HAYALPEREST


HAYALPEREST
İçiyorum. Deliliğimi unutturulabilmesi için. İçtikçe daha çok deliriyorum. Tıpkı Küçük Prens teki sarhoş gibi. Ne farkım var ondan? Ben de bir gezegende yaşıyorum ve tek başınayım…
Meyhaneden çıktı ve temiz havayı içine çekti. Uzunca bir süredir oksijeni, anason kokusu olmuştu ama hâlâ mantıklı düşünebiliyordu. Alkol, beynindeki hücreleri tamamıyla ele geçirememişti henüz. Oysa beynini çıkarıp atmak istiyordu. Belki de uyumak. Sadece uyumak…
İnsanın ruhunu kaybetmesi nasıl bir şeydir? Ben, ruhumun yarısını, karımın ve evlatlarımın her akşam beni kapısında karşıladığı evde unuttum. Diğer yarısını da okulda, silgi kokularında, futbol oynayıp sınıfa nefes nefese giren çocuklarımın ter kokularında.
Çok soğuktu, ama kanında dolaşan alkolün etkisiyle biraz ısınmıştı. Soğuk hava insanı dinç yapıyordu, işte bu yüzden seviyordu kışı…
Gözlerini yumdu ve düşündü. Mutlu zamanları… Ama oldukça kısa olan bu anılar, bitip gidiyor ve yerini karanlık bir film karesine bırakıyordu.
Çocukluğundan beri, evlerin açık pencerelerinden içeri bakmayı çok severdi. Yaşı ilerledikçe bu sevgi, bir tutkuya dönüştü. Kendisini mesleğinden eden, karısını, çocuklarını ve en önemlisi de ruhunu kaybetmesine neden olan da bu tutkuydu işte. İzlediği evdeki insanları hayal etmekten, onlara isim uydurup haklarında hikayeler yazmaktan vazgeçemiyordu bir türlü. Kaç kere tehlikeli insan damgası yiyip karakola götürülmüştü. Bir kişi de ona, bu tutkusunu kitap yazarak törpülemesini salık vermemişti. Ünlü bir yazar olabilirdi belki de… Birisi ona yargılayarak değil de, anlayarak yaklaşsaydı. Ama karısı çok uğraşmıştı doğrusu onu geri kazanabilmek için. Kaç hocanın kapısını aşındırmıştı, ne paralar dökmüştü. Alayla güldü. Dindar bir adam değildi, , hele böyle şeylere hiç inanmazdı. Hem o deli değildi ki… Çok kumar oynayana kumarbaz deniyordu, çok içki içene alkolik. Bu durumda o da, hayalperest sayılmaz mıydı? Bu tanımı beğenmişti.
Hayallerini sadece bir kişiye anlatmıştı. Küçükken tuhaf, aşka benzer duygular hissettiği komşu kızına. Liseli abla, psikolog olmayı hayal ediyordu, çözmekte olduğu test sorularından başını kaldırıp gözlerine bakmıştı. Ve o garip pırıltıyı sezmişti. Ürpermişti de galiba biraz.
“Çok güzel düşüncelerin var, ama aşırı hayal kurma. Yoksa büyüyünce hayalperest olursun.
Hayalperest nasıl bir şeydi acaba? Doktorluk, mühendislik gibi bir şey mi? Büyüyünce ondan olacaktı işte, karar vermişti.
Çok sonraları, mesleğinden atılıp başka işler denediğinde, fikirleri fazla uçuk bulunup alay edildiğinde anlamıştı, ablanın sözlerini ve gözlerindeki anlamı. Karısı “Artık dayanamıyorum” deyip gözyaşları içinde onu terk ettiğinde ise, aşkın ne demek olduğunu anlamıştı.
Yorgundu. Uyumak istiyordu. Sıcak bir evde, televizyon karşısında sızmak… Sonra karısının gelip üzerine battaniye örtmesi…

Ama ben deli değilim ki. Sadece yalnızım. Biri beni sevse, her şey düzelecek sanki…

 

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: