Bir Köprü Oldu Dileklerim

 

Günün yorgunluğu her birine karakalemle yazılmışçasına karaydı kirpikleri… Kapatmış gözlerini, hiçbir omuz taşıyamaz derdimi dercesine kirli otobüs camına başını dayamış. Kulağında bir müzik, belli ki hafif hüzünlü, göz pınarları ürkek… Belki de hayatı kocaman bir gözyaşı deryası, kim bilir? Sorsam anlatır mı?  Anlatmaz, anlatamaz… Kelimeler nankör, cümleler riyakâr…

Usulca kaldırdı başını, müziğin sesini kıstı. Köprünün üzerinden geçmekte otobüs… ‘Suyun üstünde ne dilersen gerçek olur’ derdi babaannesi. Bu aynı dileği kaçıncı tekrar edişi? Yine de hafif araladı gözlerini, göremediği dalgaları selamladı ve diledi.

O mağrur bakışlarıyla kalabalığı süzdü. Karşısında orta yaşlarda bir adam oturuyordu. Mütebessim bir çehresi vardı; iyi kalpli insanlara has boşlukla bakıyordu kararmış göğe ve uykudaki denize. Elindeki poşeti tutuşundan belliydi bedeninin hayli yorgun olduğu. Çocuğuna helal lokma götürebilmenin kutsanan gururu ise gözlerinde dile gelmişti. Gülümsedi adam, gülümsedi genç kız.

Bu köprünün üzerinden ilk geçtiği akşamı hatırladı. 17 yaşında. Bagajda kırmızı bir bavul, zihninde bir sürü soru işareti, yüreğinde pırpır eden hayalleriyle ve hep yanında olan babasıyla. Kocaman açılmıştı gözleri: “Baba, çok büyük” demişti. Omuzlarınızda babanızın eli, kaderinizde baba duası varsa; hayatınızda korkulara, tereddütlere pek yer olmaz:

“Şimdi gece vakti, karanlık… Sabah bir güneş doğsun, hele bir mavilik kaplasın etrafı, izlemeye doyum olmaz. Bir adım atsam suyu hissederim, ellerimi kaldırsam bulutlara dokunurum zanneder insan.”

“Ne çok insan geçmiştir değil mi baba buradan?”

“Geçmiştir tabii… Bambaşka hayaller, bambaşka idealler, bambaşka arzularla…”

“Ya kaybolursam?”

“İnsansın, elbet kaybolabilirsin. Yeter ki unutma kendini. Unutma ideallerini… Unutma nereden geldiğini… Unutma insanları, en çok da çocukları. Seni bıraktığım gibi alayım bu şehirden.”

Kendini kaybettiği şehrin ışıklarına sitem dolu baktı. Hayalleri bir teselliye muhtaçtı, oysa o çok yorulmuştu umut etmekten. En evvel kendini adadığı insanlar sırt dönüvermişti düşlerine. Gülüşlerini almıştı bu kentte tükettiği nefesler. Yeditepeli kent senin yarınlarına yerim yok dercesine kışları yaşatmıştı. Neden her sabah uyanıyordu hala? Neden her gece düşlerinde aydınlık günler görüyordu? Neden bir türlü vazgeçmiyordu?

Bir çocuğu gördü karanlık denizin ötesinde. Hayallerini bir sırt çantasına apar topar doldurmuş ve yollara sürülmüş bir çocuğu. Giderken ardında kalanlara bıraktığı kırgın gülüşe dokundu elleri.  Bir gözyaşı damladı parmak uçlarına. “Bir çocuğu sevemediniz ey halkım” dedi, “Sizin için kendinden vazgeçen bir çocuğu sevemediniz.”

Bir annenin sesi çınladı dalga seslerinin ötesinde. Yavrusunu dualarıyla kutsayan bir annenin sözleri böldü kavga eden insanları. Susmadılar. Delicesine bağrışmaya devam ettiler.  “Bir anneyi dinleyemediniz ey halkım.” dedi. “Gözünden sakındığı kuzusuna ağlayan bir anneyi dinleyemediniz.”

Bir babanın yorgun düşmüş omuzlarının ağırlığı çöktü suyun dibine. Taştı koca Marmara. Evladını zalimin elinden çekip bağrına basamayan bir babanın ah’ı tuttu, kurudu tüm denizler. “Bir babayı çaresiz bıraktınız ey halkım” dedi.

Bir çocuğun gök rengi gülümseyişi umut oldu feri kaçmış gözlerine. “Öptün mü babanı?” diye sorunca “Öpemedim, cam vardı” diyen bir çocuk babasına sarılınca dağlar ve denizler birbirine kavuştu. O minik yüreğin gururundan dökemediği gözyaşları dert oldu bulutlara. Emanete sadıktır bulutlar, bir damla yağmur olmaz, uzaklara giderler. İşte o vakit, belki bir umut güneş, buz kütlelerine dönüşmüş vicdanlarınızı eritir.

Bir sevgili ağladı az evvel. Kurduğu masum hayaller yasaklanmış bir sevgili. Sığamadığı odalarda zamanı ve mekânı aşan dualar döküldü dilinden. Duvarlara emanet ettiği sevdiğine hasret günler erteledi baharları. Bir türküde umut oldu yarınlar. “Bir pazar kahvaltısını çok gördünüz ey halkım” dedi. “Ailece yapılacak sıradan bir pazar kahvaltısını çok gördünüz.”

Sağır olmayı diledi, insanların nefretine ve öfkesine sağır olmayı. Affedememekten korktu belki de. Açtı müziğin sesini. “Güzel günler göreceğiz çocuklar” dedi bir ses. “Artık görmesek de olur” dedi genç kız. Gökyüzü bizim olsun, düşlerimiz gökrengi gözlü çocuklarda saklansın; varsın güzel günleri görmeyelim. Nasıl olsa hüzünde de tebessüm etmeyi öğrendik. Yarın bir dostun sesinden tutunuruz yaşamak denen meşgaleye. Yine bir dostun gülümsemesinde yaşarız adına cennet denen güzellikleri. Kırgınlıkları yutkunur, acı bir tebessümle yâd ederiz ruhumuzdaki yaraları. Bizden bir damlasını esirgeyen denizlere akıtırız gözyaşlarımızı. İstenmediğimiz şehirlerin toprağına armağan ederiz fani bedenlerimizi. Ve sen ey halkım çocukluğumdaki gibi severim ben seni. Başka türlü nasıl yaşanır bilmem ki? Savururum gençliğimi hoyrat rüzgârlarında. Unuturum kimliğimi, dilini ve töresini bilmediğim şehirlerde. Yeter ki bir baba evladına helal lokma yedirmenin gururunu yaşasın. Bir çocuk babasına dilediği zaman sarılabilsin. Bir anne dualarında ‘evladımı bir kez daha görmeden son nefesimi vermeyeyim’ demesin. Âşık olsun insanlar ve yaşanmasın hasretler. Bir baba ağlamasın. Ben kendimi kaybetmeye razıyım ey halkım…

Beyza Demircan

 

 

 

BU İÇERİK BİR KONUK YAZAR TARAFINDAN ÜRETİLMİŞTİR. Yayınlanmasını istediğiniz eserlerinizi yenipapirus@gmail.com ‘a göndermeniz gerekmektedir. Editör onayından geçen eserler Yeni Papirüs okurlarına sunulacaktır.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: