EDMOND JABÈS / KOLTUĞUNUN ALTINDA KÜÇÜK BOY KİTAP TAŞIYAN BİR YABANCI

Yabancı, seni bir yabancıya dönüştürerek kendin olmana olanak sağlar.
*
«Eğer ‘‘Ben” (je) gerçekten “Ben” ise, kullanılması sadece bir yabancı
tarafından hak olarak talep edilebilir. Nihayet kendi olabilmesi için Yahudi’nin
taviz vermemesi boynunun borcudur.
«Yabancının yabancısı» yazmıştım bir keresinde.
«Aşikâr olan kendine benzemez.
«Yalnız anahtarın kilide oturması gibi kendine uyan benzer kendine. Karşılıklı
yakınlık bizi biçimlendirir.
«Çivinin sureti deliktir. Kötücül ayna. Deliğin delili çivi.»
«Önünde olan seni kendi suretine gönderir; arkandaki ise yitik yüzüne.»
*
«Tekillik [Benzersizlik] yıkıcıdır.”
(Güzergâh)
İsim Ben’e yetki verir [müsaade eder] ama ona gerekçe sağlamaz [onu aklamaz].
Başkasıyla ilişkim [katman katman] sonsuzca kademelenmiştir; aşağıdan
yukarıya doğru ama asla buradan oraya [yatay] mesafede değil.
Hurma ağacı için nasılsa, kökten yaprağa başkası da benim parçamdır.
Senin “mesafe” dediğin, bir soluk alma, bir soluk verme süresinden başka bir
şey değil.
İnsana lazım olan bütün oksijen ciğerlerindedir.
Boşluk yaşamın uzayıdır.
Ebediyet şimşeği paslı bir çiviye dönüştürür; tıpkı pervasız bir dakikayı yararsız
bir çekice dönüştürdüğü gibi.
“Her jest yoklukla sarmalanmıştır” diyordu adam.
Dünyanın sureti, Tanrı’nın içimizdeki suretidir.
Ey yeniden can bulmuş bakış.
“Her gözbebeğinde, bir ilk şafak düşü var.
“Geceden fışkıran evren belki de Tanrı’nın gerçekleşmiş düşüdür,” diye
yazmıştı adam.
“Her bakış –diyordu bir bilge– bir sabah erken ve bir sabah geç güne.
“Geçmiş ve gelecek, o tek ve aynı yokluk imgesinin kavgasını yapıyor
“Başka’yı soyutlayarak tasavvur edilebilir mi başkası?”
Başkası, başka’nın kendisine baktığı sırsız aynadır.
Tutsak yokluğun tutsak eden yokluğu.
Ölüm bizi konuk eden, ev sahibesi.
İçten oldu mu, bir ağırbaşlılığın ve saygının damgasını taşıyor, ânın bozduğu
karşılıklı ilişkilerimiz.
Ey hayat, dönek [“hercai”,“kaypak” “vefasız”] davetli.
Her yaşamın kendi sesli harfi, kendi yelkeni, ölümünse yapışkan sessizleri.
*
Tek gözümüzü kapatıyoruz –hedefin ortasındaki kara yuvarlağa– ölüme nişan
almak için [ama] yazık ki tutturamıyoruz asla [isabet ettiremiyoruz bir kez
olsun]
“Ölememekten yorgun ölüm, bir gün diğer gözümüzü de kapatır”, demişti bir
bilge.
Ve eklemişti: “Ölüm içimizdedir, tıpkı Tanrı’nın içinde olduğu gibi; ama
Tanrı’da ebediyet, bizde ânın yıpranmışlığı vardır.”
“Can verememekten [ruhunu teslim edememekten] yorgun ölüm, diğer
gözümüzü kapatacak bir gün” demişti bir bilge.
Ve eklemişti: “Ölüm içimizdedir; lakin Tanrı’nın ebediyeti var, bizdeyse anın
yıpranışı.
*
“Bir rüya görüyordum”, demişti adam, “sarısı, kızılı, grisi, beyazı, farklı
kıtalardan kumlar arasında, binlerce yıldır peşinde koşulan uyuşmaya –mucize
bu ya– ben varmışım”
“Sarı kum güneşe işaret ediyordu.
“Al kum, kana.
“Gri kum, ölüme.
Ve ak kum, beyaza dönmüş” [“beyaza batmış”] adlara.
“Ey ilk kitabın sayfaları. Çöl yalnız çöle açar sırrını. [“döker içini”]
Bir sözcük görüyorum denize doğru. Ne ‘gök’ ne ‘yer’, ne ‘tuz’ ne ‘tohum” bu.
‘Hiçlik’ sözcüğü yaklaşan, ‘Yokluk’ sözcüğü.
Ve diyorum ki kendime tuz, tane, yer ve gök bu sözcükte bulunur.
*
İnşa etmek kireçle ve kumla
İnşa etmek sıcağı sıcağına
“Sen kimsin?” değil sorum, “bana ne katıyorsun?”
“Sana kattığım olduğumdan [olduğum kişiden] başka bir şey değil”, diye cevap
verdi adam
Yabancıya asla doğduğu yeri sorma, olacağı [gideceği] yeri sor.
Görünür dehşetinde görünmez Auschwitz.
Daha önce zaten görülmüş olandan daha görülesi bir şey yok.
Kötülüğün sükûneti.
“Bu kadar hata yapmış Tanrı amma bahtsız olmalı.”
“Onun gözyaşları artık benim gözyaşlarım,” diye yazmıştı bir bilge.
“İnsan –diye cevap verdiler ona–, gözyaşlarından her birini bir yıldıza
dönüştürdüğünden beri gözünde tek damla kalmamış Tanrı için ağlıyor.
“Acı yıldızlı bir göktür. Tüm [“olanca”] gece içimizdedir.”
*
Kenarlarındaki boşluklarla kitap sayfası, can atılan mesken.
“Sözcükler birikiyor sayfada, alev alev meşaleleriyle, müttefikleri öksülerle”
Kim ayrıştıracak bu toz birikintisinde sözcükleri bir gün kâğıt temellerinden?
Kuşlar. Duman.
“Hiçbir kesinliğim yok, atan ve yakında duracak bir kalpten öte.” demişti adam.
Hiçbir kesinliğim yok, ey gözenekli taş, olmanın puslu kesinsizliğinden öte.”
diye yazmıştı bir bilge.
Delik deliktir gizem. Yarın, güneşin peçesini kaldırdığı bir yelkenli.
Dünyanın eril gücü gönderindedir (serenindedir).[
Sonuna kayıtsız, kısa varoluşunun güneşe bağlı akıbeti geceyi
endişelendirmiyor.
Işığa karşı nihai zaferinden önce, bir ara, mağlubiyetiyle tanışacak.
Yalnız sözle açılabiliriz birbirimize ya meramımızı ancak kısmen anlattığından,
Tanrı’yla da, başkasıyla da ilişkimiz hep noksan.
“Tanrı bizi gözleriyle takip eder, denmiştir. Hiç şüphesiz, bizi duymaktan
vazgeçmiştir zira.
“Tanrı yalnızlıktan ölmüştür, yaratısına Kendisininkine benzer bir yazgı
biçerek,” dedi adam.
Ve ekledi: “Tanrı mı Kelam olma tutkusunda başarısız oldu yoksa “Tanrı olmayı
beceremeyen Kelam mı Hiçlikle anlaşma yapmaya boyun eğdi.”
Bir kitap. Çoktan bir kitabın kışı.
Bir yaşamın eğriliği.
I
“Sen yabancısın. Ya ben?”.
Ben senin için yabancıyım. Ya sen?
Yıldız hep yıldızdan ayrı olacak; onları birbirine yaklaştıran, birlikte parlama
iradelerinden başka bir şey değil.
“Biliyor musun –dedi usta- tilmizine “neden bilgelik kitabımız tıpkı dua
kitaplarımız gibi küçük boy?
“Çünkü onlar gizem kitaplarıdır ve gizem ifşa edilmemelidir.
“Çünkü onlar kütüb-ül esrar ve bir sır ifşa edilmemelidir”
“Ruhun hayâsı.
“Aşk alçak sesle [fısıltıyla] dile getirilir.
Ustalarımızın kitabı, yalnız kendimiz için açık ellerimiz kadar.
Tanrı’nın bakışı tüm doğumların masum hürriyetine sahiptir.
İnci yahut meyve tomurcuğu.
“Şayet hiçbir yer benimki değilse, neresi benim hakiki yerim?”
“Hayattaysam, bir yerde [mevcut] olmam gerek,” dedi bir bilge.
“Hakiki yerin –diye cevap verildi ona– tüm yerlerin yokluğundadır belki de?
“Hani, şu kabul edilemez yokluğun yeri mi?”
Ve bilge dedi ki: “İkamet edilebilir [Mesken tutulabilen] sonsuz. Irkımdan
olanlara bir lütuf limanı.”
İster bedevi olsun ister denizci, daima, yabancı ile yabancı arasında –deniz ya da
çöl– bir alan vardır, ikisinin de dayanamadığı bir baş dönmesinin hatlarını
çizdiği.
Cevelan içinde cevelan [başıboşluk içinde başıboşluk göçebelik içinde
göçebelik].
İnsan evvela insandadır; tıpkı meyvedeki çekirdek, okyanustaki tuz taneciği
gibi.
Ama yine de meyvedir. Ama yine de denizdir.
“Sözümün bugün bir yıldız gibi parlaması için göğün içimde olması gerekirdi.”
dedi adam.
Işık geçirmez [donuk, kesif] acı, ama billurdur gözyaşları.
Fanidir; zamanın kitabı, ölümlü bedenle yok olup gider.
Ara verilmiş [“askıya alınmış”, “muallakta”] bir okuma, dört bir yanı ateşe verir.
Dünya bir türlü evrenin parçası olamamaktan helak olup gidecek.
İlahi Sürgün’de sürgün.
Ve Tanrı dedi: “idilin yatağıydım.”
Ve insan dedi ki: “Sürgünün koluydun.”
Ve yer dedi ki: “Yatak, kaynağın unutuluşudur.”
Ve gök dedi ki: “Selamet, bulutların erişemediği uzak ufuklarımdır.”
Ve Tanrı dedi ki: “Yatak kurudu mu?”
Ve insan dedi ki: “Beni nerede terk ettin?”
Ve bilge kitabı mühürledi [kitabın ağzına mühür vurdu].
Çizginin iç dünyası.
Hayat hayatın üzerini çiziyor.
Ölüm güneşe vaat edildi.
“Bize doğru gelen şu adam, bir yabancı.”
“Nereden anladın?”
“Gözlerinden, gülüşünden, yürüyüşünden.”
“Ben onda bizden farklı bir şey görmüyorum.”
“Dikkatli bak. Anlayacaksın.”
“Gözümü bir an dahi ayırmıyorum ondan.”
“Sonsuzdan almış miyop bakışını; hafızasında gömülü geçmişe borçlu yaralı
tebessümünü –çok eski bir yaradan o tebessüm–; yürüyüşündeki ağırlığı da
korkuya, güvensizliğe borçlu hiç kuşkusuz. Biliyor ki kaçış aldatıcı. Bak.
Duraksadı, düşünüyor, tereddüt ediyor.”
Doğru çok da kararlı görünmüyor. Sakar, durmadan yanından geçenlere
çarpıyor, insanlar yüksek sesle söyleniyor. Günün bu saatinde Saint Germain
Bulvarı insan kaynıyor. “La Hune” kitabevinin çekici vitrinleri onu pek de
cezbetmiyor gibi. Oysa tüm yeni edebi eserler görünür biçimde neredeyse
eksiksiz sergileniyor. Ha keza lüks baskı sanat kitapları da.”
“Aldanmayasın. Birkaçının yapraklarını bile karıştırmıştır. Uğramadan geçtiği
kitapçı yoktur onun. Kaç kere söyledi bana.”
“Şimdiyse yolunu kaybetmiş de ansızın bunun farkına varmışçasına etrafına
bakıyor. Bunca ısrarla aradığı ne ola?”
“Belki de dikkatine musallat olanların hiçbirini. Belki de hepsini.”
“Biri onu hayallerinden uyandırdı. Oldukça sarsılmış görünüyor. Bir iki
kelam ediyorlar aralarında, ama ayaküstü.
“Uzun zamandır mı tanıyorsun onu?”
“Uzun zamandır, evet. Ama onu gerçekten tanımaya gelirsek, kim bunu iddia
edebilir ki? Yine de…”
“Yine de?”
“Bunun benden çok onun suçu olduğunu düşünüyorum. Denedim.
Başaramadım. Aşırı bir zarafet, nezaket ve yatıştırıcı bir iyilikseverlik kisvesi
altında çözülemez kalıyor.
“Çok mu?”
“Hem evet hem hayır, itiraf etmeliyim ki. Kavranılamaz, çünkü ta en baştan
çok kolay kuşatması.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Bir tek görünümü kuşatırız. Altında kalansa başka şeydir. İnsana geri
gelirsek, o kaçmadan kaçar. Oradadır ve değildir. Mevcuttur ve de namevcut.
Yakın ve uzak. Bazen öyle uzaktır ki ona ulaşılabileceğini ummak absürt kaçar.”
“Onu suçlayabilir misin?”
“Sanmıyorum. Her ne kadar takdirle karşılansa, saygı duyulsa ve kimi
zamanlar kutlansa da, o her zaman marjlarda yaşamıştır. Tüketilemez bir kitabın
marjlarında.”
“Hangi kitaptan bahsediyorsun?”
“Bizimkinden. Hem yazarı hem de okuru olduğumuz, okumayı ve yazmayı
asla bitiremeyeceğimiz kitaptan.”
“Uzun lafın kısası, tümünün bir gün birleşip oluşturacağı o tek kitaptan.”

 

Çeviren: Murat Erşen

BU İÇERİK BİR KONUK YAZAR TARAFINDAN ÜRETİLMİŞTİR. Yayınlanmasını istediğiniz eserlerinizi yenipapirus@gmail.com ‘a göndermeniz gerekmektedir. Editör onayından geçen eserler Yeni Papirüs okurlarına sunulacaktır.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: