Hasretinden Prangalar Eskiten Şair: Ahmed Arif

Asıl adı Ahmed Önal olan şair Ahmed Arif, 23 Nisan 1927 tarihinde Diyarbakır’da doğdu. Diyarbakır’dan babasının memur olması sebebiyle Siverek’e taşınmıştır. Okuma yazmayı ilkokuldan önce anaokulunda öğrenen Ahmed Arif, ortaokulu Urfa’da, liseyi yatılı olarak Afyon’da okudu ve şiir sanatı en fazla Afyon’da kendini gösterdi. İlk şiiri Seçme Şiirler Demeti Dergisi’nde 1940’da yayımlandı ve 10 lira telif ücreti aldı. Üniversiteyi Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’nde okuduğu sıralarda Türk Ceza Yasası’nın 141. maddesine aykırı davranmak suçlamasıyla tutuklandı. 1952 yılında bir kez daha tutuklandı ve iki yıl hüküm giydi. Bu sebeple yükseköğrenimini tamamlayamadı. Çeşitli gazetelerde çalıştı. 1968 yılında Hasretinden Prangalar Eskittim kitabı çıktı ve korsan hariciden 23 baskı yaptı. Yine aynı adla kendi seslendirdiği şiir kaseti 20 binden fazla sattı.

Her anlamda keskin ve net olan Ahmed Arif defalarca işkence gördü, polis tarafından sürekli takip edildi, başka karşıt guruplarca hedef alındı. Öyle ki bir köşede onu kıstırıp dövmesinler diye sürekli spor yapıyordu. İşkenceler ve baskılar altında sürekli dik durmaya çalıştı ve bunu en iyi şekilde yerine getirdi. Tarifsiz acılar görmesine rağmen yine de “Acı çekmek de bir yerde sevda gibidir, her kula nasip olmaz…” diyordu. Hapiste tayın olarak herkesten farklı olarak çeyrek ekmek verilen Ahmed Arif, bu ekmeği bile yiyemeyecek kadar hasta düşmüştü. Sadece su içen ve her mahkeme sabahı türlü çirkinliklerle karşılaşan şair: “Beni her mahkeme sabahı anadan doğma soyar, giysilerimi didik didik ederlerdi.” sözleriyle durumun vahametini ve bir milletin en yiğit evlatlarından birine reva görülenleri bir kez daha gözler önüne seriyordu. Yattığı Sansaryan hapishanesinden sonra yollandığı Harbiye’deki bir hapishane, sonradan şiirlerinde yer alacak ilginç bir özelliği taşıyacaktır. İçeri girdikten sonra hücresinin duvarında “To be or not to be” ile birlikte aynı anlamı taşıyan on dokuz farklı dilde yazıyla karşılaşmıştır. Şair bu on dokuz satıra yirminci satırı Türkçe olarak eklemek ister. Ve on dokuz satırın altına bir toplama çizgisi çektikten sonra çizginin altına “Ya herro ya merro” yazar. On dokuz farklı dili, on dokuz farklı kalbi, işkence görmüş on dokuz bedeni kendi bedeninde toplar ve daha sonra “”To be or not to be” değil. / “Cogito ergo sum” hiç değil…” mısralarını “Unutamadığım” şiiriyle tarihe not düşer.

Açardın,
Yalnızlığımda
Mavi ve yeşil,
Açardın.
Tavşan kanı, kınalı – berrak.
Yenerdim acıları, kahpelikleri…

Gitmek,
Gözlerinde gitmek sürgüne.
Yatmak,
Gözlerinde yatmak zindanı
Gözlerin hani?

“To be or not to be” değil.
“Cogito ergo sum” hiç değil…
Asıl iş, anlamak kaçınılmaz’ı,
Durdurulmaz çığı
Sonsuz akımı.

İçmek,
Gözlerinde içmek ay ışığını.
Varmak,
Gözlerinde varmak can tılsımına.
Gözlerin hani?

Canımın gizlisinde bir can idin ki
Kan değil sevdamız akardı geceye,
Sıktıkça cellad,
Kemendi…

Duymak,
Gözlerinde duymak üç – ağaçları
Susmak,
Gözlerinde susmak,
Ustura gibi…
Gözlerin hani?

1943’de Van’da 32 kişinin ölümü ve bir kişinin yaralanması ile sonuçlanan Muğlalı Katliamı ile ilgili yazdığı “Otuzüç Kurşun” şiiri sebebiyle Ahmed Arif, defalarca sorgulanıyor, dövülüyor ve sonunda bir çöplükte ölüme terk ediliyordu. Verdiği bir röportajda yaşadıklarını şu şekilde anlatıyor:
“Şu Bahçelievler’de manyağın biri otuz tane tavuğu çalsa, kesse, ertesi gün Ulus gazetesi olayı dört sütun üzerinden verir. Tavuk değil bu yahu 33 tane senin vatandaşın… Hiçbir suçu yok… Tertemiz… Belki hepimizden daha suçsuz… Kimsesizlikten başka suçu yok. Kimsesiz adamlar o kadar…”
“İşte bu “Otuzüç Kurşun” şiiri yüzünden geldiler götürdüler beni. Gece sabaha kadar dövdüler. “Oku” dediler, okumadım. Dövdükten sonra o tellerden aşağı attılar beni. Orada öylece kalmışım. Sabah çöpçüler gelip buluyorlar. Sokak köpekleri gelip gelip kokladılar beni. Ödüm koptu, ölü sanıp yiyecekler diye…”

Vurulmuşum
Dağların kuytuluk bir boğazında
Vakitlerden bir sabah namazında
Yatarım
Kanlı, upuzun…

Vurulmuşum
Düşüm, gecelerden kara
Bir hayra yoranım çıkmaz
Canım alırlar ecelsiz
Sığdıramam kitaplara
Şifre buyurmuş bir paşa
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız

Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki…

Ahmed Arif’in şiiri bir bakıma ovada akan büyük ve bereketli bir ırmak gibidir. Anadolu’nun her yerinden seslenir “halkına.” Onun şiirleri kurdun kuşun arasında, yaban çiçekleri arasında söylenmiştir, bir hançerin kabzasına işlenmiştir. Kadınların ağıtlarında gizlemiştir umudu. Deniz görmemiş çocuklara adamıştır şiirlerini. Türkü söyleyen, yaralıyken de çarpışan Çukurova’nın yiğit evlatlarına adamıştır şiirlerini. Karşı koymaktan ziyade, boyun eğmeyen felsefik ve inanç doğrultusunda ilmek ilmek işlemiştir şiirlerini. Uyrukluk tanımayan, asi dağları uzun ve tek bir ağıt gibi işlemiştir.
Halkı ve sevdasından gayrısını övgüye layık görmeyen Ahmed Arif “Ben soyumla değil, ancak halkımla övünebilirim. Halkımdan gayrısını da övgüye layık görmem. Bir de sevgiliyi elbette… İlle de sevgiliyi…” diyerek sevdasına verdiği önemi vurguluyor.

Ahmed Arif bütün bir ömrünü kavgası ve sevdası için harcadı.
“Ben büyük değilim. Halkımın sıradan ve gariban bir ozanıyım. Lütfen bunu belirt. Buna inanıyorum ve onur duyuyorum. Bazı adamlar “Son elli yılın en iyi kitabını ben yazdım.” diyorlar. O, kendi iddiası muhteremin… Nazım Hikmet’in memleketinde böyle laflar edilir mi?” sözleriyle tevazuyu hiç elden bırakmadı.
Sevdi, dayak yedi, savaştı, işkencelerden, hapishanelerden ve daha nice kalleş oyundan alnı ak çıktı. Halkına ve yaşadığı topraklara kocaman bir kalp ve benzersiz şiirler veren şair 2 Haziran 1991’de yaşadığı kalp krizi sonrası hayata veda etti.
Geride sadece şu arzusu kalmıştı: “Ben buralarda, bu hastanelerde, bu topraklarda değil, gene oralarda, Dicle kıyısında bir çadırda ölmek isterim. O kadar güzel ağıt yakar ki o kadınlar… Hiçbir müzik o kadar dokunaklı olamaz…”

Ahmed Arif’ten geriye yayımlanmış on dokuz şiiri, basılmış bir şiir kitabı ve yayınlanmayan yaklaşık on adet şiiri bulunmaktadır. Yürek işçisi bu eşsiz şairi hep cesareti ve şiirleri ile hatırlayacağız.
Son olarak Ahmed Arif’ten: “Canım Benim,
Bilir misin, “canım” dediğimde içimden canımın çıkıp sana koştuğunu duyarım hep.“
“Seni sade, bir dost, bir sevgili, bir can parçam olduğun için değil; beni, bu garip ve tedirgin canı, yaşama tutkusuna umuttan, aşktan, ölümü unutturan güzelim sevdalardan yana o aziz duyulara, düşünlere sımsıkı bağlayan bir dünya olarak seviyorum.“
“Kendine iyi bak. Bir daha hiçbir ana doğurmaz seni. Bir daha hiçbir cihan bulamaz seni.”
“… Öperim ömrüm.”

Kaynaklar
Ahmed Arif- Hasretinden Prangalar Eskittim
Leylim Leylim- Türkiye İş Bankası Yayınları
Cafrande.org

"Galaksinin Batı Sarmal Kolu'nun bir ucunda, haritası bile çıkarılmamış ücra bir köşede, gözlerden uzak, küçük ve sarı bir güneş vardır. Bu güneşin yörüngesinde, kabaca yüz kırk sekiz milyon kilometre uzağında, tamamıyla önemsiz ve mavi-yeşil renkli, küçük bir gezegen döner. Bu gezegende yaşayan Eftalikus isimli yazar,okur,çizer ve kendimce düşünürüm."

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: