bir sonuç zinciriyle karşı karşıyayım. Anlardan oluşan pek çok hayatı taşırıyor avuçlarım ölgün hayatımdan.

Beni bir kavramdan bir boşluğa sürükleyen bu kaçış arasında tepinmekteyim. Bir mekan adı, bir ad, bir zaman dilimi sonsuzluklardan. Yok. Benden öncesi duvarlara aitti, duvarlar düzenin çarkına. ÇARK işler durur, durişler. O hep vardı, zamandan önce zamandan sonra.

Dilimin sağlamasını arzu ettiğim bir kolaylık yaratmak mı? Yoksa ondan öç mü almalı… Neyin öçü bu biliyor musunuz? Bu kendimden alacağım, yine kendime ekleyeceğim bir hastalığın tekrarı. Kendi anatomim üzerinden işe başlamalı, işe; dili kanatmakla başlamalı. Göbeğe ve kıçımın yağlarıyla ve onu kaplayan bokun havaya karıştığı kısımları ayıklamalı. İşe başlamadan önce elbette istavroz çıkarmalı, yahut beslenme çekmeli doymak için toynaklarca besleme de olabilir. Tüm bunlar çıkarılmalı yani(!) bence öğretildiği gibi yapmalı bir üstün olanın inayeti olmalı illa üzerimizdeki bokumuzdan korunabilelim, hasta ettiğinde biz bizleri cinlerimizi camdan kavonazlara koyup Heraklit’in deresine savurarak onu akışa bertaraf etmeli. Neyin kavonuzu bu bilir misiniz DURMALISIN durmak için zaten savurmam lazım, DURMALISIN verilen bir sır açıklanmamalı babadan oğula kalmalı, ama ben yalnız atamdan aldığım direkleri görüyorum emirlerle inşa edilmiş bir dilin kalıplarını sadece, her biri boğazıma bayraklarla yapışan.

Tarif:

Ata-leşimin bir icadıdır camcin kavanozlar, gizli ilim derler buna. Bu her biri farklı kabilelerden olan bokateş cinlerini cincam kavanozlara ‘uygun’ biçimde( anlatıcam bunu) sokunca onlardan arınırmış ruh-beden. Bunu herkes yapamaz sır herkese verilmez ve inanmazsanız bile saygı göstermeli ama inanmazsanız biliriz salaksınız!

Şöyle etkileri de varmış; boklarımızı kavonaza soktuktan sonra organlarımız ve ruhumuz aşkın olanın aşkına daha bir yakın ona daha bir albenili olurmuş işte anlasanıza. Akordu bozuk eti yerken duyamazlar sesimizi imanlılar. Bu bir çöpçatanlık gibi geldi bana tanrı ile yapılan ya da metafiziğin savaş sanatı. Anladınız mı evet bakın bizim evin kavanozları küçüktür ama büyük bokcinlerin hasta varlıklarını  sığdırabileceğimiz bir büyüklüktedir. Ne kadar ilginç ve ne kadar cüzzamlı bir ayin. Atam, cin yakıyor! Hem de cüzzamlıyken zihnini örten kısımlar, göremediği cinleri bizde görüyor. Metafiziğin katharsisini bulmuştur o bir nevi. Cinleriniz var ise adlarını buluruz bu buluş inayetle gelir fısıltılı kulağa sonra yazarız kağıtlara kan kırmızı kalemle adını  bokcinlerin, harflerin çevresini kuşatırız Süleyman’ın mühründen kuvvetlidir halkalar, tutsak eder görünen zavallı zihniyetin görünmeyen varlığını. Böylelikle hareket etmeksizin köklensin metafizik dünyadan şeylerin dünyasına , dahil olmasın yeryüzünde tapınan bedenimizin kutsallığına o beden ki daha yakındır şah damarına aşkınımızın. Sonra atam sirke katar ve yaktığı sigara külleriyle kavanozu çalkalar kutsal gökten inen kelamların farklı sayıda okumalarıyla onları yakarız, tam bir ayin havasıdır tüm bu olanlar. Bokcin yanar ve siz temizsinizdir. Ama bir şey var ki günlerin ahına bulaşmamalısınız günah da denilir buna. Ah etmemek için ve tekrar bokcinler musallat olmasınlar diye bedene/ruha ve eylemlerinize tabii, günü gün etmeyin.

Distopik metafiziğin dünyasını düşünün. Barbekü sofrasında Tanrı’nın köftesi olmak isteyen bir salak var mı şu cihanda? İnanın, ahlakın soy kütüğünü düşünmeden düşünün düşünün şüphe etmeden şüphe ederken bile iman edin inanın inayete inanmazsanız saygı duyun çünkü bunlar ataleşlerin büyük sözleridir söz uçmaz artık, atanın yazıları okurlarını putlaştırır.

Beni var etmeyen her şey anlamlaşıyor bu yeryüzünde bu anlamsızlıklar silsilesi içerisinde kuşku duymadan boğulup gidiyorum. Daha doğrusu gidemiyorum çizikler arasında yarıklara düşüyorum…

Tarifsiz:

Gürültüler var bunlar içerisinde. Sen yoksun. Ama her yerden çıkıyorsun,  seni geçen 19. yüzyılın Munch’unda görmüşler, güneş aymış o zaman ay da koca bir ağızmış yanacıklarına kondurduğum. Seni de arındırmak lazım, biliyorsun ben bir oyuncu olacağım “Mantık”lı bir arınma bu da, bunda arındığını bilmek yetiyor ama kendini bilmen değil. Sadece sana ait olmayan ahlakı bil, ucuz iyiliği, damarlarında kan diye dolaşan zehrini akıtmak istediğim erdemi ve direnmeyi arzularken yalnız uyumlu olmalısın ÇARKA. Gel, o betimlenen saflığı beraber yaşayalım bu zorladır ama şüphesiz ama saygı duyarak sevgi ile.

Sakallarım solucandan oluşlara varıyor çünkü balçıktanımdır ve sakallarımdan çıkmalı solucanlar, ağzı ve kıçı aynı çıkışta sakallarımın, ağzımdan bana istediğiniz tohumları ekebilirsiniz düzendaşlarım, hep beraber marşlar okuyalım hadi, ben bir kimsesizliğin kimliksiziğiyim beni toprağa bağlayan kıtalar okuyun o zaman. Kıçımdan bir soy ağacı çıksın dallanıp işlenebileyim köklerinize. Ben var ya ben ne cam cin kavanozlar kırdım derelerde. Ki akan zaman içinde bir cin varmış da, derenin aktığı yerde yok olurmuş çünkü onu aksın diye yakmış ataleşim. Onun fallusundan geliyorum ben de nefreti ve kafasının tasçılığı beraberimde, bunlar hep moleküler seviyede aktarıldı lakin balcık balcık akıyor beynimiye. Haklı adamlar nefretinde, onun etniği, asırlarca etçiler tarafından yenildi. Neymiş, pişmiş tavuğu herkes kertmiş biz de onları kartalım kart kurtlaşalım ve onların bokcinlerini sökmeden organlarına lanetler yağdıralım. Şu cin şiseler işte. Bundan sıkılacak kadar aptalsınız tekrarlarım ama korkmayın sevgiyle yaklaşın aşkın olanın aşkına. Yokluk sizi sadece aldatır yok diye bir şeyin varlığına ama sizden bizi rahatlatır ama ayrıştırır. Geldin şimdi seni gördüm. Kanımla, etimle, özü bozuk benimle seni ben besledim. Anılarımdan çıktın geldin, seni ben yaratıyorum şu an, an be an dudaklarından oluşlar düşmekte, kısırlaşmakta. Sen ‘ben’ kavramını doldururken ben sana ihanet ettim. Seni ağzımda kelime ederken anılarımızı deştim düzendaşlar içinde, deşmiştim ki öç alayım senden.

Gerçekten kavonazlara inandın mı sen de? Bu kadar mı avız kendimize bu kadar mı zavallıyız. Yüreğimi çamursuz sundum sana, aştım kendimi soydum etleri onu kendim yatırdım bıçağa ataleşlerden ayırdım, ayırdım ki göğüslerin süt versin yeni doğana o içsin seni tüketmeksizin sen ver hep tüketmeksizin. Ağzımda lapa gibi mektuplarım var kelimelerin her biri kılçık kılçık saplanıyor avurtlarıma.

Mektuplarım, yazıyorum halen ve onu zamansız bir an içinde postalıyacağım sana. Gözlerimden çukurlar akıyor dipsiz ve dar bir gerçeğin acısıyla. Bu ne demek bilirsin bir ataleşin sözüymuş senin de bana ettiğin; çelebi varmış koyunun olduğu yer de keçiye derlermiş  abdurrahman çelebi. Bunu duyan Çelebi Başı  koyunu yemiş ceset yemiş sonra insan yemiş talihsizce insan. Bok yemişti düpedüz çünkü varlık kokan yer bok kokardı. Çıkarılanlardan çıkmışım ben, bok boku yemiş bok boklamış BEN çarkın içine girmişim sonra bu döngüden kurtulmak kadar anlamsız bir silah bulmak için mürekkebe sarılmışım. Doğurabileyim sarıldığımla kendimi, kendimi doğradıktan sonra elbet. Ve en sonunda senin beyaz zambaktan bakışlarına layık olabileyim, en sonunda demek! Son olacaksam var diye bildiğim hiçliği yok etmez mi kelimeler… Gecenin hiçliğiyle var olan varlıkların fısıtıltılarıyla beraber sana kendi oluşumun kendini çizmek istiyorum. Ama inan çizilemeyen gündüzlerin şafağı da o kadar masum değil. Sana başka öykülerden yaratılar yaratıyorum, öznemi senin öznenle çoklaştırıyorum. Karşılığında ışığın gökten değil, gözlerin teninden gelsin istiyorum. Gecelerim sabaha batmakta onu çekmeye çalışan ellerim nasırlaştı. Kaybediyorum izini geçmişin, geleceğin ve şimdilerin akmayan derelerini derelerden bereket bekler gibi.

 

Yalnız akış var beni devindiren, beni yolcu yapan bu dikenli yol üstünde. Bir tanım yok adımın altında, bu adın altında yatan gerçeğin peşindeyim lakin bulunacak ve tamamlanacak bir şey değil bu; beni ben yapan doğrular ve gerçek diyemeyeceğim gerçekler...

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: