HİÇ Sınır Ötesi Tümceler / H. İbrahim Türkdoğan

”Dünya Hâlleri Varoluş çıkışsız labirentte bir kovalamacadır. Her kovalayan aynı zamanda bir kovalanandır. İnsanın bu kovalamaca heyecanı sineklerin kadavradan pay koparma telaşıyla eşdeğerdir. Ve sineklerin vızıltıları insanın”

 

H. İbrahim Türkdoğan; felsefe, sosyoloji, siyasal bilimler, sosyal pedagoji gibi çeşitli konularda yazan, yazıları olan düşünürümüz. Max Stirner’i Türkiye’de en iyi okuyan yazarlarımızdan, ”biricik” olduğuna okuyarak tanık olduğumuz, takip ettiğimiz bir isim kendisi. Norgunk yayınevinden çıkan Max Stirner / Biricik ve Mülkiyeti çevirisinden sonra şimdi de yazmış olduğu Öteki Yayınevi‘nden çıkan HİÇ Sınır Ötesi Tümceler kitabıyla karşımızda. Yeni Papirüs adına bu değerli eseri sizlere tanıtmaktan büyük bir keyif duyuyoruz.

 

 

Nihilist Melankoli

 

Seni aydınlıkta görmedim –hiç, karanlığına tanık oldum – hep. Yeniden doğar mısın, zamanın keyfi akışında kokusunu aldığım cazibeli küllerinden? Seni kendimde yaşatmak için değil, seni sende öldürmek için.

 

Felsefecinin Sanatı ve Hüznü

 

Felsefe düşünme sanatıdır ve düşüncenin sözcüğe aktarılması sanatı. Ancak hiçbir sözcük söylenmek istenen düşünceye karşılık veremez, söylenmek istenen her düşünce söylenmek istenen düşünce olarak kalır ve söylenmek istenmeyen bir düşünce olarak ötekine ulaşır (yansır). Adlanan her edim ölümle yargılanmış olur.”

 

 

Kitabı yazmanızdaki etkenler nelerdi?

 

Bir felsefeci, yapısı gereği yazma dürtüsü taşır.  Kişi, varoluşun akışında kendini keşfeder, sorgular ve yeniden yaratır. Bu yaratım dürtüsüdür kişiyi yazmaya iten. Ve kişi kendi benzerini arar; yazdıklarını, okurun yazara benzer bir biçimde okumasını, algılamasını ve duyumsamasını ister. Merak burada psikolojik bir serüven olarak kişiyi dışa yönlendirir; kendini iletmeyi, kendini aşmayı –benzerinde kendini tatmak için. Genel bir tanıtım gibi gözükse de, bu söylediklerim benim için geçerli öncelikle.

 

Okura neler vaat ediyor bu kitap?

 

Hiç! Hiçbir şey! Sözcüğü kullanmam gerekirse: Vaatsiz yaşamayı!

 

Tümcelerim kişiyi kökeninden koparır, sırtında taşıdığı düşünce yükünü alıp yalınlığına terk eder. Bu, Hiç-duygusunu kıvrımlandırdığı sınırsızlıktır. Herkeste bu yürek mevcut değildir.

Başka dilde: Sağ/sol/dinci/dindar/ateist ve binlerce diğer giysiler okurun üzerinden alınıp ateşe verilir; iç aynasında Kendini görebilme tek şansıdır bu. Çoğunluğun korkusu tam da bu işte: Kendi’yle yüzleşmek.  Burada denize düşüp yılana sarılmak da yok; denizde kaybolma ve kendini yeniden yaratma şansı var kişinin –tümcelerimde.

 

Yazma sürecinizle ilgili anılarınızı, deneyimlerinizi bizimle paylaşır mısınız?

 

Her aforizmanın kendi içinde bir anısı var. Ve her aforizma bu anıyı dışa yansıtmaktadır; anı’dır ki kendini bir aforizmaya sığdırıp dile gelmektedir.

 

Kapalı bir anlatım demesem de yan okumaların gerekli olduğu belli bir felsefi altyapınızın olması gerektiği bir kaleme sahipsiniz, benim yaklaşımım bu en azından, bu konuda önereceğiniz isimler ve kitaplar var mıdır?

 

Her türlü toplumsal salgınlardan ve psikolojik tuzaklardan arınmak için önerebileceğim yazarlardan birkaçı: Comte de Lautréamont, Max Stirner, Georges Bataille, Ludwig Wittgenstein, Antonin Artaud, Fritz Mauthner, Charles Baudlaire, Artur Rimbaud, Friedrich Hölderlin.

 

Felsefenin, felsefe okumanın, eleştirel yaklaşımların ülkemizde neredeyse yeri yok, bundan mahrum bir nesil yetişmenin sakıncaları nelerdir sizce ve böyle bir ortamda kitabı yazarken, yayımlarken çekindiğiniz zamanlar oldu mu?

 

Siyasal, ulusal ve dinsel harabelere bölünmüş bir ülkede felsefi ve psikanalitik aforizmalara büyük bir çoğunluğun ilgi duymasını beklemiyoruz elbette. Eski kuşaklar eski düşünce tuzaklarında hapsolmuşken, yeni kuşaklar eski kuşağı şaşırtacak kadar eskimiş fikirlerde teselli bulmaya çalışıyorlar. Tüm kimlikler (tuzaklar) ana kucağı arayışıdır. Dinlerin ve ulusların insanlar üzerinde bu denli etkili olabilmeleri, kaybolan ana kucağının ne kadar güçlü olduğunu ifade eder. Her kimlik sahibi anne şefkati arayan bir çocuk gibi kimliklerden şefkat ve teselli bekler. Mucize beklemektir bu. Özgür düşünme ve özgür yaşam bu noktadan sonra olanaksızdır; çünkü bu kimlikleri çerçevelerde tutan korkudur; öcüden korkar gibi özgür yaşamaktan korkan bir toplum, sözlerimi anlayabilecek bir psikolojik özgürlüğe sahip değildir. Kendi çöküşlerine dörtnala koşan nesiller yetişmekte bu ülkede.

 

Bir toplum neden binbir parçaya bölünür ve üyeleri birbirlerini neden karşılıklı imha etmeye çalışırlar? Arayış içindedirler. Ne ararlar? Kendilerini? Ne var ki, kendilerini, öne sürülen, var olan kimlikler içinde ararlar, tam da Kendilerine karşı olanda! Her kimlik Kişiyi dışlar, hiçbir kimlik Kişiyi tam olarak içermez. Daha da komik olan: Bir kimliği, örneğin İslamiyet’i, binbir parçaya bölüp Kendini aramak: Bunun dışına çıkacak özgür bir ruha sahip değil insanlar. Komedinin son boyutu: Bir kimliğe başka bir kimlikle, örneğin ateizmle, karşı gelmek.

Üç beş kimliğin binbir kimlikcik varyantlarında boğuşan düşünsel ve psikolojik körler âlemi, Türkiye’nin şu anki genel durumunu belirliyor.

 

Kitabınız için okurlarınıza söylemek istediğiniz bir şeyler var mıydı?

 

Türkiye’de felsefi ve psikanalitik metinler minimal düzeyde ilgi görmektedir, akademisyenler arasında bile okuma-yazma problemleri olan bu ülkede günlük gazeteler dışında fazla bir şey okunmaz. Okunanları da biliyoruz: Siyasal ve dinsel metinler, lahmacun satılır gibi satılıyor.

 

Dinlere ve uluslara parçalanan bu coğrafyada beni okuyan, özellikle de anlayan insan az olacaktır; onlar da benzerlerimdir. Onlarla sözcüklerde ve sözcüklerin gizinde buluşmak bana haz verir. Beni anlayamayanlar için yazmıyorum zaten.

 


Türkiye’de Bilinç Düzeyi

Altben (id / animalite ve dürtüler): Cinsel agresyon yüklüdür: Her önüne gelene tecavüz eder. Üstben (süperego / kültürel yaratı): Siyaset, futbol, düğün. Ben (ego / kişilik): Üstteki iki şıkkın birbirleriyle şiddetli çatışmasından oluşan nevrotik ve psikotik dindar karakter.

 

Lüks Problemler

Kürt/Türk/Hristiyan/Müslüman/ateist/ ve benzeri banalite kavgaları.

 

İşçisin ve işçi kal

İşçilik –kutlanması gereken bir uğraş değildir; yaratmak, işçi-oluşu imhâ etmekle başlar. Ama hayır, siz haklarınız ve vazifelerinizle baş başa kalın, parçası olduğunuz makinenin kimlikleri ve sınıfsal teranelerini yaşatın, size lâyık olan budur.

 

Zamana Fırlatılış

Reel dünya düş dünyası değildir. Birinden bakarak öteki yargılanamaz. Gerçeklik duygusu düş duygusuna eşit değildir.

 

Çıkmaz

Metafizik dalgaların seni bana getirdikleri yerde değilsin. Sende oluşan titreşimler seni geldiğin yere geri götürmeyecek; titreşimlerin çalkantılı yapısı gereği dolaylı geleceksin –ışıklı mekâna, bir mucize olmazsa. Ancak buraya nasıl geldik? Alacakaranlığın gizemli renklerinin büyüsüne tutuldum, zaman algımdaki tıkanıklıkların absürt oluşlarından biri olsa gerek beni buraya taşıyan. Sonludan sonsuza gelmiş olmam gerek. Bir deliyim –sanıyorum, zira şüphelerim kalmadı Varlık’a dair ve ölümün ölüm olmadığını düşünüyorum.

 

Vicdan

“Saman çöpüne vicdandan daha çok önem veririm, çünkü saman çöpü onu yiyen öküz için yararlıdır, oysa vicdan çelik cırnaklarını göstermekten başka bir şey bilmez.” -Lautréamont-

İnsan önce vicdanını öldürmelidir, çünkü: Tanrı’nın konakladığı yerdir orası. Öldürülebilen vicdanın yerini hiçbir Tanrı alamayacaktır, çünkü o en büyük Tanrı’dır. Geriye bir sadelik kalır, bir katışıksızlık. Bu durumda sevgilime verebileceğim en kutsal armağanım: “Seni vicdansızca seviyorum.”

 


 

Yalnız akış var beni devindiren, beni yolcu yapan bu dikenli yol üstünde. Bir tanım yok adımın altında, bu adın altında yatan gerçeğin peşindeyim lakin bulunacak ve tamamlanacak bir şey değil bu; beni ben yapan doğrular ve gerçek diyemeyeceğim gerçekler...

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: