Faik

‘’Gölgeni en son ne zaman gördün?’’ dedi. Sait irkilerek arkasına döndü. Sesin sahibini aradı bir süre. Nafileydi. Küçük tüpün üzerinden eksik etmediği çaydanlığı, sabah yarım yamalak düzelttiği dağınık yatağı, üzeri siyah lekelerle dolu mavi çerçeveli aynası karşıladı onu. Kimsecikler yoktu görünürde. Delirmek üzere olduğunu düşündü. İki katlı gözetleme kulesinden aşağıya inerek, tahta çitlerle çevrili bahçeye çıktı. Uzunca bir nefes aldığı sigarasını üflerken, yeşilliğin ortasında yılan gibi kıvrılan taşlı yol, sonsuzmuş gibi geldi Sait’e. Altı aydır buradaydı. Evine sadece bir kez gitmiş, annesinin suçlayıcı bakışları karşısında vicdan azabını da alarak geri dönmüştü. Ah o meşum gece! Zamanı geri alabilseydi; Faik’in yüzüne saçtığı o zehirli kelimeleri tek tek temizler, apak yapardı yüzünü. Gerekirse hiç konuşmaz, suskunluğunu yoldaş ederdi kendine.

Sigarasının bittiğini fark edip yukarı çıktı. Artık buharlaşmak üzere olan çayın altını söndürdü. Pencerenin önüne bıraktığı bardağa uzanırken emektar aynaya takıldı gözü. Faik arkasında durmuş, dudağına kondurduğu alaycı gülümsemesiyle ona bakıyordu. Şaşkınlıkla karışık bir sevinçle kardeşine koşmak istedi. Adım atamıyordu. Sanki hayatının tüm yükü bacaklarındaydı.

Faik ise hareketsizce karşısında duruyordu hala. Çaresizce ellerini uzattı. Aynı anda Faik de ellerini uzatarak sordu: Gölgeni en son ne zaman gördün? Sait çaresizce hıçkırmaya başladı. ‘’Affet beni kardeşim. Öyle demek istemedim. Anla işte. Bıkmıştım senin şımarıklıklarından, aymazlıklarından. Babam değilim ki ben. Ona benzemeyi hiç istemedim. Yıllarca çalıştı. Sadece çalıştı. Beş parasız geberdi sonunda. Annem ve sana bakabilmek için çok didindim. Sense çalışmak yerine sadece şikâyet ediyordun. Anla Faik, çok yorulmuştum. Ah nereden bilebilirdim o gri kamyonetin seni bizden alacağını? Nasıl da unutmuştum senin o inatçı gururunu. Yoksa bize yük olduğunu, yok olman gerektiğini söyler miydim sana hiç?’’Sait’in hıçkırıkları, sedirin altından gelen bebek ağlamasına karıştı. Kendini toparlayıp sedirin altına eğildiğinde donakaldı. Faik’ti bu! Ama nasıl olurdu? O artık hep 24 yaşındaydı. Hem biraz önce karşısında değil miydi? Güçlükle toparlanıp doğrulduğunda, gözlerine inanamıyordu artık. Odanın her tarafı her yaştan Faik’le doluydu. Bebek Faik ağlıyor,altı yaşındaki kısa şortu ve önlüğüyle somurtuyor, okula gitmeyeceğini söylüyordu omuzlarını silkerek. Bir diğeri dizindeki yarayı gösteriyor, bir başkası ise odadaki yeşil hortumlu musluktan su içiyordu kana kana. Üç yaşındaki yaramaz Faik de, tezgahın üzerindeki akşamdan kalma birkaç kirli bardak ve tabağı yere fırlatıp kahkahalarla gülüyordu. Sait odanın küçüldüğünü, sıvası dökülmüş beyaz duvarların üzerine gelerek onu sıkıştırdığını hissetti. Ağzını açmaya dahi mecali yoktu. 16’lık Faik ona sigara uzattı. Demek kardeşi sigaraya başlamıştı. Tam ona çıkışacaktı ki vazgeçti. Sigaralarını tüttürürlerken anlatmaya başladı Faik.’’ Bir kız var abi. Bizim liseden. Sevda mıdır bilmem de, bir hoş oluyorum onu görünce. Koskoca okulu o dolduruyor sanki. Ne yapmalı bilmem ki. Konuşmalı mıyım sence onunla, ha abi?”

Son zamanlardaki dalgınlığı bu yüzdendi demek. Anlamalıydı. Ama nasıl anlasındı ki, tek derdi eve daha çok para getirmek olmuştu. Fabrikada bütün gün çalıştığı yetmiyor, neredeyse her gün mesaiye kalıyordu. Eve geldiğindeyse yemeğini yiyip televizyon karşısında uyuklayan annesine yatağına gitmesini tembihledikten sonra, hemen uyuyordu. Kardeşi ise odasında olurdu hep. Bazı geceler bir araya gelir, birkaç kelam eder, odalarına çekilirlerdi. Gönül işlerinden çok uzaktaydı Sait. Hem Zeliha, ona vakit ayıramadığı için terk etmemiş miydi onu? Kafasından bunları geçirirken odadaki sessizliği fark etti birden. Biraz önce yalnız olmadığına yemin edebilirdi. Nereye kaybolmuştu Faik, Faikler? Kül yığınına dönmüş sigarasını fırlatarak telaşla merdivenlerden indi. Alt katta iki yatak ve kahverengi geniş dolaptan başka bir şey yoktu. Bahçeye çıktı. Faik, diye seslendi. Çıt yoktu. Haykırışları tekrar tekrar yankılandı boşlukta ve çaresizlik olarak geri döndü ona. Bitkindi. Bulmalıydı kardeşini. Dürbünü geldi aklına. Ne de olsa daimi arkadaşıydı. Yardım edebilirdi ona. İçeri girmeye yeltenmişti ki, derme çatma üçgen çatıda Faik’i gördü. Yüzü gözü kan içindeydi. Çıplak vücudunu bembeyaz bir çarşafla örtmüş, anlamsız bir ifadeyle Sait’e bakıyordu. Sait kapıya doğru hamle yapacaktı ki, ayaklarının olmadığını gördü dehşetle. Ayakları ondan önce davranıp merdivenlere koşmuşlardı. Kısa bedeni, havada asılı duruyordu şimdi. Ne yapacağını düşünürken Faik tok bir sesle bağırarak, ‘’Gelme abi, bak, kanatlarımın gücünü ölçüyorum’’ dedi ve kendini beton zemine bıraktı. Gün sabahı karşılıyordu. Telsizin sesi odayı doldurdu. ‘’Genel merkez dinlemede, her şey normal, tamam…’’

NOT : ”Faik,” Peyniraltı Edebiyatı 19. sayısında yayımlanmıştır.

1988 yılında Çorlu'da doğdu. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Klasik Arkeoloji mezunu. Okur,düşler,yazar,izler. Sabahattin Ali'nin şu cümlesini tekrarlar:''Ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım.''

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: