Bir Askerin Babasına Yazdığı Mektup- Ergür Altan

 

Canım Babam,

Sana şimdiye kadar hep “baba” diye hitap ettim. Seni hep sevdim, sana hep saygı duydum ama ilk kez bir mektupta “canım babam” diye seslenmek geldi içimden.

Bugün sevgilime ve anneme mektup yazdım önce. Güzel haberler verdim onlara; güzel ve uydurma haberler. “İyiyim” dedim, “her şey yolunda” dedim, “güvendeyim” dedim…
Bana bakınca üniforma, tüfek ve boylu boyunca yerde öylece yatıveren bir şehit görüyor siyasetçiler. Her canın eceliyle ölmek gibi bir hakkı var oysa; yaşlanarak, huzur içinde, sevdiklerimin yanında canımın çekilivermesini dilerdim…

Sen bana hiçbir zaman askerlik hatıralarını anlatmadın; ben de sormadım hiç ve biz baba-oğul birbirimizi çok iyi anladık. Askere gideceğim tarihi öğrendiğinde uzun uzun susmuştun. Annem, “ne oldu hayatım, iyi misin?” diye sormuştu sana. Dalgın dalgın bakmıştın. “Baba, neyin var?” dediğimde, biliyordum neyin olduğunu; kederin vardı, tedirginliğin , ürkekliğin… Aynı anda çıktık evden beraber; sen bir yöne gittin, ben bir yöne. Ayrı yönlerden kavuştu gözyaşlarımız bir akşamüstü rüzgarının ucuna tutunarak; bir oğulun gözyaşları, babasının gözyaşlarının içine süzülüverdi, benimkiler ılık, seninkiler ateşten daha sıcak…

Bugün askerliğimin ikinci ayını doldurdum. Ben de anlatmayacağım hatıralarımı sana. Atış talimlerimde hedefi özellikle tutturmuyorum mutfakta gün boyu patates soyabilmek için, -bunu bil yeter!- Sevgilisine rengarenk boya kalemleriyle şiirler yazan bir adamın eline silah verdiler; silah icat oldu, insanlık öldü baba. Biz bir avuç can, aşkla, vicdanla ve şiirle diriltmeye çabalıyoruz insanlığı. Silah ağır geliyor elime, benim elim kalem tutmalı oysa…

Cesur değil oğlun; cesaretten kasıtları –mümkünse ölüm makinesi olduktan sonra- ölmesi yirmi yaşındaki genç bir adamın ya da yaralanması, sakat kalması, gördüğü kabuslardan sabaha karşı çığlık çığlığa uyanması…Siyasetçilerin, medyanın ve yığınların cesaretten anladıkları bu ve senin oğlun çok korkak baba. Hatırladım şimdi, bir pazar sabahı, ailecek yaptığımız kahvaltıda demiştin ki, “sen cesursun oğlun; severken, özlerken, gülümserken cesursun ve ben gurur duyuyorum seninle…” Benden çok annem duygulanmıştı ve boynuna sarılıp ağlarken, “sen ne güzel adamsın, çocuğumuza cesareti sen aşıladın” diye fısıldamıştı…

Canım Babam,

Bizim aidiyet duygumuzda dünyanın bütün halkları, doğa ve evrenin bitimsizliği var. Vatanı vatan yapan candır; canı can yapan ise vicdandır. Vicdanımızda dalgalanıyor uçsuz bucaksız bir bayrak; dünyanın bütün bayraklarını içine içine bastırarak.

Bizim kutsalımız siyasetçiler, silah tüccarları, medya değil, bir bebek kokusu, bir çocuk gülüşü ve sevgiliye içten bir gülüşle hediye edilen mum çiçeğidir mesela.

Baba, babam, canım babam! Eğer ölürsem, -cesareti senden öğrenmiş bir oğul olarak-, bu mektuptan küçücük bir parça kopart, o parçayı bir mum çiçeğinin toprağına göm ve de ki sevgilime verirken, “bu mum çiçeğinde nice aşk şiirleri saklıdır kızım…”

Bir şeyler karaladım gece yarısı babam; -şimdi sabahın dördü-, ne karalasa senin ışığına doğru paylaşır oğlun, kalasın sağlıcakla…

Annen gibi mi bakarsın ağladığında
Baban gibi mi dalarsın yorulduğunda
Hanlar kilitli a canım, ölümlü yollar
Yarin gibi mi solarsın vurulduğunda…

Ergür Altan

BU İÇERİK BİR KONUK YAZAR TARAFINDAN ÜRETİLMİŞTİR. Yayınlanmasını istediğiniz eserlerinizi yenipapirus@gmail.com ‘a göndermeniz gerekmektedir. Editör onayından geçen eserler Yeni Papirüs okurlarına sunulacaktır.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: