ESKİ BİR TRENDEN

   ESKİ BİR TRENDEN

Tren raylarının sesiyle gözlerini açtı. Gideceği yeri biliyor ancak gideceği yerde nelerle karşılaşacak hiç bilmiyordu. Düşündükçe yutkunamıyor, yutkunamadığı her saniyede ruhu acıyordu. Yumruklarını sıkarak bekliyordu. Belki de olanı biteni anlamaya çalışmak en büyük hatasıydı. Kahretsin, bir türlü öğrenememişti düz düşünmeyi. Çay içtiği, sohbet ettiği, kahkahalarla dinlediği insanların rüyasını gördü sanki şu saniyeler içinde. Yitiyordu benliği, katmerleşiyordu düşünceleri. Düşünmek…

Düşünmek, İnsanoğluna bahşedilen en kederli hediyeydi…

Tren akarken rayların üzerinde boylu boyunca ; gökyüzü de gözlerine,kirpiklerine akıyordu adeta. Yalnızlığın tadını çıkarıyordu aslında. Yalnızlık ne elemli, ne şanlı bir keyifti… Yolculuğuna el sallayan anılarını düşündü bir kez daha. Yıllara sığdırdığı anıları ve hayatına sığdıramadıkları…

Yüz yıl fark vardı arada: Trene binmeden önceki meçhul adımlar ve trendeki yolculuğu. Yoksa bu bir yanılsama mıydı? Belki de hep böyle karmakarışıktı zihni. Belki de anıları hiç orda değildi, yaşanmamıştı onlar. Sanki gizli bir el dolaşmıştı yollarında. Acı olan o tılsımlı el ; bir vardı, bir yoktu hikayesinde. Kanıksaması gereken gerçek hangisiydi ? Bu yolculuk, hikayenin başı mıydı , yoksa sonu muydu ? Durup soluklanırken bu yolculukta ; her şeyi elbetteki anlayacaktı. Yolculuk…

Yolculuk, sezilebilenlerin en hakiki anahtarıydı.

Gülşen ÇELİK, Mayıs, 2018

Bir sonbahar günü, bulutlar öğle güneşini ararken doğmuşum. Adımın anlamına inat güzden kalma bir yaprağım esasen. Toprağa değil, bir gün gökyüzüne karışmayı bekleyen.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: