FAHİRE’NİN DÜĞÜMÜ

Dar bir sokaktan yürüyorum. Yokuş aşağı inerken sağıma soluma dikkatlice bakıyorum. Her şey hatırladığım, bıraktığım gibi demek isterdim. Ama üzerinde yürüdüğüm asfalt bile aynı değil. Duvarlarına yazı yazdığım evlerde başkaları oturur olmuş. Bakkal İbrahim amcadan aldığım Tombiksler de artık yok. Düşüncemin aralığından bir rüzgar girmiş, o da anılarım ve yaşadıklarım arasında cereyan yapmıştı. Evimizin sarı olduğunu hatırlıyorum sadece. Çünkü fakirlerin evi hep sarıdır. Neden yeşil değil de sarı? Bitişik çatıların karanlığını, sokakta yaşayan insanların garibanlığını örtbas etmek için mi? Yoksa güneş bir kez olsun mahallemizin üzerine doğup, Fatma teyzenin kırmızı güllerine ışık saçsın diye mi? Soğuktan üşüyen ellerim cebimde, dilimde bir mutluluk şarkısı tutturmuşken Fatma teyzenin güllerini seyre daldığım vakit ne olduysa oldu. Birden beyaz kıyafetleri ile gelip ablukaya aldılar beni. Üç beş kişi değil, en az otuz kişiydiler. Hepsi erkek… İkisi kolumdan tutmaya çalıştı, diğer ikisi ise ayaklarımdan. Bırakın beni diye bağırdım, çırpındım. Ama ne fayda… Birden babamı gördüm. Yaşlı ve yorgun gözlerle beni izliyor adeta ne yapacağımı bekliyor gibiydi. Ellerinde annemden kalma iğne oyası bir yazma… Alıp burnuna götürdü. Gözlerini kapayıp son nefesine kadar içine çekti. Annem ölmeden önce bana vermiş, başını kapatmıyorsan boynuna dolarsın diyip kendi elleriyle takmıştı. O günden bugüne boynuma doladım hiç sıkılmadan. Babamın beni böyle görmesini istemezdim. Bu sebeple bir kez daha var gücümle bağırdım, “bırakın beni!” diye.

Birden sıçrayarak uyandım ve gözlerimi açtım.

“Baba?”

“Korkma yavrum kabus gördün yine.”

Babam, nasırlı ellerini kara saçlarıma götürdü. Tıpkı çocukluğumda karanlıktan korktuğum zaman, koşup boynuna sarıldığım gibi. İstemsizce irkilip kendimi geri çektim. Kahverengi gözlerimdeki yeşil harelerle babamın delice siyah gözleri kenetlendi birbirine. Şaşkın bir ifade ile yüzüme bakan babam, birden geri adımlarla arkadaki tek kişilik kanepeye yığıldı. Yığıldı diyorum çünkü bu bir oturuş değil bir düşüştü. Yüzümü avuçlarının arasına almak istercesine iki eliyle kapattı hüznünü/yüzünü… Hıçkırarak ağlamaya başladı. Her ağlayışında sesi biraz daha yükseldi. Çünkü saçlarını okşamak istediği kızı ondan korkmuştu.

“Ah yavrum sana ne kötülük ettiler böyle?”

Ne yaptılar bana baba? Eskiden nasıldım ki ben? O zamanlar da okşar mıydın saçlarımın her telini? Acıyla bakan gözlerin şefkatle mi doluydu? Hepsi birer tertemiz sayfa beynimde. “Ağlama baba” diyebilmeyi isterdim sana. “Bak buradayım ağlama.” Fakat ağzımı açamıyordum. Çünkü bana insan muamelesi yapmadılar baba. Oysa benim tek isteğim insanca yaşamaktı. Fakat onlar bunu ya anlamak istemediler ya da anlamamazlıktan geldiler. Yok oldum ben baba. Kendimi ararken yok oldum hem de. İnsan aklının alamadığını yüreğine sorarmış. Benim yüreğim çoktan susmuş baba.

“Ah be Fahire’m ah be yavrum konuşsan ya benimle. Söküp alsam yüreğine batan dikenleri. Ne olur iyi ol yavrum.”

Öylece susuyor, içimden konuşup sadece babamın yüzüne bakıyordum.
Bana artık neyin iyi geleceğini bilmiyorum baba. Aldığım nefesin bile hakkını veremezken nasıl iyi olabilirim? Ben bu hayatta mutluluğu yirmi adımdan fazlasını atabilmek diye tanımlamış insanım. Bana iyi ol deme. Bana iyilikten bahsetme. Bana düşüncelerimi ne zaman özgürce paylaşabileceğimden bahset. Bana her şeyi söyle baba. Ama bana “iyi ol” deme.

Babamın soran gözlerle bana baktığı esnada kapı çaldı. Gelen Ali abiydi. Eski demir kapının yavaşça açıldığını duydum ve ardından babamın ağlama seslerini. Sonrası yine boş… Bir süre sonra seslerini işitmeye başladım.

Yine kaybolmuşum. Babamla Ali abi konuşurken duydum. Nereye gidiyordum? Hatıramda kalan hep acı şeyler. Yıllar önce mahpusta, koğuşta kaldığım sırada bir gün böyle delice yağmur yağmıştı. Tıpkı yağmur damlalarının pencereyi ıslatıp, şu an çıkardığı sesler gibi. Küçükken mahallenin erkek çocuklarıyla misket oynarken “sen kızsın kazanamazsın” diyenlere inat en iyi şekilde oynayıp, ellerinden misketlerini aldığım, safça bir mutluluk ve heyecanla avluya koşmuştum. Beraberimde Sezen ve Serpil’le… Sezen biraz deli ruhlu, aklına koyduğunu yapan cinstendi. Serpil ise soğukkanlı, konuşmaktan haz etmeyen biriydi. İkisini birlikte Ankara’dan buraya getirmişler. Yaşları benden oldukça fazlaydı. Ama çok iyi anlaşıyorduk. Serpil’in anaç ruhu onun gözünde beni hiç sahip olunamayan küçük kız kardeş yapmıştı.

Yeryüzüne, bilhassa tenime düşen yağmur damlaları ile yıkadım o gün ruhumu. Ellerimi açtım, sırılsıklam olana dek öylece kalakaldım. Aklı munzurluğa çalışan Sezen aldı eline süpürgeyi. Şarkı söyler gibi dudaklarını oynatıp, plastik terliklerinin suda çıkardığı ses ile dans etti. Çılgınca hareketler yapıyor, bizim kahkaha atmamıza sebep oluyordu. Serpil dahi katıla katıla gülmekten kendini alıkoyamıyordu. Geldiğimiz günden bu yana hafifçe uzamış kahverengi saçlarından yağmur damlaları süzülüyordu. Yorulunca elindeki süpürgeyi bir kenara bıraktı ve aynen şöyle söyledi; “her yağmur yağdığında bu anı hatırlayıp gülümsemeniz dileğiyle.” Söylediği sekiz kelimelik bir cümle sayesinde hayatım boyunca her yağmur yağdığında o anı hatırlayıp tebessüm etmeme sebep oldu. İşte o gün yüreğimin diğer yarısını orada bıraktım. Bu yüzdendir yüreğimin bir yanı hala mahpus demem. Ben her yağmur yağdığında bu yüzden hep o anı hatırlar çocuk gibi sevinirim. Bende onlara bir hatıra bırakmak için Nazım Hikmet’in  yağmur çiseliyor şiirini okudum. Sesim duvarları, tel örgüleri aşsın yağmura toprağa karışsın, sesime güç katmak isteyenlere ulaşsın diye…

Yağmur çiseliyor

Korkarak, yavaş sesle
Bir ihanet konuşması gibi
Yağmur çiseliyor
Beyaz ve çıplak
Mürtet ayaklarının
Islak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi..
Yağmur çiseliyor
Serez’in esnaf çarşısında
Bir bakırcı dükkanın karşısında
Yağmur çiseliyor
Gecenin geç ve yıldızsız saatidir
Yağmur çiseliyor
Serez çarşısı dilsiz, Serez Çarşısı kör
Havada konuşmanın, görmemenin
Kahrolası hüznü
Ve Serez Çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü

O günleri düşündüğümde hiç canım yanmaz sanmıştım. Anılarımın çoğu güzeldi çünkü. bunca karanlığa inat en güzel sözlerimi kahkahalarımla söylemiştim. Eksik etmemiştim yüreğimden umudu. Çok sevdiğim bir gazeteci yazılarından dolayı tutuklanıp aylar sonrada serbest kaldığında şunları söylemişti; “Hapse bir kez girdiniz mi bir daha çıkamıyorsunuz. Bazen birdenbire o duvarları, dikenli telleri hatırlıyorum. Zaman zaman özlüyorum bile. Oradaki insanları ve dayanışmayı…” sanırım bendeki de buydu, özlem… Hayatım boyunca hep bir yarım kalmışlık ve özlem vardı içimde. Çocuktum. Babamın işten eve gelip, ona sarılacağım anı özlerdim. Biraz büyüdüm, yine babamın işten eve gelip, onun önüne terliklerini koymayı özlerdim. Çünkü ben büyüdükçe babamla olan iletişimim azalmıştı. O zamanlar bu onunla aramdaki sevgi ve saygı bağı gibiydi, bana haz verirdi. Annemden öğrenmiştim. Ona da annesi öğretmişti. Birazcık daha büyüdüm kaybettiğim, artık sadece rüyalarda buluşacak olan annemi özlemeye başladım. Genç bir kadın oldum, insanca yaşamaya özlem duydum. Ve bunun bedelini daha büyük bir özlemle ödedim.

Döndüğümde –döndüğümde diyorum ama hatırlamıyorum- mahallede herkes kucaklamıştı beni. Çocukluğuma sarılır gibi sarıldım her birine. Ne tuhaf… Çocukluğuma diyorum ama zaten hapse düştüğümde çocuktum! Henüz on yedisinde lise öğrencisi Fahire, demokratik hakkı olan bir yürüyüşe -hem de milyonlarca insanın katıldığı bir yürüyüş- katıldığı için tutuklanmıştı. Ondan sonra adı, suskun Fahire. Sessiz Fahire. Terörist Fahire. Hayırsız evlat Fahire olmuştu. Adımın önünde ne çok sıfat vardı. Oysa ben sadece Fahire’ydim. Hayata çok geriden gelen ya da koşar adımlarla ileriye gidendim. Ortası yoktu bende.

Ben kıpırdamadan yağmuru izlerken Ali abi girdi odaya. Gelip yanma oturdu usulca. Önce konuşmadı hiç. Sonra o çok özlediğim yüzüne bakıp “Hoş geldin Ali abi “ dedim. Konuşmamı beklemiyor gibiydi. Çünkü babama göre ben kaybolmuştum. Hiçbir şey söylemeden ayağa kalkıp şubat ayının ortasında pencereyi açtı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes çekti içine.

“Bu yağmurlu hava şiir yazdırır insana. Baksana nasıl da toprak kokuyor. Ya Fahire abla sen bilirsin okumuş insansın. Neden yağmur yağınca toprak böyle mis gibi kokar?”

“Bu soruyu yıllar önce bir şairde sormuş ve demiş ki; toprak, sevdiklerimizi aldığı için mi bu kadar güzel kokar?”

“Anlaşılan bu abi bize hiçte yabancı değil Fahire abla.”

Gülüştük. Ali abiyi severim. Kendisi bizim mahallenin filozofudur. Babamın da yegane dostu. Bilmediğinden değil de beni güldürmek için soruyordu ve başarıyordu da. Sohbet edebildiğim nadir insanlardandı. Bir kitap yazıyordu en son ne yaptı bilmiyorum. Fare-insanları anlatan.

“Ali abi kaç yaşında insansın. Benden de epeyce büyüksün. Neden bana abla diyorsun?”

“Biliyor musun Fahire, ben küçükken bizim mahallede Ayfer diye biri vardı. Lapiska saçlı, yeşil gözlü, bembeyaz teni vardı… Mahallede herkes tutkundu Ayfer ablaya. Bakma abla dediğime benden büyüktü ama bende vurgundum ona. Annem kafama vura vura zorla abla dedirtti bana. Ee icabında komşumuz! Anası ile sık sık gelirdi bize kahve içmeye. Velhasıl kelam, bir gün babası Ayfer ablayı ayyaşın birine verdi üç beş tarla karşılığında. Bizim mahalleden taşındı Ayfer… Beni bir gör yemeden içmeden kesildim. Ayfer ablanın yeşil gözlerini göremiyorum diye doğaya küstüm. Yıllar sonra iki çocukla çıka geldi Ayfer abla o kerpiç eve. Biri kucağında diğeri ise eli avucunun içinde. Babası, “git kocandır döver de severde” demiş. Anlayacağın almadı Ayfer ablayı evine. O gün son kez göz göze geldik. Bir hüzün geldi geçti gözlerinden, gördüm. Birkaç gün sonra bizim mahallenin dedikodu kazanını kaynatan Müzeyyen teyzeden duydum. Ayfer abla canına kıymış.”

“Ben hala anlamadım ama abi neden bana abla dediğini.”

Sönmekte olan sigarasından son bir nefes çekti içine. Yavaşça çevirdi yüzünü ağır bir yükü taşırcasına;
“Ben aynı hüznü senin gözlerinde de gördüm Fahire” dedi ve sustu.

Bu yalnız benim hüznüm değil ki Ali abi. Bu hüzün benimle benzer acıları yaşayanların hüznü. Bu hüzün babamın da hüznü. Bir yaz üzüntüsüydü geldi geçti diyebileceğim bir hüzün de değil. Yüreğimin tam ortasında, kilitli sandıklarda… Benim kayboluşumun hüznü.

“Susma be Fahire abla. Bir kez olsun dışından konuş. Bir soru sordun cevabını aldın. Sanırım bende aldım.”

Ali abi bu söylediklerimin hiçbirini duymamıştı. Çünkü yine içimden konuşuyordum. Bir kez olsun sesimi çıkarmak istedim. Ali abiye hüznümü yansıtmak istedim.

“Ali abi?”
İnanmaz gözlerle bana bakıyor, ne söyleyeceğimi ölesiye merak ediyordu.
“Ben…”

İlk defa konuşmaya çalışacak olan bir bebek misali kelimeler zor çıkıyordu ağzımdan.

“Ben, bir halkın derin bir uykudan uyanmasını bekledim ömrüm boyunca. Ben göremesem de birileri görür, şahit olur dedim. Çaba sarf ettim karşılık beklemeksizin. Sonra bir baktım ki sistemle mücadele edeyim derken kendimle mücadele etmeye başlamışım. Ne zordur insanın kendisiyle çelişmesi.”

Devam etmeye çalışıyordum yutkunarak.

“Şimdi bir yol ayrımında gibiyim. Sonsuzun uçlarında yani. Ya düşeceğim en derine ya da çıkacağım aydınlığa. Bir veda mı yoksa bu bir gözyaşımı genzimi yakan. Bir acı lokmamı şimdi her şey boğazımda. Bilmiyorum Ali abi… Hissedemiyorum artık. Nerede o eski meydanlardaki kalabalıklar nerede şimdi ki bilgisayar başındaki insanlar… Cesaret aptallıktır diyenlere inat nerede sesini çıkaranlar… Herkes mi kaybolmuş Ali abi? Herkes mi yok olmuş? Herkes mi suskun olmuş benim gibi? Konuşsam ne fayda şimdi ha? Demiyor mu şair hüzün ki en çok yakışandır bize diye. Öyle Ali abi. Hüzün yakışır bize. Ama umutsuzluk asla yakışmaz.”

Şimdi susma sırası Ali abideydi. Hiçbir şey söylemeden yavaşça elini omzumun üzerine vurarak odadan çıktı. Ve ben yine penceremden dışarıya bakarak içimden konuşmaya devam ettim.

Ben Fahire’yim. Herkesin görmezden geldiği susturulmuş Fahire. Adımın önündeki sıfat bu yüzdendi belki de… Bak, Fahire’nin hüznü çöktü yeryüzüne. Tül perdeyi havalandıran rüzgar mıydı beni esir eden? Yoksa bileklerimde hissettiğim bir kelepçenin ağırlığı mı? Bir düğümdü benimki, yaralarımın üstünde kalan. Hatıradan da öte, yaşanmışlığın çıplak gerçekliğiydi. Bu düğüm ne benimle çözülecek ne de benimle yok olacaktı. Anlıyor musun Ali Abi? Her şey yeni yeni başlayacak…

İllüstrasyon : Atılay Aşkaroğlu

Not: Bu öyküyü yazmak çok uzun zamanımı aldı çünkü bir cesaretti bu öyküyü yazmak, kalemle ve kağıtla buluşturmak. Bu yazdığım not bir son mahiyetinde değil, merak edenler için kısa bir anekdot sadece. Fahire ben değilim, biraz da benim. Fahire sizsiniz belki de değilsiniz. Bir “arayış” veya “kayboluş.” Hangisi sizseniz eğer bu hepimizin öyküsüdür. Öyküdeki bazı sahneler 2002’de TRT ekranlarında yayınlanan Yeditepe İstanbul dizisinden esinlenilmiştir.

"Galaksinin Batı Sarmal Kolu'nun bir ucunda, haritası bile çıkarılmamış ücra bir köşede, gözlerden uzak, küçük ve sarı bir güneş vardır. Bu güneşin yörüngesinde, kabaca yüz kırk sekiz milyon kilometre uzağında, tamamıyla önemsiz ve mavi-yeşil renkli, küçük bir gezegen döner. Bu gezegende yaşayan Eftalikus isimli yazar,okur,çizer ve kendimce düşünürüm."

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: