Düşten Kopan

   

Akrep ve yelkovan sanki şunları söylüyordu gözlerini açtığında:
Bıktım, bıktım, bıktım, bıktım, bıktım.
Değişim, değişim, değişim, değişim.

     “İnsan sürekli dönüşüm içinde olan bir canlıdır ona verilen hiçbir sıfat kalıcı olamaz”

     Bu sözü bir dergiden oyup panonun en güzel köşesine asmıştın oysa ne çabuk unuttun anlamını? diye söylendi. Sahibini hatırlayamadı bir türlü. “Uzun saçlı…” diye devam ederken bizimkisi gözlerindeki yaşları birden silerek, hışımla “Hakan Günday” diye söze atıldı. Onun için bu söz bir yaşam haritasıydı. Nasıl olmuştu da yaşam haritasını bir başkasının eline vermişti hiç düşünmeden? Üstelik bu hatayı yalnızca bir kez de yapmamıştı.

     Gözleri olanca kırmızılığın içinde alevlerin buharıyla parlayan birer su damlasına benziyordu o anlarda. İçinde hiçliğin ve yitişin hüznü vardı. Odasında eski bir hayalin nasıl belirdiğine bile takılmamıştı. Belli ki bunu bir rüya sanıyordu. O sıralar olanların ağırlığı rüyalarına da yansımıştı. Uzun zamandır geçmişte yaşıyordu. Kötü günlerde değil iyi günlerde.
“İyi günleri düşünmek bir yerde güzel olsa gerek, ama günlerin ulaşılmazlığını düşününce içini kara delikler bürüyor insanın. Söylesene neden geldin?” Rüyalarımızda çoğu zaman görsel de olsa zihnimizin sesini dinleriz. O da bunlardan biriydi işte. Tüm yaptıkları gibi çaresiz birkaç sorudan biriydi, bir çırpınıştı. “Seni özledim” dedi. Bu söz birazdan birilerinin sinirlerini yıpratacaktı belki de. Ağzından çıkanı anlayamadan “Neden?” diye sorabildi yalnızca. Gözlerinden süzülen yaşların sıcaklığını yüzünde hissetmeye başlamıştı. Kendi yüzünü elbette ki görmüyordu, ama hayal edebiliyordu. Odasına ayna asma fikrini geçmişten bu yana ertelemesini gerektiren korkuları vardı. Aynaya bakmayı günlük hayatta da çok tercih etmezdi. Kendini çirkin görmekten belki de çirkin olan başka şeyleri görmekten, çoğunlukla kendinin bile şahidi olmaktan korkardı.

     Bu soruya verilecek bir cevap yokmuş gibi yatağının yanına çöktü, saçlarını okşadı biraz. Bir değişiklik vardı etrafta, bu ev sanki geçmiştendi. Gelen sanki kendisiyle birlikte anılarını da getirmişti. Bozuntuya vermedi gözlerini uzun süreler boyunca açık tutamıyordu, sesleri aklında tutabiliyordu fakat görüntüler silikti. Uyur uyanık bir hali vardı. Her gözünü açtığında onu odanın farklı bir yerinde görüyordu. Beyaz kapının önünde, çalışma masasının üstünde, kitaplığın hemen yanında… Dürtüleri onu yine uyandırıyordu, bu defa onun bir hayalden ibaret olduğunu fark etmiş gibiydi. Bilincinin en ücra köşelerinde hayallerin olduğundan daha tatlı göründüğüne dair bir fikir vardı, yani ona göre hayallerinde hiç olmayan bir cupcake yer gibiydi insan. Bu sözü kendine hatırlatmak için yıllar önce sevdiği bir defterin içine işlemişti. Hatırlamanın sevinç getirdiği nadir anlardandı onun için.

     Baktı hala orada duruyor. Başladı hayal ile gerçeğin birbirine olan isyanı. Yüzyıllar boyunca süregelmiş bir alışkanlıktı bu bir anda yok edilemeyeceği aşikardı. Kitaplar, bardaklar havada uçuşuyordu ikisi de yara almıyordu olanlardan, olanlar sadece oluyorlardı. Bir kitap ağır çekim havaya doğru fırlamıştı, içinden yere doğru süzülen bir fotoğraf gördüler. Az önce savaşan kendileri değilmiş gibi başına oturdular. Yalnız ikisinin bildiği bir anıydı, bir parktı burası, çimlere uzanmışlardı. Rüya ile gerçeğin derin çizgileri ortaya çıkıyordu, az öncekiler hiç yaşanmamış gibiydi. Kafasını omzuna yasladı, kendine bile itiraf edemediği kelamlardan yakınırcasına ağladı. Ağlamak, bu müessesede günlük hayattaki kadar sıradan bir biçimde vuku bulmuyordu. Etrafta birbirlerine “ağla” diye bağıran kimseler göremez olmuştu. Yaratmak istediği evreni bilincine hapsetmişti, yani bilinç insanın tüm hissiyatına hakimdi.

     6 saniyelik bir gün geçirdiler birlikte. 3 saniyesinde savaştılar, 2 saniyesinde affettiler 1 saniyesinde sevdiler. Evreni ilk günlerden bu yana hissiyatlar bakımından imgesel bir biçimde bölümlere ayırıyor olsaydık belki de yaklaşık olarak aynı oranları elde ederdik, diye söylendi.

     Gözlerinden hala akmakta olan yaşları pijamasının koluna sildi. Etrafı anlamlandırmaya çalışırcasına baktı. Rüya ile gerçeği ayırt etmek istercesine panosundaki yazıyı kontrol etti, yere düşmüştü. Gerçek olduğuna inanmak istese bile ne bu ev o evdi, ne de kendisi oradakiydi. Değişimleri kabullenmiş bir insanın adımlarıyla banyoya kadar yalın ayak yürüdü. Neyse ki yerdeki fotoğrafı görmemişti. Saçları ıslandıkça hayallerden sıyrılıp gerçeklere karıştı.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: